İlkokul hatırası, sararmış resim

KÜLTÜR SANAT .
Okul yıllarında sınıfça çekilmiş resimlerden bahsedilince gözlerinizin önüne ilginç bir simetri gelir. Siyah önlükler, beyaz yakalar, kurdeledenmiş taranmış sıkıca bağlanmış saçlar, bu yüzden çekikleşmiş gözler. Güneşin ya da flaşın etkisiyle kamaşmış provasız bakışlar. Yıllar geçse bile çaresiz, o kamaşık ifade ile hatırlanacaksınızdır. Gözünüz kapalı bile olabilirsiniz. Siz arkadaşlarınızın hatırasında nasıl bir fotoğraf izi bıraktınız bilmiyorum ama ben gidişatı bozan simetriyi yoran kız çocuğu olarak hatırlandığıma eminim. Güneşten aldığı ışıktan iyice sararmış, bebe lastiği ile sabahtan sıkıca bağlanmış saçlarım, üzerine iliştirilmiş beyaz kurdelem ve kolalanmış yakalığım herkes gibiyim. Bütün arkadaşlarım gibi. Ama fotoğrafta kalın beyaz çoraplarım arkadaşlarımın bronz tenlerindeki uyumu bozuyor. Sizde benim gibi sıralamada gözleri seğirten bir kargaşaysanız eğer yılsonu toplu çekilmiş resimlerde. Kesin dindar bir ailenin kızısınız. 

Yaz sıcağında zaman zaman herkesten fazla sıcakladığımda ve yanaklarımın herkesten daha fazla kızarması halinde sanki bu farklılığı pekiştiren ilginç bir dışlanmışlık duygusu yaşardım. Pancar diye takılıp dalga geçerlerken uzun kollu önlüğümle manşetlerime kadar terlediğimi hatırlıyorum. Çocuk aklı deyip geçmeyin her şeyi idrak edebiliyordum. Sadece anlam veremiyordum.

İmam Hatip Lisesinde din derslerinin külliyesine giren öğretmen bir babanın kızı olmam. Annemin veli toplantılarına gelmemesi gelirse de pardösüsüyle gelmesi yazın sıcağına hele ki bulunduğum sahil ilçesinin sıcağına rağmen okula kalın çoraplarla geliyor olmam beni yeterince ötekileştiriyordu. Annemin arkadaşlarımın anneleriyle konken partilerinden tanışmıyor olması, çok çıplak ya da çok kısa olduğu için milli bayramlara özel diktirilen kıyafetleri giymeyişim. Yılsonunda kız erkek karışık lambada dansı gösterilerine katılmayışımla zamanın ve mekânın sınırlarını hayli zorlayan bir çocuktum. Ya da bunları tasvip etmeyen bir ailenin görmemiş bilmemiş yabani kızıydım arkadaşlarıma göre.

Gazete ödevlerimiz vardı, hiç sevmediğim. Görevli öğrenciler evde okunan gazeteyi getirip öne çıkan manşetleri sınıfta okurlardı. Bazen bu sorumluluk sırası bana gelirdi. Elimde gazete okula giderken o yol hiç bitmesin istiyordum. O dönemlerde moda bir soru soruluyordu sınıfta. Galiba ben o zamanda kaybediyordum hep şansımı. Soru şu: okul bitince hangi ortaokula gideceksin. Benim amatör ama gerçekçi masum ama tehlikeli cevabım; “İmam Hatip Lisesinin orta kısmına başlayacağım”dı.

Doksanlı yılların başları benim için böylesine huzurlu! Böylesine neşeli! Böylesine çocuksu geçiyordu. Bir keresinde sudan bir bahaneyle öğretmenimden yaşıma ve cinsiyetime çok ağır gelecek biçimde dayak yemiştim. Tüm arkadaşlarımın önünde saatlerce sürdüğünü sandığım temiz bir meydan dayağı. Galiba böylelikle çağdaş ve daha o zamanlardan modern olan şivesi bozuk ilerici öğretmenim babamın, kalın çoraplarımın, uzunca dikilmiş önlüğümün, elimdeki gazetenin ve annemin mantosunun bütün hepsinin intikamını almış rahatlamıştı.
           
Evde kulağıma dolan peygamber kıssaları kalbimi yumuşatıyor dimağıma silinmez sevgiler bırakıyordu. Okulda dayatılan kahramanlık hikâyeleri beni ve birçok çocuğu ilginç karşılaştırmalar yapmaya mecbur bırakıyordu. Sadece benim değil herkesin kafası allak bullaktı o zamanlar. Sevgilerin yüceltilmesi ihtiyacı insanın ezeli doğasından geliyordu. Ama kimse hangi sevgiyi doğru yere koyacağını bilmiyordu o yıllarda. Peygamberi sevmek, namaz kılmak başını örtmek bir türlü köylülük ve varoşluk emaresiydi. Acı ve tiksinti karışık bir yaklaşım nereye gitseniz sizinle geliyordu. Hem de hiç böyle olmadığı halde. İçimde kanatlanan özgürlüğü ve uçuşan cennet kelebeklerini hala esaret sananlara rastlıyorum bazen.
Bu biraz da yaşadığım bölgenin koşullarıydı o zamanlarda. Köklerimin o bölgeye ait olması hem de ezelden bu yana beni biraz daha yaban biraz daha başkası yapıyordu.
           
