Şimdi Soralım: Gezi Parkı'nı bir arada tutan neydi

GÜNCEL .

Bu süreçte, birileri bu süreç ve ilgili kişileri şiddet ve nefretle kınarken, birileri de tamamen devleti/polisi/hükümeti/R. Tayip Erdoğan'ı hedef tahtasına koydu. Burada, kaç kişi makul olanı tercih etti, bilmiyorum. Ama bu sürecin birçok yönüyle araştırılıp, olayların, her iki taraf için de, tam ve doğru bir şekilde ortaya konulması, bundan sonraki süreç için son derece insani ve önemli bir vazifedir diye düşünüyorum.

1) Gezi Parkı eylemi, çok masum, makul ve son derece sorumluluk sahibi bir düşünce ve yaklaşımla başladı/başlatıldı. Bu, çok basit, amasız ve ancaksız bir durumdu. Çünkü ortada, ama öyle ama böyle, bir ağaç katliamı vardı ve buna da dur denilmesi gerekiyordu. İşte onlar da bu ince yaklaşımla ortaya çıktılar. Ancak ne yazık ki hükümet, ilk baştaki bu samimi ve saf yaklaşımı, görmedi/bunu sağlıklı bir şekilde okuyamadı. İşte hükümet, ilk baştaki bu saf ve samimi yaklaşımı okuyamadığı için de, daha sonra peş peşe, başta sayın başbakan olmak üzere yetkili kişilerin ağzından, bunun bir tezgah, bunun küresel güçlerin yeni bir dizayn oyunu olduğunu ve daha bir sürü şeyi dinledik/duyduk. Evet, bunların hepsi doğrudur/ihtimal dâhilindedir/olası şeylerdir.

İşte hükümet, tüm bunlar ve daha fazlası için, ferasetli bir şekilde davranıp, daha ilk anda, direk olarak vatandaşla irtibata geçerek onları dinlemeliydi, onların makul beklentilerine cevap vermeliydi. Eğer hükümet ta ilk baştan bunu yapmış olsaydı, velev ki bir "Tezgâh" olmuş olsa bile, bu tezgâh tamamen boşa düşecek ve henüz başlamadan yüzlerine geri çarpacaktı/sönüp gidecekti. Üstelik eğer süreç bu şekilde işlemiş olsaydı, demokrasi ve bir arada yaşamak için de, önemli bir gelişme sağlanmış olacak ve bölgesel konular ile ilgili olarak, o bölge vatandaşlarının karar alma süreçlerine dâhil edilmesi bakımından, gayet önemli ve insanî bir adım da atılmış olacaktı. Bu ise, hem ülkemiz için, hem de tüm bir insanlık için gayet güzel bir sürecin başlangıcı olmuş olacaktı. Ama ne yazık ki, ilk başta ferasetli davranıl(a)madı ve polis, çok şiddetli müdahalelerde bulundu, su ve biber gazı sıktı, insanlar/eylemciler yerlerde sürüldü, canları yandı, kol ve bacakları yara aldı, gözleri yaşardı ve daha bir sürü gayriinsani birçok görüntü...

2) Gezi Parkı kitlesi, devrimci/devrim kahramanı, demokrasi fedaisi, politik yiğitler, değer ve ilke sevdalısı, insanlığı kurtarma şövalyesi, fikir ve düşünce üstatları, eylem/aksiyon dehaları, insanlık hamuruyla yoğrulmuş tam ve doğru insan numunesi gibi tanım ve sıfatların hiçbiriyle tanımlanabilirler mi, bilmiyorum. Tabi, ilk baştaki, makul çıkışın sahiplerini biraz da olsa bunun dışında tutarak...

