Lat Towers, Menat Rezidans...

KÜLTÜR SANAT .
Kabe’yi ilk gördüğümde yaşadığım duyguları anlatmayı nedense hep erteliyordum. Bir sürü kıvılcım içimde ateşe dönüştüğü halde yazamıyordum bir türlü. Karşılaştığım şey sadece sadelikti zaten. Sadelik nasıl anlatılırdı. Nasıl doldurulurdu sayfalar. Sadeliği tevazuu anımsadığım görüntüyü nasıl anlatabilirdim layıkıyla. Geçen yıllarda umreye gitmiştim ve herkes benden bu konu ile ilgili bir yazı beklemişti. Fakat yazamamıştım kısmet bu güneymiş. Oysa onca yüksek ve görkemli binaların içinde siyah ve asil bir inciydi Kâbe. Bütün insanlığın incisi…
Bir zamanlar gömülmesi gereken ve kurtulunması şart görülen bir meta bir utanç olan kız çocuklarını babalarının kucaklarında Kabe’yi tavaf ederken görmem bile yeterdi dilimin tutulması için. O kız çocuklarının hepsinin kulaklarına eğilip;
-Seni toprağın altından babanın omzuna yükselten kimdir biliyor musun? Diye fısıldamak isterdim. Peygamberi çok sev e mi? Küçük kız O’nu çok sev demek isterdim.
Kabe, geriden bakılınca vinç siluetlerinin çevrelediği, yüksek ve lüks otellerin etrafını kuşattığı bir resmin içinde sadeliği, tekliği, abartısızlığı, sakinliği, huzuru, güveni, vefayı ve bir sürü nebevi hatırayı duvarlarında yalıtmış dalga dalga dönenlere ve oradan tüm insanlığa yayan bir güç merkezi idi. Kendisine tepeden bakan lüks otel odalarına inat, O ölüm derken hayatı damarlarımıza zerk eden alışveriş merkezlerine inat orada duruyordu. Dünya durdukça O oradaydı. Uzaktan bakınca vinçleri mancınık Kabe’yi de Hz. İbrahim sanabilirdim. Sanki tutup fırlatacaklardı o muazzam değeri hayatımızdan.
 İbrahim’in sözleri, İsmail’in teslimiyeti, teselli aramak için duvarlarına yaslanan Allah elçisinin sabrı, Hatice’nin su kırbası, Ebu Bekir’in yaraları, Hamza’nın haykırışı, Ömer’in tekbiri, Ali’nin korkusuzluğu, Osman’ın hayâsı başını yaslayanların duyacağı şekilde hala oradaydı. Mimari olarak Kâbe, herkesin bildiği gibi oldukça yalın ve süssüzdür. Ayrıntıları sadece dört tane köşesinden ibarettir. Oysa binanın projesini yapan Rabb’imizdi. Mimarı ise bir peygamberdi.
Belki de bu gerçek bizim mülk, malikâne, yer, yurt, barınak, sığınak, ibadethane gibi kullandığımız, barındığımız, içlerinde oturduğumuz çeşitli meskenlerimizin bina içerikleri hakkında bilgi ve fikir edinmemizi amaçlıyordu. Bilemiyorum tabi ki. Ama bildiğim ve nefes alamadığım bir gerçek var ki o da giderek betonlaşan gökdelenleşen hayatımız. Artarken eksilen talihsizliğimiz. Ve bu insafsız yükseklikteki binaların ruhsatlarını ve izinlerini veren yöneticilerin haksız cesaretleri…
Güneşi engellenen havası kesilen binlerce ev. Gittikçe mutsuzlaşan bir arkadaşımla dertleşirken yaşadığı sıkıntının aslında evinin artık güneş görmemesi olduğunu öğrendim. Evine karşı duyguları soğumuştu. Ve artık arkadaşım misafir ağırlamak istemiyordu. Bunun uzantısı olarak davet edilen yerlere de gitmeyi bırakmıştı. Uzayıp giden zincirleme mutsuzluğunun altında evinin önüne yapılan çok katlı devasa bina olduğunu öğrendiğimde çok üzüldüm. Bu mutsuzluk dört çocuğunu ve eşini de olumsuz etkilemişti.
Oysa Allah’ın Resulü arkadaşımın ve çocuklarının aydınlığını, güneşini de garantiye almıştı tavsiyeleriyle. Komşusundan müsaadesiz kimseye evini yükseltmesine izin vermemişti. Dünya rıza üstüne kurulmuştu ve artık rızaları, hayalleri, umutları, ışıkları, aydınlıkları umursanmayan insanların ahları yükseliyor git gide. Topraktan giderek uzaklaşan insan ölümü de hesabı da unutuyordu böylece. Ölümsüzlük yalanına inanarak yanılgıların en büyüğünü yaşayıp gidiyor. Ve bir gülüşü orta yerinden keser gibi ölüm kapısını çalana dek bu yanılgıya devam ediyor.
Ve ışığı kesilen insanlar ışıltılı yerlere giderek aydınlanmaya ve ruhlarını ısıtmaya çalışıyorlar. Ne zaman bir boşluk bulsalar aslında hayatı onlara zehir eden büyüklük iddiasında olanlara sunaklar sunmaya gidiyorlar. Modern dünyanın sayısız mabetleri olan Avm lere.
Ayine gider gibi sıkça gidiyoruz malesef bu negatif elektrik yükü yerlere. Haraç öder gibi her gittiğimizde ciddi meblağlar bırakıyoruz bu mabetlerin kasasına. Yürüyen merdivenlerden bakıyoruz hayatın ışıltılı aksine. Elimizdeki parlak karton çantalarla gurur duyuyor mutluluğu o çantaların içinde evimize getirdiğimizi sanıyoruz. Kendimizi ve etrafımızı kandırıyoruz. Alamadıklarımız için kolayca mutsuz oluyoruz. Aldıklarımıza aldandığımızın farkına bile varmıyoruz. Dışarıdan ne kadar yetim var, kaç öğrencinin bursa ihtiyacı var içeriye iletmiyor kalın duvarları avm lerin. Çalınan yabancı müzikler duymamızı engelliyor atılan çığlıkları. Işıltılar parıltılar gürültüler neredeyse bütün gerçeğin harcamak tüketmek beraberinde tükenmek olduğunu öğütlüyor bize. Evine dönen herkes eşyalarının modasının geçtiğine, beyaz eşyalarının eskidiğine inanıyor artık. Ve evin enerjisini yitirdiğine inanan bir mutsuzluk ve tamah tuzağıyla dönüyor çaresiz. Aklı gördüğü güzelliklerde kalmış, giyim zevkini tasarımcıların eline bırakmış, zihni mankenlerin ince kadın ya da Metro seksüel erkek dayatmalarına fena halde saplanmış mutluluğun tarifini zihnine yanlış kodlamış halde evlerine tutam tutam huzursuzluk getiren insanlarla dolu artık şehirler. (!) Artık kırsal kesimler de alışveriş merkezlerinin kapsama alnında…
Bizler bunun farkında değiliz ama Kureyşli’lerin putları bile bu kadar görkemli değillerdi. Azerin putları bile bu kadar rağbet görmüyordu. Babilin kuleleri, Nemrut’un dünya hırsı, Karun’un hazineleri bile bu kadar iddiayı harmanlamıyordu sinesinde.
Bir gün bir İbrahim çıksa ve bütün avm leri balyozla yıksa ve balyozu en büyüğünün boynuna assa –“Ben yapmadım belki de o yapmıştır” deyip eliyle orayı işaret etse hiç şaşırmayacağım..
Hoşumuza gitmese de yazmalıyım bu konuyu. Yüzlerimiz ekşise de söylemeliyim zalimleştiğimizi… İnanmak istemek de haykırmalıyım yeni ilahlar edindiğimizi… Ne acı. İnsan olarak taşlardan medet umma ve gurur duyma temayülümüz hiç geçmeyecek belli ki. Taş nedir ki? Bazen görkemli bir bina, bazen bir canlı suretinde oyulmuş put. Böylece kalıcı olduğumuzu sanmamıza izin veren değişmeyen acıklı bir yöntem. Hangi çağda olursak taş ve taşlar üzerinden isyanımız ve beka iddiamız devam ediyor.
 
