Öcalan’ı Kullanmak

KÜLTÜR SANAT .

Birileri çıkıp, kendi liderlerinin yaşam şartlarının iyileştirilmesi için açlık grevine başlıyor. Kendilerinin ifadesiyle bu “ölüm orucu”. Yiyip içmiyorlar, bedenleri üzerinden sistem ve sitemi yönetenlere mesaj vermek istiyorlar, toplumsal bir destek bulmaya çalışıyorlar, ulusal ve uluslararası anlamda dikkatleri bu konuya çekmek istiyorlar. “Liderimizin yaşam şartları iyileştirilsin” diye. 

İş gittikçe ciddileşmeye başlıyor. Allah muhafaza, can bu. Üstelik “bu yola” çıkan zihniyetin büyük çoğunlukla başkalarına karşı öyle pek “can” kaygısı olmasa bile. Bir de işin siyaset ve siyasi tarafı var tabi. Hatta bir yerden sonra bunların adı cana kıymak, ocak söndürmek, katliam yapmak, köy basmak; anne babaları evlatsız, daha kundaktaki çocukları babasız, körpe gelinleri kocasız, öğrencileri öğretmensiz ve hastaneleri doktorsuz bırakmak olsa bile. Ne adına peki? Sözüm ona insan adına, “demokrasi” adına, “halkların kardeşliği” adına, “eşitlikçi bir anlayış” adına, “kendi kimliklerini dünyaya kabul ettirmek” adına, “daha adaletli bir dünya” adına. Bunlar ve daha bilmem ne adına, katliam ve kan dökmek, kendi insanına bile zerre dahi düşünmeyerek nice zulümler yapan bir yapı. Ha, bu arada “kendi insanına” derken, onların, yani PKK’nın kendinden saydığı tek bir insan tipi vardır: Kayıtsız şartsız kendilerinin kurallarına ve sınırlarına teslim olanlar. Aksi ise, hainlik, “TC’nin adamı”, asimile olmuş, kimliğinden uzaklaşmış demektir. E bunlar da o kişilerin kendi mahallesinden kovulup zulmedilmelerine yeter de artar bile. 

Onların/PKK lügatinde sadece itaat etmek vardır. Üstelik, temel çıkış noktaları “itaate itaatsizlik”, uysallık ve “koyun”luğa karşı çıkış olsa bile. “Biz başkasına itaatsizlik yapabiliriz. Ki bu itaatsizlik de bizim asıl kimliğimiz zaten. İtaatsizlik, yani kendin olma çabası, yani başkasının emir ve yasaklarına başkaldırı girişimi, yani kendi kimliğine yaklaşma çabası. Ama buna karşın biz de kendimize karşı kayıtsız şartsız itaat bekleriz. Öyle başıboşluk yoktur bizde. Biz biliriz siz bilmezsiniz. Unutmayın, biz sizi boş bıraktığımız zaman kim bilir siz TC’nin tescilli hangi uşağı olur ve ihanet edersiniz bu halka, bu insanlara. Onun için sizin tek bir göreviniz var. O da üstten gelen her emri koşulsuz bir şekilde yerine getirmektir.” Kendi içinde ortalama olarak böyle bir anlayış ve yapı.     

PKK’nın siyasal tarih ve süreci daha öncesine dayansa da, ses getiren ilk eylemi 15 Ağustos 1984’te gerçekleşti. Hakkari'nin Şemdinli ilçesi ile Siirt'in Eruh ilçesine düzenlenen eşzamanlı baskınlarla PKK silahlı çatışma sürecini başlattı. Ondan sonra ise nice katliamlar, nice köy yakmaları, tarlada, çeşmede, evde, okulda, yolda ve daha bilmem nerelerde nice katliamlar, nice alçaklıklar. Bu arada onların bu saldırı ve alçaklıklarına ne yazık ki, o dönemdeki yanlış devlet anlayışının su taşımış olduğunu da unutmamak gerekiyor. İki tane yanlış yapılıyor ve arada masum insanlar ölüyordu. Onlar ise kendi güç ve iktidarlarını perçinliyorlardı kendi zaviyelerince. Masumlar ölüyor, birileri güçleniyordu. Buydu kafa(lar).