Çünkü siz, birilerinin/sizden olmayanların özgürlüklerini kısıtlayarak özgürlüğe, gayri insanlıkla da insanlığa varamazsınız. Demokrasi dışı yol ve yöntemlerle demokrasiyi inşa edemezsiniz, değer ve ilkelerden yoksun bir yöntemle, insanî bir değer meydana getiremezsiniz. Fikir ve düşünceden yoksun hareketlerle, yeni/insanî bir düşünce sistemi oluşturamazsınız, lidersiz bir şekilde siyasî bir mecraya giremezsiniz. Somut ve ete kemiğe bürünmüş beklentileriniz olmadan, tam, doğru ve yetkin itirazlarınız olmadan siz devrim yapamazsınız.

Ama ne yazık ki, bu süreçte bu yanlışların hepsi ve daha fazlası yapıldı. Üstelik yapılan tüm bu yanlışların, gayet makul hal ve hareketler olduğunu düşünerek, buna inanarak...

Yani bu süreçte, olay tamamen/özellikle de Ankara ve diğer bazı illerde, çığırından çıktı/çıkarıldı: Hak deyip haksızlık yaptılar; özgürlük deyip, onca özgürlüğün kısıtlanmasına neden oldular… Fikir ve düşünce özgürlüğü deyip, sadece kendi doğrularını dikta etmeye çalıştılar/en ufak bir aykırılığa ile tahammül edemediler… İnsan dediler, onca gayriinsanî hallere büründüler; demokrasi dediler, insan hakları dediler, onca demokrasi dışı yola başvurdular, insan haklarına tecavüz ettiler, yalan yanlış onca haber yapıp, tüm bir benliklerini tamamen provokatif olaylara ayarladılar...

Evet, bir itirazları vardı. Ama bunun ne ya da neye olduğunu, onlar da tam olarak bilmiyorlardı. Çalışıp ekmek sahibi olmak, insani farklılıklara saygı duyulması, sadece kendilerine değil; tüm herkese özgürlük ve kimlik hakkı, inançlara, sadece saygı değil; bilakis onları olduğu gibi kabul etme/onlara tahammül etme, adil paylaşım, herkese adalet, insana saygı mıydı, onları ayaklandırıp sokağa döken, bilmiyorum. Ama öyle, ama böyle, sokaktaydılar işte. Bunun için de, bağırdılar, çağırdılar, provokasyon yaptılar, içlerindeki kötülüklerin/çirkinliklerin/cahilliklerin/değer ve ilkesizliklerin envai çeşidini orta yere döktüler... Amaçları, üzüm mü yemekti, yoksa bağcıyı mı dövmekti, bilmiyorlardı. Ki, bir noktadan sonra, bunun gerçekten tuhaf bir hal olduğu da ortaya çıktı zaten. Hükümet tarafından onca makul uzlaşma teklifi gelmesine rağmen, onlar hep sınırsız özgürlük talebinde bulundular, dikta yolunu tercih ettiler, akla ziyan bir özgürlük ve demokrasi anlayışından dem vurdular.

Tüm bu gayriinsanî fiillere rağmen birileri, bu yanlışların hiçbirisini görmeyip; bilakis bunların topyekûn son derece insanî ve makul davranışlar/çıkışlar/itirazlar olduğunu göstermek için, her fırsatı değerlendirdiler/değerlendirmeye çalıştılar. Öyle ki bu kesim, bu iddialarını kuvvetlendirmek için de, parktaki imece usulünden, tüm renk ve farklılıklara rağmen orada kendi kendine işleyen gündelik hayatın güzelliğinden dem vurdular/bundan bahsetmeye çalıştılar.

