Fikir çilesi

KÜLTÜR SANAT .
Çile, elde edilmek istenen için çekilen acılar, katlanılmış zorluklar, ödenmiş bedeller, vazgeçilmiş yarınların toplamıdır. Maddi ya da manevi olarak, elde edilmek/ulaşılmak istenen hedef ile, uğruna çekilmiş olan çile arasında, doğrudan bir paralellik vardır. Hedef ne kadar büyükse; uğruna ödenecek olan bedel de en az hedef kadar ulvi ve yüce olur.
Bedel ödemeyi göze almış, kutsal çileye razı olmuş olanlar, koca bir dünyaya sağır kesilmelerine rağmen yine, koca bir dünyadan da koca koca dersler alırlar. Dersler çıkartıp, anlamaya, anlamlandırmaya çalışırlar. Bu manalandırmayı, öyle başıboş ya da gelişi güzel değil; bilakis bunu, bir sistem içerisinde, bir ilim hikmet ikilemi içerisinde, tam ve doğru bir şekilde ele almaya gayret ederler. Onların tek bir amaç ve gayeleri vardır. O da: sadece bir kesim ya da hizbin anlık mutluluğu değil; bilakis koca bir insanlık âleminin dünya ve ahret mutluluğunu tam ve doğru bir şekilde tesis etmektir, buna vesile olmaktır. Bunun içindir ki de, bunlar, kendi bireysel refah ve mutluluklarından tâ ilk günden feragat edenlerdir/etmişlerdir. Bilirler çıkmış oldukları yolun çetrefilliğini, derin dehlizlerini. Hissedip algılarlar tâ gelecekten gelecek olan koku ve tıkırtıları. Ancak buna karşın onların gidecekleri bir yolu, ödeyecekleri ağır bedelleri vardır.
Bazen akıl ve düşünce kilitlenir, duyu organları devre dışı kalır. Gözler görmez, kulaklar işitmez, yürek atmaz olur. Uzun kış geceleri vazgeçilmez yarenleri, kitapları dost, lügatleri ise en samimi ve müşfik yardımcıları olur. Bilgi ve hikmete susamış gönülleri, ideale göz dikmiş düşünceleri, en büyük tetikçileri olur onların. Gecenin bir vakti masa başında, elinde yarım kalmış kalemleriyle loş ışık altında oturup saatlerce, hatta günlerce gelmesini bekledikleri o samimi ve kuşatıcı cümle ve sözcüklerin dile gelmesini hayal edip dururlar, bunu beklerler. Oysa sevgi ve sevilen, hep naz makamı olduğu için, hep sevdalısına yarım bakar durur. Çünkü naz, sadece sevgiliye yakışır.  Ve naz, sevgilinin işidir, doğasıdır. Ancak sevgili, sevildiğinden tam olarak emin olduktan sonra nazlanmaya başlar. Aksi bir durumda ise, sevilmenin kendisinde meydana getirmiş olduğu o derin ve müşfik duygudan, biraz da küstahlaştıran özgüvenden yoksun kılar. Ne tam bakar; ne de tam olarak bakmaktan vazgeçer. Hem gider; hem ağlarım havasındadır o. Ancak o, tüm bu nazlanmalara karşın, o yârin sevdasından, onun o derin sevda ateşinden bihaberdir. Bilmez ki, ne, yaptığı sonu gelmez nazların, ne de dışarıda onca sert esen rüzgârın onu, o kutsal ve yüce bildiği sevdasından vazgeçiremeyeceğini/vazgeçirmeye gücünün yetmeyeceğini. O, razı olmuştur insani olan her türlü çileye ve boyun eğmiştir bu çileye, tıpkı kadere boyun eğer gibi.
