Son Yazısı

Çelişkiler Dünyası

KÜLTÜR SANAT .

Bir damla sudan yaratılmıştık hayatın kaygan zemininde. Sulu zeminlerde sağlam adımlarla yürüdüğümüzü deklare ediyorduk sürekli. Sırrın sırlı yüzünde az düşünüp çok düşleyerek yaşıyorduk. Her çelişki bir soru, her soru da yeni bir bilgi kapısı aralıyordu. Her bilgi yeni çelişkilere yelken açıyor ve bu döngü son nefese dek devam ediyordu.

Zararın neresinden dönülse kâr zannedilen çelişkiler vardı. Her cümlenin sonuna getirilmiş galiba’lar misali. Akıl, otomatik mantığın kapsamı alanına hapsedilmişti. Her buluş başka bir kaybedişe gebeydi. Çelişkilerin kapısında kaybedilmişti anahtar. Hep zıt yönlere yalpalayarak yürünüyordu. Bir sağa bir sola, yukarından aşağılara.

Yılan gibi, düşüncelere dolanıp ısıran ama  öldürmeyen  çelişkiler vardı. Matematikte dahi sonucu sıfır çıkan bir mantık ifadesiydi  hepsi. Hayatı  papatya falı gibi seviyor, sevmiyor diyerek yaşamaya yöneltirdi.  ‘’Tamam karar  verdim’’ derken ağzınızdan çıkan acabanın suretiydi çelişkiler. Bakmanın kopyasından , görmenin aslına ulaşanlara en somut halini sunuyordu.

Büyük düşünenler  nedense küçük anlamayı seçiyordu. Hakkaniyet sahibi olmak için en ufak bir gayreti olmayanlar, her durumda kendilerini  haklı görmeye çabalıyordu. Kendini tanımadan önce kanıtlama çabası sarıyordu her yanı. Sanki uzun mesafeler yürümüş gibi yorgun düşüyor ama hiç bir yere gidilmiyordu. Aynı derdin dertlisi, aynı yolun yolcusu gibi konuşan kocaman kalabalıklar , küçücük bir kıvılcımla koca koca yangınlar çıkartıp dağılıveriyordu.

Köşe başında, kapitalizme karşı  her sayısında bir manifesto yayınlayan dergiyi satıyordu genç. Ön kapağındaki sevgililer gününe atfen yazılmış iri puntolu cümleleri gösteriyordu. Her sattığı derginin parası , cebinden önce kalbini doldurdukça , avucuna gizlediği  Marlboro’dan  zevkle bir fırt daha çekiyordu.

İnternet bağımlısı çocuğunu tedavi için kliniğe getiren baba , sırada beklerken elindeki telefona dalmıştı. Çocuğunun kendisini dürtmesiyle irkildi. ‘’Zaman ne çabuk geçti ‘’der gibiydi, ağaran saçlarını görmemişçesine. Elindeki oyuncağı cebine koydu büyük adam ve küçük çocuğuyla yol aldı koridorda.

Ardından oğluyla pazıl yapıyordu baba. Parçaları bir türlü bir araya getiremiyordu iki kişi. Yekpare olan bir  bütün oluşturamıyorlardı. Bir parçaya yakın durduklarında diğer parçanın uzağına düşüyorlardı. Neyin  parçası olduklarını bilememenin   hüznüyle ,yarım yamalak  bitiyordu pazıl,  yaşadıkları hayat gibi !

 

Az önce önünden çeken  yedi yaşında vefat etmiş bir  çocuğun cenazesini gören adam iç geçiriyordu ; ‘’ yazık olmuş , daha ufacık yaşta ölümü tatmış ‘’ diyerek. Oysa kendi  ne kadar yaşamı tatmakta idi. Hep  yarına kurgulanan bir hayatı, bugünü erteleyerek zaten öldürüyordu. Yaşamakla, kendine ayrılan vakti doldurmak arasındaki farkı bilmeden, azimle yoluna devam ediyor, nabzının sesini alkış zannediyordu.

Aldığı kıyafetlerin birbirine uyumlu olmasına çok dikkat ediyordu mağazadaki bayan. Tutarı çift rakamlı taksitlere böldürürken ; ‘’Yaptıklarımın da insan olmakla uyumlu olmasına  bu kadar dikkat ediyor muyum  acaba ? diyerek iç geçirir gibiydi. Kalbinin tasdik etmediğini , diliyle ikrar ediyordu yanındakiler.

’’İyi insan lafının üstüne gelir’’ derken ‘’iti an çomağı hazırla’’ deyip çelişki yumağı örüyordu kapıda oturan teyzeler. ‘’Azı karar çoğu zarar’’ diyerek  verilen öğütlerin ‘’fazla mal göz çıkarmaz ‘’  atasözü ile yapılan sağlaması hep yanlış çıkıyordu.