Evet, bir süreliğine de olsa, orada çok güzel ve dayanışmacı bir tablo vardı. Herkes bir imece usulü içerisinde son derece kibar ve birbirini kabullenmiş bir şekilde, yaşadı/yaşamaya çalıştı. Kimse kimseye karışmadı. Herkes kendi rengini/kimliğini yaşadı. Herkes namazını kılıyor, yogasını yapıyor, dans ediyor, hutbe veriyor ve daha bir sürü farklılık... Gündelik hayatın rutin olarak işlediği süreçte herkes tek bir sesti ve o ana dek de hiçbir sıkıntı yaşanmadı, hiçbir aksaklık görülmedi. Ama ne zaman ki, herkesi ilgilendiren ortak bir karar verilmesi gerekti/o an geldi, işte o zaman, oradaki her kafadan birçok ses çıktı ve o büyülü hava bir anda bozuldu. Çünkü o ana dek, hiç böyle bir şey düşünmemişlerdi, düşünmek de istememişlerdi zaten. Ancak olması gereken, grubun/kitlenin başında, grup adına karar verip grubu yöneten bir yönetenin/karar vericinin olmasıydı. Üstelik bu kişi, öyle biri olmalı ki, herkes kendini onda bulsun, ondan memnun olabilsin. Bu ise onların işine gelmedi/gelmiyordu. Ki, bunun en belirgin kanıtı da, olayı sonlandıralım dendikten sonra, o ana dek tek ses olan gruptan birçok farklı sesin çıkıp farklı yöntemlere başvurmalarıydı. Yani, o kitleyi bir arada tutan, fikir ya da ideolojiler değil; bilakis yazılı ve bağlayıcı unsurlara bağlı kalmayışlarıydı, sadece romantik/anlık çıkışlarla hareket etmeleriydi. Yok, eğer bunun aksi bir yönde duruyorlarsa, devlet yönetimini, kendi değer ve doğruları üzerine inşa etmek ve tüm bir toplumu da tam ve doğru bir şekilde yönetmek için, en kısa zamanda bir siyasi parti kurup, bu anlayışın hâkim olması için de topyekûn çalışırlar. İşte ancak o zaman, bu itirazları kalıcı ve yetkin olmuş olur. Çünkü yönetmeye/devlete talip olmayan hiçbir doğru, muktedir, ilelebet ve tam olmaz/olamaz. 

Şimdi Soralım: Gezi Parkı'nı Bir arada Tutan Neydi?

Bu süreçte, birileri bu süreç ve ilgili kişileri şiddet ve nefretle kınarken, birileri de tamamen devleti/polisi/hükümeti/R. Tayip Erdoğan'ı hedef tahtasına koydu. Burada, kaç kişi makul olanı tercih etti, bilmiyorum. Ama bu sürecin birçok yönüyle araştırılıp, olayların, her iki taraf için de, tam ve doğru bir şekilde ortaya konulması, bundan sonraki süreç için son derece insani ve önemli bir vazifedir diye düşünüyorum.

1) Gezi Parkı eylemi, çok masum, makul ve son derece sorumluluk sahibi bir düşünce ve yaklaşımla başladı/başlatıldı. Bu, çok basit, amasız ve ancaksız bir durumdu. Çünkü ortada, ama öyle ama böyle, bir ağaç katliamı vardı ve buna da dur denilmesi gerekiyordu. İşte onlar da bu ince yaklaşımla ortaya çıktılar. Ancak ne yazık ki hükümet, ilk baştaki bu samimi ve saf yaklaşımı, görmedi/bunu sağlıklı bir şekilde okuyamadı. İşte hükümet, ilk baştaki bu saf ve samimi yaklaşımı okuyamadığı için de, daha sonra peş peşe, başta sayın başbakan olmak üzere yetkili kişilerin ağzından, bunun bir tezgah, bunun küresel güçlerin yeni bir dizayn oyunu olduğunu ve daha bir sürü şeyi dinledik/duyduk. Evet, bunların hepsi doğrudur/ihtimal dâhilindedir/olası şeylerdir.