Naz makamında olup beklenilen sözcük ve cümleler, sabırla beklenmektedir. Eşref vakti henüz gelmemiştir. O kutlu vakit, ne zaman tamamlanırsa o da, kendiliğinden çıkıp gelecektir elbette. Düşünce dehlizlerde yorulup, beden de yenik düşerken uykuya, tam da uyku ile uyanıklık arasında mekik dokurken, gittim gideceğim derken, birden beklenen o sözcük ve düşünce zihnine düşer ve zihnine düşen bu düşünce, bu cevher, tekrardan onu yatağından kaldırıp, onu yeniden zayıf ve cılız lambanın altındaki masada işe koydurur. Onun dışındaki bir kişinin bakıp da göremeyeceğini o, adeta kopya çekercesine, bir metni temize çekercesine önündeki karanlığa bakıp bakıp yazar. Orada vücuda gelmemiş olduğa halde, dimdik ayakta duran koca bir kitabe vardır adeta.
Fikir ve düşünce ile yaşamak, onlar için bir yaşam biçimidir. Düşüncesiz zamanları, fikirsiz düşünceleri yoktur. Hayatı, hele de kavram ve tanımları asla başıboş bırakmazlar/bırakamazlar. Uykusuz gecelerin, anormal zamanların insanıdırlar onlar. Çevreden edinilmiş bir kalıbın içine girme gibi bir düşünce ve çabaları yoktur. Kafalarında “Ne birinci yol, ne de ikinci yol! Bana lazım olan üçüncü yoldur!” vurucu cümleleri vardır, hayatın aksak tüm yönleri karşısında. Çünkü bulunmuş oldukları toplumda, iki yoldan biri; yığınları, kitleleri, kendi hallerine razı olmuş olanları temsil ederken, bir diğeri ise; dikta ettirilen/ettirilmeye çalışılan mevcut sistem ve ideolojiyi temsil eder. Keşke bu ikisinden biri doğru olsa da üçüncü bir yolun da olacağı/olabileceği düşünülmezse, buna başvurulmasa. Ama nafile! Çünkü bu iki yolda yanlış olup; onlar ise zor da üçüncü yola, üçüncü şıkka, temel insani değer ve ilklerle bezenmiş bir dünyaya talip olmuş olduklarını her fırsatta dile getirirler, bunun hâkim olması için de, var güçleriyle mücadele ederler, ter akıtırlar.
Onlar, fikir çilekeşleridirler. Kişilerin boyundan büyük hayalleri, okyanuslardan derin mevzuları vardır. Hiçbir zaman kendi dönemlerinin adamı olmazlar/olamazlar onlar. Tanıktırlar; ama adamı değiller, olamazlar. Çünkü fikir ve düşünceleri hep, tanığı oldukları çağa ve mensubu olmuş oldukları toplumlara en az bir beden büyük gelir/gelmiştir. Asla ve katta mevcut olanla yetinmezler. Özgürlük ve gerçek mutluluğa müptela vazgeçilmez âşıklardır onlar. Aşkları büyük, sevdaları yücedir onların. Ne esen bir rüzgâr, ne de kopan bir fırtına onları bu sevdadan vazgeçirebilir. Çile üstüne çile çekerler. Hem madden hem de maddeten onca zorluklarla karşılaşırlar. Ancak onların tüm derin dalgalar içerisinde, tek bir korku ve endişeleri vardır. O da; fani imkânsızlıklar nedeniyle, tüm bir insanlık için, hayır ve gerçek mutluluk yurdu olacağını düşündükleri yurdu tesis edemeyeceklerinden, buna su taşıyamayacaklarından, buna vesile olamayacaklarından korkarlar, bundan endişe ederler.
Onlar gerçek mutluluk için, mutluluktan; gerçek aşk için de aşktan vazgeçmişlerdir. Tüm bir bedenleri, saçlarının her teli, vücutlarındaki her kılı ve tüyü, kendilerini meydana getiren her uzuvları ilmik ilmik bu dert ve sıkıntıyla bezenmiştir de, yine de vazgeçmezler o yüce sevdalarından, kutsal çileye gebe yolculuklarından onlar.