Beş puanla takdiri kaçıracak olan öğrenci öğretmenine rica ediyordu. Hakkıyla(!) o  makama gelen müdür, kesin emir veriyordu ‘’ Adaleti elden bırakmayın, herkes hakkıyla kazansın ne alacaksa ‘’ diyordu. Öğrenci teşekküre razı oluyordu , onurlu adımlarıyla sınıfına doğru yürürken.

 

Bir öğretmen ‘’Ağaç yaşken eğilir  ‘’ diyerek , ha bire eğmeye çabalıyordu çocukları. Eğmek ile eğitmek arasındaki farkı görmeden ya yamultuyor ya kırıyordu.  Kuşa yüzmeyi, balığı uçmayı öğütlüyordu.

Kanserle mücadele üzerine odaklanan bir kuruluşta gönüllü olarak çalışan bir doktor yorulmuştu. Bir nefes almak için çıktığı molada   zevkle savuruyordu sigara dumanını masmavi göğe. Üzerindeki bembeyaz önlükten önce kararıyordu gökyüzü.

Ağaçları  kesip kağıt yapıyor, o kağıtlara  da ağaçları kesmeyin yazarak  döngüye su taşıyordu işçiler. Kilo ile defter satıyordu ömründe bir fidan ekmemiş esnaf.

Çengel bulmaca çözüyordu bir ihtiyar. Gözlüğünün üzerinden bakarak derin derin düşünüyordu cevabı. Hayatın bilmecesini çözememiş olmanın verdiği yenilginin çizgileri , nakış nakıştı yüzünde. Her bulmaca bir bilmeceye kıyastı belki de. Yukardan aşağıya düşüşler ve  soldan sağa dönüşler misali.

Vefasızlıktan yakınıyordu komşu kadın. Her sabah, erkenden evinden çıkıp parkta saatlerce köpeğini dolaştırıyor,  birkaç dakika sesini duymak için arayan annesine‘’meşgulüm sonra görüşelim’’ diyordu. ‘’Taşındığımdan beri hal hatır sormuyorlar’’ diye yakındığı komşuları duya duya!

 

‘’Vatan sana canım feda’’ diyen kimileri , sahte çürük raporuyla  kuyruğu dik tutuyor , mertlik edebiyatının külliyatına toz kondurmuyordu. Kan bağı olmayan dayılar arıyordu soysuzlar.  Tesettür defilelerinde pazarlanıyordu hicab . Dilindeki acziyet hırkasın çıkarmadan ‘’Bir hırka bir lokma ‘’ diyerek holdingleşiyordu birileri. Her gün çıtası  biraz daha yükseliyordu , küçük adımlarla maratona yeltenmelerin.

 

 

‘’Önemli olan iç güzelliğidir’’ diyenler maaşlarını gömüyordu kozmetiklere. Uyuşturucuyla mücadele derneğindeki üye,  esrar satarken yakalanıyor , ‘’işleyen demir ışıldar ‘’ diyen  işçi,  erken emeklilik hayaliyle düşlere dalıyordu. ‘’ Kitaplar ne kadar pahalı diyordu ‘’ cehaletin ucuz insanı.

Cami duvarına yaslanarak dedikodunun dibine vuran insanlar vardı. Panoda yazan Hucurât 12’nin gölgesinde,  kim kimi nerde gammazladı, kim hangi kazancı nerden arakladı, bunun tahlilini yapmaktaydılar. Dillerden damlayan kir , şadırvanın oluğundan süzülen suya imrendiriyordu.

Böyle eriyip bitiyordu işte çelişkili  hayatlar. İhtiyaçlarını sorunsuz şekilde karşılıyor, mantık rotasından sapıp,  kendi yalanına kendi inanıyordu insan. Görmezden geldiği çelişkiler, zihninin geri bahçesinde ayrık otlarına dönüşüyordu. Hakikatle yüzleşmekten kaçıyor ve kendini kandırmaca oynuyordu . Hayatın bir oyun olduğunu dillendirip,  hiç ebelikten vazgeçmeyerek !

At izinin it izine karıştığı bu çağda elbette çelişkiler olabilirdi. Önemli olan bunu fark etmek ve onlarla uzlaşabilmekti. Zira biliyorduk ki  , huzur limanına yanaşanlar, çelişki denizini  başarı ile geçip gelen , aklı selim kaptanlardı.

on5yirmi5.com takip edin
Hakkımızda Künye İletişim Reklam

Kullanım Şartları Yayın İlkeleri Hata Bildir - Görüş Yaz

Copyright © 2008-2019 - Tüm hakları saklıdır.