Biz evde neşe içinde dini ve düzgün bir hayata hazırlanırken herkesler baskı gördüğümüze üzülüp boş yere başlarını ağrıtıyorlardı. Küçük yaşta başımızı örtünce bütün mahalle bize acımışlardı. O sıcakta bir de örtü. Acımak kar etmeyince incitmeye başlıyorlardı. İleri geri tahminlerle hakkımızda esaret senaryoları yazıyorlardı. Kimileri okuyamayacağımızı kimileri de koca bulamayacağımızı herkesler kalitesine göre vehim paranoyaları üretiyorlardı.
           
Bizdeki kararlılık sarsılmaz irade sadece Allah’ın lütfu idi. En yakınlarımız bile bunun baba baskısı olduğuna inanmışlardı. Ve bir gün babamızın otoritesinden(!) çıkınca onlara göre açılıp saçılıp rahatlayacaktık. Özgürleşecektik. Kimselere bütün bunları mutlu mesut yaşadığımıza ve uyguladığımıza inandıramadık. Amatörce taktığımız başörtüleriyle ip atlayabiliyor, saklambaç oynayabiliyorduk sokakta. Yıllar geçince de kendi ayarımızdakilerden yüksek okullarda okumuş, gelişme çağımızda tuttuğumuz oruçlara rağmen yaşıtlarımızdan daha güzel gelişmiş, kıldığımız namazlardan dolayı tarifsiz bir lezzet tattık ve sağlıklı olmuştuk. Herkesleri yalancı çıkartmış, mahcup etmiştik cümle âlemi istemeden.
           
Birkaç arkadaş beraber aynı zorlukları yaşasaydık belki daha kolay olacaktı. Motive olacaktık anlayacağınız. Ben ve bir yaş küçük kız kardeşim numunelik olarak dindar kız çocuğu şablonunun içine tam gelmeye çalışıyorduk. Bu gün olduğu gibi tatlı tesettür çağrışımı yapan pembeli tuniklerimizde yoktu üstelik. Annelerimizin modellerinde bluzlar ve eşarplar giymekten başka çaremiz de yoktu giyinebilmek için. Bu gün ki kız çocuklarının seçenekler içinde kararsız kalmalarına nasıl seviniyorum bilemezsiniz. Annemin çabalarını görmezden gelmediğim halde yine de çok rüküştük. İki kız kardeş iki küçük anne gibiJ
           
Pembe krep başörtülerimizin kenarları iğne oyalıydı ama uzun kollu giyinmenin tek yolu küçük beden kadın kıyafetleriydi. Annem bizim bu durumumuz için maharetli bir terziydi ama yine de çok komiktik. Şimdi çok tebessüm ettiriyor bu durum bana. Sıkıysa bizim çocukluğumuzda dindar bir hayat yaşayın diyesim geliyor. Annemlere de aşk olsun başlarını örtsünler de varsın dar paçalı jeanler giysinler ne olacak canım demediler. Fatıma gibi Ayşe gibi içi dolu dışı dolu profiller oluşturmaya çalışmaları hem de o devirde takdir edilecek şey doğrusu. Biz de arttıkça içleri boşalan muhafazakârlardan olduk zamanla ama o çabayı çok iyi hatırlıyorum.
           
Bütün hassasiyetli insanlar bilmelidir ki dindar bir nesil için şimdi şartlar daha uygun. Ve belki de aksi halde vebal daha büyük. Bir sürü örnek ablaların, ağabeylerin içinde mütedeyyin insan yetiştirmek daha kolay. Bu devrin olumsuz koşullarına kilitlenip bu zamanda bu kadar olsun yeter deyip çocuklarımızı israf ediyoruz. Kültürel İslami dergiler yerine moda tesettür dergilerini okumasına razı gelip sevinmek nasıl bir yanılgıdır. En azından başı kapalı deyip açık arkadaşlarından daha dar ve çekici giyinmelerine göz yummak nasıl bir pes etmişliktir. Gerçek manada “Dindar” adlandırılacak hayırlı bir toplum kimsenin canına malına ırzına halel getirmeyecektir. Hiçbir emanet hıyanete muhatap kalmayacaktır böylelikle. Sorumluluklarımıza karşı firar perest tutumlarımızdan kurtulmamız dileğiyle…
Görünüm zengin & masaüstü ekranı
Mobile git İlkokul hatırası, sararmış resim | Betül Şatır

Yorumlar

bu köşe yazısı için ne düşünüyorsunuz
Küfür, hakaret vb. yorumları yayınlayamayız.
  • zehra Pazartesi, 08:58

    gerçekten çok samimi bir yazı ve muhteşem tespitler sunmuşsunuz. tebrikler
  • ayşegül Cuma, 12:52

    Betül Hanım, gerçekten çok içten ve açıklayıcı ifade etmişsiniz olayları. Okurken bazı yerlerde kendi çocukluğumu buldum. Yaradan, gerçek manada "dindar" olan bir gençlik nasip etsin. Sağlıcakla kalın.

Site yazarları

Diğerleri

Genç yazarlar

Diğerleri
on5yirmi5.com takip edin
Hakkımızda Künye İletişim Reklam

Kullanım Şartları Yayın İlkeleri Hata Bildir - Görüş Yaz

Copyright © 2008-2019 - Tüm hakları saklıdır.