Sevmemeyi Bilmek

KÜLTÜR SANAT .

Bir şeyi sevmek ya da sevmemek, tamamen kişinin kendi öz iradesine bağlıdır.
Kendisinden, kendi doğruluk değer ve ilkelerinden bir emare, bir iz bulur ve sever.
Ya da bunun tam tersi; kendisinden, kendi değer ve ilkelerinden herhangi bir şey bulmaz/bulamaz, sevmez, sevemez.

Bu her iki durum da, zorlamayla olacak şeyler değildir.
Ancak bu tercih hakkımızı kullanmakta, çoğu zaman gözden kaçan ince bir nokta var: o da neyi nasıl seveceğimiz ya da sevmeyeceğimizdir.
Yani sevmek nedir, sevmemek nedir, tam olarak bilmiyoruz sanki.

Belki genel olarak, sevmenin ve sevilmesi gerekenin nasıl olduğunu biliriz ya da en azından bildiğimizi iddia ederiz. Tâ ki sevgilinin bizi üzmesine kadar, tâ ki duymak ve görmek istediklerimizin aksine bir yanıt aldığımıza kadar…
Sever, gezer, tozarız.
Gönül okşayıcı cümleler kurar, sevda kokan bakışlar atarız.
Zamana, aşkı, sevdayı ve sevgiyi katık yaparız.
Baktığımız her şeyde, kendi iç güzelliğimizden bir şeyler buluruz.
Güzel bakar, güzel görürüz; güzel görür, güzel düşünürüz; güzel düşünür, güzel yaşarız.
Gidilen yollar, paylaşılan mekânlar, içinde bulunulan uğraşlar, hep o sevgi dairesinden bir şeyler taşır ya da biz öyle görürüz.
Bakışlarımız, gülüşlerimiz, konuşma ve algılarımız hep sevgi ve naiflik kokar.

Ancak duymak istediklerimizi duymayıp, görmek istemediklerimizi gördüğümüzde ise her şey değişir ve artık o “Koca koca” sevgi tomurcukları, naif ve güzel algılar, yerini, tam aksi duygu ve düşüncelere bırakır.

Hayat çekilmez, dünya girdaplardan bir girdap olur.
Oysa sevmek de, zaaf ve meziyetleri aynı anda kendi içerisinde barındıran bir eylemdir.
İyi günde, kötü günde sevgine, sevdiğine sadık kalmaktır, sevgine saygı göstermektir.
Yoksa meziyetlere “Tamam”, zaaflarına “Hayır” demek değildir.
Zor da olsa tüm güzellikleri bir çırpıda, bir yanlış ve hataya feda etmemektir sevmek.
O güzelliğe, o güzel vakit ve zamanlara saygı duymaktır, o saygı ve sevgiyi sonsuza dek muhafaza etmeye çalışmaktır.

Kızgınlık anında dahi takındığımız tavır, bize yakışır olmalıdır.
Çünkü kızgınlığımız da yine biz kokarız.
Hiç böyle bir kaygımız olmamakla birlikte, kendi yaşam tarzımızın, yapıp ettiklerimizin, yaşam biçimimizle: “Ben sevdim mi; böyle severim! “ edasında, samimi, kuşatıcı ve içten olmalıdır.
Ve oturup bir daha bir daha düşünmeliyiz; neyi, nasıl sevmek gerekir diye!
Faniliği, fani olanı mı; yoksa gerçek mutluluğa götürüp buna vesile olanı mı…?
 …
Sevmemek…
En doğal hakkımızdır.
Hiç kimse bizi zorla birini ya da bir şeyi sevdirtemez.

Bir kişi, oluşum ya da ideolojiyi sevmeyebilirsiniz, onlardan hoşlanmayabilirsiniz, onların bulunmuş oldukları yer ve mekânlardan uzak durabilirsiniz,
Söz ve eylemlerine karşı tahammülsüz olabilir ve benzeri birçok tavırda bulunabilirsiniz.
Ancak bunların hiçbiri, sizin, sevmediğiniz, hoşlanmadığınız kişi ya da kurumlara karşı düşman olmanızı gerektirmez, düşmanca davranmanızı gerektirmez.