Liderleri Öcalan. Abdullah Öcalan.  1999’da (16 Şubat) ABD’nin yol haritası, aldığı sözler ve programı ile Kenya’dan Türkiye’ye getirildi, tutuklandı, Ecevit’in eline tutuşturuldu. O günden beridir tutuklu ve Türkiye devletinin elindedir. Şimdi burada soru şu: 20 yıldır Türkiye’nin elinde olan bir terör örgütü liderinden Türkiye yeterince yararlanabiliyor mu; evet, bu ifadeyi özellikle kullanıyorum: Türkiye Öcalan’ı kullanması gerektiği gibi kullanabiliyor mu? Yıllar önce bir yerde bu örgüte yakın olan ve yazan çizen birine bir vesileyle bunu aynen bu ifadeyle (kullanma) sorduğumda, adam şaşırmış, hatta yüzü ekşiyip duraksamıştı birden. Çünkü daha bilmem kaç dakika önce Öcalan’dan falan bahsetmiş ve aslında ondan yararlanılırsa Türkiye’nin çıkarına olan şeylerin de çıkabileceğini, çıkacağını vaaz etmişti. Çünkü kendisi de Öcalan’ı ciddi olarak muhatap alıyor ve onu sağlam bir şekilde okumaya çalışıyordu. Ki şimdiye dek de böyle bir çaba içinde olmuş olduğunu söylüyordu zaten. Onun için de onun için değer verilmesi gereken biriydi, öyle veya böyle saygı duyulması gereken biriydi. Bundan dolayı da öyle bir eşyaya, bir neseneye muamele eder gibi “kullanma” ifadesi ona karşı kullanılmamalıydı; onu aşağılama ve onu itibarsızlaşma yoluna gidilmemeliydi. Ama ben gene de bu ifadeyi kullanmıştım işte ve kullanmaya da devam ediyorum: Türkiye Cumhuriyeti Devleti 20 yıldır elinde tutuklu olarak bulundurduğu PKK lideri Öcalan’ı yeterince kullanabiliyor mu; onun örgüt üzerindeki gücünü kullanarak köklü bir çözüm süreci başlatabilmiş midir?

Normalde bakıldığında, 20 yıldır kendi örgütünün başında olmayan, tutsak olan biri, çoktan örgüt üzerindeki  etkisini kaybetmiş ve kendilerince sembolik olan üç beş yer ve tarih dışında esamesi bile okunmuyordur. Ama burada böyle bir şey yok. Elbetteki sınır ve kapsamı örgüt içinde farklıdır, farklı konulardaki açıklamaları yine dağdaki adamları içinde farklı farklı anlamlar ve değer sıralaması ifade ediyordur. Bu normaldir. Hele de bu kadar uzun süre “içeride”yken.  Ancak buna rağmen dışarıya karşı bu kadar çok sahiplenip mümkün olduğunca (Çukur eylemleri ve daha başka bazı açıklamalarını falan saymazsak) onun sözünü yere düşürmemeleri çok da kolay bir şey değildir. Hem dağ kadrosu için, hem de kendi şehir yapılanmaları için falan. 

Evet, devlet, ara ara açık ve kamuda görünür bir şekilde ondan yararlanıyor. Geçen haftalarda mesela işte, ölüm oruçlarına son verdirmek için(ve elbetteki bambaşka saiklerle de olmuş olabilir) uzun süreden sonra ilk defa avukatlarıyla görüştürüldü ve avukatları da onun açıklamalarını getirip başta kendi mensupları olmak üzere tüm Türkiye ile paylaştılar. Ve saatler, belki de dakikalar içinde de, ilgili kişilerin bu ölüm oruçlarına son vermiş oldukları haberleri gelmeye başladı hemen. Bu ve benzeri öyle çok da hafife alınmaması gereken bir durumdur. Bunun için de, devlet (ki elbette başta istihbarat birimleri aracılığıyla yapıyordur) böyle pansumanvari girişimler dışında çok daha fazlasını istemelidir Öcalan’dan. Ve bunu da mümkün olduğunca dışarıda, arazide görebilmeliyiz; bunun yansımaları araziye de çok açık bir şekilde yansımalıdır. Bu yansımadan kastım, elbetteki tek bir canın ve insanın bile katledilmesinin önüne geçmektir inşallah, can kaybına engel olmaya çalışmaktır inşallah. Çünkü yoksa maalesef ki kan ve gözyaşı demektir bunlar. O silahın ne zaman nereye, kime doğrultulacağını kimse bilmiyor. Can bu; her iki taraf için de.      

Görünüm zengin & masaüstü ekranı
Mobile git Öcalan’ı Kullanmak | Selim Atlıhan

Yorumlar

bu köşe yazısı için ne düşünüyorsunuz
Küfür, hakaret vb. yorumları yayınlayamayız.

Site yazarları

Diğerleri

Genç yazarlar

Diğerleri
on5yirmi5.com takip edin
Hakkımızda Künye İletişim Reklam

Kullanım Şartları Yayın İlkeleri Hata Bildir - Görüş Yaz

Copyright © 2008-2019 - Tüm hakları saklıdır.