İşte hükümet, tüm bunlar ve daha fazlası için, ferasetli bir şekilde davranıp, daha ilk anda, direk olarak vatandaşla irtibata geçerek onları dinlemeliydi, onların makul beklentilerine cevap vermeliydi. Eğer hükümet ta ilk baştan bunu yapmış olsaydı, velev ki bir "Tezgâh" olmuş olsa bile, bu tezgâh tamamen boşa düşecek ve henüz başlamadan yüzlerine geri çarpacaktı/sönüp gidecekti. Üstelik eğer süreç bu şekilde işlemiş olsaydı, demokrasi ve bir arada yaşamak için de, önemli bir gelişme sağlanmış olacak ve bölgesel konular ile ilgili olarak, o bölge vatandaşlarının karar alma süreçlerine dâhil edilmesi bakımından, gayet önemli ve insanî bir adım da atılmış olacaktı. Bu ise, hem ülkemiz için, hem de tüm bir insanlık için gayet güzel bir sürecin başlangıcı olmuş olacaktı. Ama ne yazık ki, ilk başta ferasetli davranıl(a)madı ve polis, çok şiddetli müdahalelerde bulundu, su ve biber gazı sıktı, insanlar/eylemciler yerlerde sürüldü, canları yandı, kol ve bacakları yara aldı, gözleri yaşardı ve daha bir sürü gayriinsani birçok görüntü...

2) Gezi Parkı kitlesi, devrimci/devrim kahramanı, demokrasi fedaisi, politik yiğitler, değer ve ilke sevdalısı, insanlığı kurtarma şövalyesi, fikir ve düşünce üstatları, eylem/aksiyon dehaları, insanlık hamuruyla yoğrulmuş tam ve doğru insan numunesi gibi tanım ve sıfatların hiçbiriyle tanımlanabilirler mi, bilmiyorum. Tabi, ilk baştaki, makul çıkışın sahiplerini biraz da olsa bunun dışında tutarak...

Çünkü siz, birilerinin/sizden olmayanların özgürlüklerini kısıtlayarak özgürlüğe, gayri insanlıkla da insanlığa varamazsınız. Demokrasi dışı yol ve yöntemlerle demokrasiyi inşa edemezsiniz, değer ve ilkelerden yoksun bir yöntemle, insanî bir değer meydana getiremezsiniz. Fikir ve düşünceden yoksun hareketlerle, yeni/insanî bir düşünce sistemi oluşturamazsınız, lidersiz bir şekilde siyasî bir mecraya giremezsiniz. Somut ve ete kemiğe bürünmüş beklentileriniz olmadan, tam, doğru ve yetkin itirazlarınız olmadan siz devrim yapamazsınız.

Ama ne yazık ki, bu süreçte bu yanlışların hepsi ve daha fazlası yapıldı. Üstelik yapılan tüm bu yanlışların, gayet makul hal ve hareketler olduğunu düşünerek, buna inanarak...

Yani bu süreçte, olay tamamen/özellikle de Ankara ve diğer bazı illerde, çığırından çıktı/çıkarıldı: Hak deyip haksızlık yaptılar; özgürlük deyip, onca özgürlüğün kısıtlanmasına neden oldular… Fikir ve düşünce özgürlüğü deyip, sadece kendi doğrularını dikta etmeye çalıştılar/en ufak bir aykırılığa ile tahammül edemediler… İnsan dediler, onca gayriinsanî hallere büründüler; demokrasi dediler, insan hakları dediler, onca demokrasi dışı yola başvurdular, insan haklarına tecavüz ettiler, yalan yanlış onca haber yapıp, tüm bir benliklerini tamamen provokatif olaylara ayarladılar...

Evet, bir itirazları vardı. Ama bunun ne ya da neye olduğunu, onlar da tam olarak bilmiyorlardı. Çalışıp ekmek sahibi olmak, insani farklılıklara saygı duyulması, sadece kendilerine değil; tüm herkese özgürlük ve kimlik hakkı, inançlara, sadece saygı değil; bilakis onları olduğu gibi kabul etme/onlara tahammül etme, adil paylaşım, herkese adalet, insana saygı mıydı, onları ayaklandırıp sokağa döken, bilmiyorum. Ama öyle, ama böyle, sokaktaydılar işte. Bunun için de, bağırdılar, çağırdılar, provokasyon yaptılar, içlerindeki kötülüklerin/çirkinliklerin/cahilliklerin/değer ve ilkesizliklerin envai çeşidini orta yere döktüler... Amaçları, üzüm mü yemekti, yoksa bağcıyı mı dövmekti, bilmiyorlardı. Ki, bir noktadan sonra, bunun gerçekten tuhaf bir hal olduğu da ortaya çıktı zaten. Hükümet tarafından onca makul uzlaşma teklifi gelmesine rağmen, onlar hep sınırsız özgürlük talebinde bulundular, dikta yolunu tercih ettiler, akla ziyan bir özgürlük ve demokrasi anlayışından dem vurdular.