Ruhen ve bedenen ızdırabın onca şiddetini yaşamışlardır tâ iliklerine kadar. Fikir ızdırabı ile geçen gün, gece, hafta ve ayları olur onların. Yanıp tutuşurlar. Hayattan ve gündelik mevzulardan fersah fersah uzaklaşırlar. Bedenlerine uzak; kendi iç âlemlerine mümkün olduğunca usul usul sokulmaya gayret ederler. Bu iç âlemleri, onların kendi mahremleridir. Ve müsaade etmezler, kimsenin bu mahrem dünyalarına dâhil olmalarına. Bir yere kadar müsaade edilir ve bir yerden sonra ise, kibarca onları durdurup “Birlikte gideceğimiz, gidebileceğimiz yol buraya kadar! Bırak(ın) da, bundan sonrasını kendi halet-i ruhiyem içerisinde derin derin gideyim/gitmeye çalışayım!” diye yol isterler. O mahremiyetleri, kendi köşelerinden bir köşe, zamanlardan kutsal bir zaman dilimidir. Onlar için zaman ve mesafelerin öyle pek de bir anlamı yoktur. Öyle ki, hemen yanı başındaki kişiler kendilerine uzak mı uzak iken; buna karşın zaman ve mekân bakımından kendilerine uzakta olan onca kişi ve fikirler ise, çoğu zaman onların hayatlarının en orta yerinde yer edinebiliyorlar/edinebilirler.
Ara ara fetret dönemleri, çoraklaşmış zamanları da vardır onların. Cümle kurmaktan, fikir yürütmekten imtina ederler bazen. Susmanın o derin dinginliğini yaşamaya çalışırlar. Çile hamurunda ilmik ilmik yoğrulurlar. Kendi çilelerinde pişerler. Çektikleri her çile, kendilerini daha bir fokurdatıp, daha bir pişirir. Izdırap vardır, çile vardır, dert vardır tasa vardır.
Rüyaları vardır. Rüya görürler. Rüyalarında, işlemiş oldukları günahlardan dolayı günlerce düşünüp dururlar. Uykuları kaçar, düşünceleri boşluğa düşer, cümleleri öznesiz ve yüklemsiz olur. Rüyalarında içine düşmüş oldukları bu zavallı ve günahkâr halleri günlerce zihinlerini kemirip durur. Huzur, ta yüreklerinin en derinliklerinden gelecek olan müşfik, tatminkâr ve kuşatıcı huzuru ararlar. Bu hal ise onları bir yerlerden bir atar durur ve onlar da yine bu zaman diliminden de kendi paylarına düşen/düşecek olan kazanımın peşine takılırlar, bundan nasiplenmeye çalışırlar.
Onların hayatlarında bir derinlik vardır. Hayatları da tıpkı fikirleri gibi derin ve dipsizdir. Bakarsın ama bir türlü göremezsin en dibini. İlim ile hikmeti aynı potada dengeli bir şekilde eritme bahtiyarlığına erişmiş şanslı azınlıktaki mutlu kişilerdir onlar. Bir elinde bilgi, bir diğer elinde ise hikmet muştuları vardır onların.
Onlar, temel insani değer ve erdemlerle bezenmişlerdir. Fani olana tamah etmeyip, topyekûn bağlanmazlar. Ölüm vardır, hatırlarında. “Gelmiş olmamız, gitmemiz içindir!” ifadesine mâtufturlar. “Geldik ve gidiyoruz. Ne zaman, nasıl mı? Yaşadığımız gibi, inandığımız gibi.”
Düşünen insan, iyi insandır. Başkalarının mutluluğu için, bir dirhem de olsa kendi rahatlığından feragat eden/edebilen insan güzel insandır. Hayata tam ve doğru pencereden bakıp, Cenab-ı Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğunu ve bunun için de hakkın, adaletin, insani değer ve ilkelerin, onur ve izzetin hâkim olması için var gücüyle, gücünün son kertesine kadar çalışan insan ise; yüce insandır.
Görünüm zengin & masaüstü ekranı
Mobile git Fikir çilesi | Selim Atlıhan

Yorumlar

bu köşe yazısı için ne düşünüyorsunuz
Küfür, hakaret vb. yorumları yayınlayamayız.

Site yazarları

Diğerleri

Genç yazarlar

Diğerleri
on5yirmi5.com takip edin
Hakkımızda Künye İletişim Reklam

Kullanım Şartları Yayın İlkeleri Hata Bildir - Görüş Yaz

Copyright © 2008-2019 - Tüm hakları saklıdır.