“Sevmiyorum” demek,  “Mümkün olan en kısa zaman dilimi içerisinde, seni yok edeceğim” anlamına gelmez/gelemez.
Birini ya da birilerini sevmiyor olmanız, onlara karşı kin ve nefret besleyeceğiniz anlamına gelmez.
Sevmek zorunda değilsiniz; ama saygı gösterip hakkına, hukukuna riayet etmek zorundasınız.

Sevmemek bireysel tercihimizken; kin ve nefret beslemeyip sonuna kadar hakkını hukukunu korumak ise, insani vazifemizdir.

Kişi, hayat karşısındaki konumunu, hal ve hareketlerini, şartlara ve kişilere göre değil; bilakis temel doğruluk ilke ve değerlerine göre belirler. 

Her şart ve ortamda haklı davranıp, haktan yana tavır koymak mecburiyetindeyiz.
Velev ki, bu, sevmediğimiz kişi ya da kesimler için olsun.
“Seni hiçbir şekilde sevmiyorum, sevemiyorum. Ama senin hakkını, hukukunu en az senin kadar koruyacağım konusunda, hiçbir şüphe ve tereddüttün olmasın!”

Unutmayalım ki; nasıl ki sevme şeklimiz buram buram biz kokuyorsak; sevmediğimiz, kızdığımız, bırakıp gittiğimiz hallerdeki durumumuz da yine ilmik ilmik biz kokarız, karakterimiz kokar.
Sevmelerimiz de, sevmemelerimiz de; eşref-i mahlûkat oluşumuzdan hep bir iz, bir emare taşımalıdır.

Sayın başbakan bugün, “Muhteşem Yüz Yıl” denilen diziyi sevmiyormuş.
Cinsel içerikli, çarpık yapılı, toplumu tahrip edici, yalancı ve daha bilmem ne…
Evet, sevmeyebilir,
Hatta karşı çıkıp bireysel olarak protesto da edebilir.
Bu onun en doğal hakkıdır.
Ama bu sevmeme hali, bu protesto etme hali, sayın başbakana hiçbir zaman yargıyı “Göreve çağırma” hakkını vermez, vermemelidir.
Eğer illaki bir tavır koyacaksa, ona denk bir tavırla, aynı türden bir hamleyle karşılık verip tavrını ortaya koyar.

Lafla değil; kendi hal dilinizle, yanıt verip tepki gösterirsiniz, göstermelisiniz.
“Hayır, bu film, bu dizi olmamış! Bak, film dediğin, Yavuz, Kanuni, Fatih… dönemi dediğin böyle olur” deyip, yapmış olduğunuz eşit bir çalışmayla, aynı türden bir yanıt ve eserle karşılık verirsiniz/vermelisiniz.
Aksi ise; tahammülsüzlüktür, çaresizliktir, yanıt verememe halidir.


Kendimizden, kendi değer ve doğrularımızdan emin olup, eşit şart ve zeminlerde yarışmalıyız, müzakereye oturmalıyız.
Vakur; ama hakkaniyetli olmak zorundayız.

Doğru ve güzellikleri zorlamayla değil; bilakis doğru ve güzelliklerin tercih ettirerek yaşanmasına vesile olmalıyız ki, güzellikler dahi her zaman gerçekten güzel olarak algılanmaya devam etsin.

Görünüm zengin & masaüstü ekranı
Mobile git Sevmemeyi Bilmek | Selim Atlıhan

Yorumlar

bu köşe yazısı için ne düşünüyorsunuz
Küfür, hakaret vb. yorumları yayınlayamayız.

Site yazarları

Diğerleri

Genç yazarlar

Diğerleri
on5yirmi5.com takip edin
Hakkımızda Künye İletişim Reklam

Kullanım Şartları Yayın İlkeleri Hata Bildir - Görüş Yaz

Copyright © 2008-2019 - Tüm hakları saklıdır.