Tüm bu gayriinsanî fiillere rağmen birileri, bu yanlışların hiçbirisini görmeyip; bilakis bunların topyekûn son derece insanî ve makul davranışlar/çıkışlar/itirazlar olduğunu göstermek için, her fırsatı değerlendirdiler/değerlendirmeye çalıştılar. Öyle ki bu kesim, bu iddialarını kuvvetlendirmek için de, parktaki imece usulünden, tüm renk ve farklılıklara rağmen orada kendi kendine işleyen gündelik hayatın güzelliğinden dem vurdular/bundan bahsetmeye çalıştılar.

Evet, bir süreliğine de olsa, orada çok güzel ve dayanışmacı bir tablo vardı. Herkes bir imece usulü içerisinde son derece kibar ve birbirini kabullenmiş bir şekilde, yaşadı/yaşamaya çalıştı. Kimse kimseye karışmadı. Herkes kendi rengini/kimliğini yaşadı. Herkes namazını kılıyor, yogasını yapıyor, dans ediyor, hutbe veriyor ve daha bir sürü farklılık... Gündelik hayatın rutin olarak işlediği süreçte herkes tek bir sesti ve o ana dek de hiçbir sıkıntı yaşanmadı, hiçbir aksaklık görülmedi. Ama ne zaman ki, herkesi ilgilendiren ortak bir karar verilmesi gerekti/o an geldi, işte o zaman, oradaki her kafadan birçok ses çıktı ve o büyülü hava bir anda bozuldu. Çünkü o ana dek, hiç böyle bir şey düşünmemişlerdi, düşünmek de istememişlerdi zaten. Ancak olması gereken, grubun/kitlenin başında, grup adına karar verip grubu yöneten bir yönetenin/karar vericinin olmasıydı. Üstelik bu kişi, öyle biri olmalı ki, herkes kendini onda bulsun, ondan memnun olabilsin. Bu ise onların işine gelmedi/gelmiyordu. Ki, bunun en belirgin kanıtı da, olayı sonlandıralım dendikten sonra, o ana dek tek ses olan gruptan birçok farklı sesin çıkıp farklı yöntemlere başvurmalarıydı. Yani, o kitleyi bir arada tutan, fikir ya da ideolojiler değil; bilakis yazılı ve bağlayıcı unsurlara bağlı kalmayışlarıydı, sadece romantik/anlık çıkışlarla hareket etmeleriydi. Yok, eğer bunun aksi bir yönde duruyorlarsa, devlet yönetimini, kendi değer ve doğruları üzerine inşa etmek ve tüm bir toplumu da tam ve doğru bir şekilde yönetmek için, en kısa zamanda bir siyasi parti kurup, bu anlayışın hâkim olması için de topyekûn çalışırlar. İşte ancak o zaman, bu itirazları kalıcı ve yetkin olmuş olur. Çünkü yönetmeye/devlete talip olmayan hiçbir doğru, muktedir, ilelebet ve tam olmaz/olamaz. 

Görünüm zengin & masaüstü ekranı
Mobile git Şimdi Soralım: Gezi Parkı'nı bir arada tutan neydi | Selim Atlıhan

Yorumlar

bu köşe yazısı için ne düşünüyorsunuz
Küfür, hakaret vb. yorumları yayınlayamayız.

Site yazarları

Diğerleri

Genç yazarlar

Diğerleri
on5yirmi5.com takip edin
Hakkımızda Künye İletişim Reklam

Kullanım Şartları Yayın İlkeleri Hata Bildir - Görüş Yaz

Copyright © 2008-2019 - Tüm hakları saklıdır.