Bilmek isteyenlere not:
Eski çağların yedi harikasından biri sayılan Babil'in Asma Bahçeleri içinde bulunan Babil Kulesi, Tanrı Marduk adına yapılmıştır. Dağlık bölgelerden gelen Sümerliler, yükseklere taparlar ve yer ile göğü bağlayan kutsal bir ağacın varlığına da inanırlardı. Sümerliler yeri göğe bağlayan bu ağacı temsil eden ve Tanrıdağı dedikleri kuleyi zamanımızdan 5.000 yıl kadar önce yapmışlardır. Tevrat'a göre Babil Kulesi'ni Hz. Nuh'un torunları gökyüzüne ulaşmak, tanrının oturduğu yere varmak için yapmışlardır. Bu sebeple kule, Tevrat'ta insan gururunun utanç kaynağı olarak gösterilir.
Bugün, Tevrat ve İncil'de de bahsedilen Babil Kulesi'nden geriye bir şey kalmamıştır.
 
Babil Kulesi'nin temelleri 90 metre genişlikteydi. Kule, 90 metre yüksekliğinde ve 7 katlı idi. Birinci katı 33, ikinci katı 18, üçüncü, dördüncü, beşinci ve altıncı katları 6, en üst katı ise 15 metre yüksekliğindeydi. 85 milyon tuğladan yapılan kulenin çevresinde rahip sarayları, ambarlar, konuk odaları, Tanrı Marduk adına yapılmış bir diğer tapınak olan Esagila'ya giden aslanlı geçit ve dini tören yolu vardı. Esagila 20 metre yüksekliğinde, 450 metre eninde ve 550 metre boyundaydı.
 
Babil'i işgal eden Tikulti-Ninurta, Sargon, Sanherip ve Asurbanipal kuleyi yıkmışlardı. Babil Kralları Nabopollasor ve Nabukadnasor ise yeniden yaptılar. Ancak M.Ö. 479'da Babil'i fetheden Pers kralı Xerkes kuleyi yıktıktan sonra tekrar onaran olmadı. Yalnız, Büyük İskender Babil'e geldiğinde harap haldeki kuleye hayran kalmış ve onu eski haline getirmeye karar vermişti. Bu sebeple 10.000 kişiyi iki ay boyunca çalıştırarak molozları temizletti. Fakat Büyük İskender ölünce kulenin onarımından vazgeçildi.
 
Babil, M.Ö. 605'den itibaren 43 yıl hüküm süren kral Bugün Irak sınırları içinde, Bağdat'ın 100 km kadar güneyinde kalan, şehirde yaşanıldığı dönemlerde ortasından Fırat nehrinin geçtiği, bulunan yazı tabletlerinden şehrin milattan önce 275 yılında terkedildiğinin sanıldığı, halen Fırat’ın doğusunda kalan bölümlerde kalıntıların olduğu, eski şehir.
Nebuchadnezzar tarafından yapılmıştır. Daha zayıf bir rivayete göre ise M.Ö. 810 yılından itibaren 5 yıl hüküm süren Asur kraliçesi...
 
Bahçeler Nebuchadnezzar'ın sıla hasreti çeken karısı Amyitis'i neşelendirmek için yapılmıştı. Amytis, Medes kralının kızıydı ve iki ülkenin müttefik olması amacıyla Nebuchadnezzar ile evlendirilmişti. Onun geldiği ülke yeşil, engebeli ve dağlıktı. Mezopotamya'nın bu dümdüz ve sıcak ortamı onu depresyona itmişti. Kral, karısının sıla hasretini gidermek için onun memleketinin bir benzerini yapmaya karar verdi. Yapay dağlar ve suların akacağı büyük teraslar yaptırdı.
 
Yunanlı coğrafyacı Strabo'nun M.Ö. birinci yüzyıldaki tanımlamasına göre, bahçeler birbiri üzerinde yükselen kübik direklerden oluşuyordu. Bunların içleri çukurdu ve büyük bitkilerin ve ağaçların yetişebilmesi için toprakla doldurulmuştu. Kubbeler, sütunlar ve taraçalar pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştı. Yüksekteki bahçeleri sulamak için Fırat nehrinden zincir pompalarla su yukarılara çıkarılıyordu. Zincir pompa, biri yukarıda, diğeriyse su kaynağında bulunan iki büyük volana gerili, üzerinde kovalar bulunan bir sistemdi. Nehirden dolan kova yukarıya çıkıyor içindeki suyu havuza boşaltıp tekrar nehre dönüyordu. Bu şekilde üst seviyelere taşınan su, bahçeleri sulayarak teraslardan aşağıya doğru akıyordu.
 
Yunanlı tarihçi Diodorus'a göre bahçeler yaklaşık 120 metre genişlikte ve 120 metre uzunluğunda ve 25 metre yüksekliğindeydi.
 
Mezopotamya, Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden Basra Körfezine kadar uzanan Fırat Nehri ve Dicle Nehri arasında kalan bölgenin ilk çağdaki adıdır.
Ninova'daki Asurbanipal kitaplığında bulunan çivi yazısı tabletlere göre Babil'de 53'ü büyük, 650'si küçük olan toplam 703 tapınak, 360 sunak, 2 ayin yolu, 24 büyük cadde ve 3 kanal vardı. Şehir dörtgen bir plana göre kurulmuştu. Biri iç, diğeri dış olmak üzere 16,5 kilometre uzunluğunda 2 surla çevriliydi. Surların dışında bütün şehri çevreleyen su hendekleri de vardı.
Keyhüsrev'in Babil'i fethetmesinden sonra sönmeye başlamış, M.S. 5 ve 6. yüzyıllarda kumlara gömülmüş ve bir kum dağı haline gelmiştir. Bu şehrin, içindeki tapınakların ve asma bahçelerin kalıntıları ancak 20. yüzyılda yapılan kazılarla meydana çıkarılmıştır.
Görünüm zengin & masaüstü ekranı
Mobile git Lat Towers, Menat Rezidans... | Betül Şatır

Yorumlar

bu köşe yazısı için ne düşünüyorsunuz
Küfür, hakaret vb. yorumları yayınlayamayız.
  • aslıhan Perşembe, 00:11

    Nerdeyse bütün yazılarını okudum.Her defasında tam da benim düşündüğüm şey demeden edemedim. Sahi aynı şeyleri düşünüyoruz.tebrikler

Site yazarları

Diğerleri

Genç yazarlar

Diğerleri
on5yirmi5.com takip edin
Hakkımızda Künye İletişim Reklam

Kullanım Şartları Yayın İlkeleri Hata Bildir - Görüş Yaz

Copyright © 2008-2019 - Tüm hakları saklıdır.