Türkiye'nin Darülharp Olduğuna Nasıl İkna Oldunuz?

Türkiye’de dini marjinal yorumlar, acı şekilde farkında olarak ya da olmayarak Kemalist azınlığın kendilerine biçtiği bu kötü adam rolünü oynamıştır.

KÜLTÜR SANAT .
türkiyenin darülharp olduğuna nasıl ikna oldunuz?

Böylesi bir konu kendisine uzun bir süredir gündemde yer bulamıyor. Muhtemelen bunun birçok sebebi var fakat en önemlisi Türkiye’nin değişen şartlarının insanların tepkisel düşüncelerini de yeni bir serüvene doğru sürüklemesi olmalı. Peki en baştan alırsak, kişiyi Müslüman bir beldeyi, kendi milletini, mahallesini hatta ailesini dahi İslam çerçevesi dışında görmeye iten sebepler nelerdi? Elbette İslam’ın, 20. yüzyılın ilk çeyreğindeki korkunç yıkımlar sonrası yeniden yorumlanması ya da daha da önemlisi dini yorumlama tekelinin resmi söylemden bağımsızlaşarak bir şekilde siyasi sosyal çıkarlarını temin etmeye çalışan irili ufaklı yapıların meşruiyet söylemine dönüşmesi... Kemalizm bu ülkede birçok travmaya sebep oldu. Fakat bunlardan birisi tesirini bugün bile hissettirmekte. Bu, popüler dini yorumlama otoritesinin merdivenaltı tarikatlar ve siyasi grupların inisiyatifine terk edilmesidir. Din gündelik siyasi kaygıları ifade etmenin bir aracı haline geldiğinde veya bir kesimin yine siyasi acendasının parçası olduğunda ise mensuplarına en marjinal söylemleri telkin eder, en marjinal eylemleri “buyurur”. Fakat bu söylem ve eylemler tatbik edenler için aynı aşırı değeri taşımaz, aksine bunlar doğal ve olması gereken şeylerdir. Elbette böylesi bir marjinallik tek başına ve suni bir ortamda boy veremez. Türkiye’nin bağlamında düşündüğümüzde Kemalizm dini marjinalliğin boy vermesine sebebiyet verecek her türlü uygun ortamı, bir nebze kendi meşruiyetini sağlayacak bir düşman yaratma pahasına, tesis etmiş olmalıdır.

 

Türkiye’de dini marjinal yorumlar, acı şekilde farkında olarak ya da olmayarak Kemalist azınlığın kendilerine biçtiği bu kötü adam rolünü oynamıştır. Fakat bu rol ne göründüğü veya müntesiplerinin gördüğü kadar bir derinliğe ne de bir ciddiyete sahiptir. Ya ucuz bir tepkisellik ya da kurnazca bir sahtekarlık. Ben çokları için ikinci görüşü paylaşıyorum. Bir kimsenin içinde bulunduğu kültürel coğrafyanın kendisine takdim ettiği tarihsel devamlılık arz eden değerleri, dinin popüler yarar sağlayan yargılarını, ailesini, kardeşini reddetmesi; bunu da din adına icra etmesi gerçekten ya korkunç bir saflığın ya da korkunç bir kötülüğün emareleridir.

Türkiye’yi darülharp, kendilerini de gerçek muvahhid, İbrahimi, hanif Müslüman addeden birçok kimseyle tanışma fırsatım oldu. Fakat neredeyse tamamında gördüğüm haslet maalesef iki yüzlülükten ibaretti. Kocaeli’nin en işlek caddelerinden birindeki üç katlı iş hanında koltuğuna yaslanan bir “muvahhid”, devletten vergi kaçırmakla, askere gitmemekle, çocuklarını “tağut rejimin” okullarına göndermemekle övünüyordu. Fakat yüzüne bakınca seküler muadillerinden hiç farkı yok gibiydi. Bunları söylerken sırıtışı devleti bir şekilde dolandırmaya çalışan, askerliğini komutan odasında geçiren ve çocuklarını özel kolejlere gönderen ayrıcalıklı bir elitinkiyle aynıydı. Aynı sahtekarlıklar, yüzünde boya farkı olan aynı maskeler; zira her ikisi de birbirinin neticesi. Camilerden halı çalmak, kaçak elektrik kullanmak, araba çalıp galeri açmak “hırsız efendilere” duyulan hasletin Müslüman insanlar içerisindeki tezahürleriydi. Tek fark vardı; yapılan ve yapılacak ahlaksızlığın dayanağı, idarenin meşruiyeti değil dinin meşruiyetiydi.

Üzerlerinde yaşadıkları toprak, kâfirler ve müşrikler tarafından yaratılan bir harp alanına dönüşmüştü. Kafirlerden kasıt “Kemalistler”, müşriklerden kasıt ise “geleneksel” olarak dindarlıklarını devam ettiren fakat dinin icrasında “şuur” ve “farkındalığa” sahip olmayan hatta bu yüzden çoğu kez “atalarının dinine uyan” ve İslam dairesinin dışına çıkan “cahil çoğunluk”tu. Bu ithamlar kendilerini de tanımlamayı beraberinde getirdi. Onlar tıpkı Hz. İbrahim gibi putperest babalarına (ailelerine) karşı çıkan “muvahhidler”, “İbrahimi Müslümanlar” veya atalarının hurafe dolu inançlarını reddeden “hanifler”di. Maalesef aileleri ve insanlar, farkında olmaksızın tuhaf hurafe ve inançlar sebebiyle Allah’a şirk koşmuşlar ve bu yüzden “müşrik” olmuşlardı. Diğer yandan bu düzenin “çağdaş Firavunları”, “Nemrudi” düzen ve sistemleri ve bunların da “kafirleri” vardır. Cücük kadar entelektüel ve ilmi derinliği olmayan böylesi merdivenaltı tanımlamaların yegane bir sebebi vardı: Meşruiyetini dine dayandıran azınlık bir kesim için ekonomik ve toplumsal bir alan yaratmak. Yani çalmanın, “hırsız efendilere” benzemenin başka bir yolunu icat etmek, sıradan insanlara benzememek fakat esasında onların popüler inanç ve hayat nazariyelerini değil içinde bulundukları siyasi ve ekonomik mahrumiyeti paylaşmak istememek. Bunun en net ifadesi bu “muvahhid” ve “İbrahimi dine mensup” kimselerin yapacakları her şeyi meşru görmeleri. Ne muhteşem değil mi? Oyun içerisinde elde etmek istediğiniz şeyler pahasına oyunun kurallarını siz çiziyorsunuz. Böylece sizin için kuşkusuz kötü gözüken çalmak, yalan söylemek, iki yüzlülük, komplo kurmak gibi fiiller “batıni” içeriklerinde bu kimseler için dini hedeflerine ulaşmak için gayet doğal şeyler olarak görülebiliyor. Çalarken “tağut devlete” vergi vermemiş, yalan söylerken “tağut devlete” ve “müşrik insanlarınıza” sır vermemiş, iki yüzlülük yaparken sizi İsevi avlayan Romalı gibi avlayacak yine “tağut” rejimin bekçilerinden imanınızı saklamış, komplo kurarken “Allah’ın nizamını tesis” için harekete geçmiş ve birden fazla kadınla “muvahhid” arkadaşlarınızın şahitliğinde nikah kıyıp her gece birini ziyarete gidip bu “mühim” dini vecibeyi yerine getirmiş oluyorsunuz. Böylece zahirde insanların kötü gördükleri fiilleri işleyerek gerçek bir “hanif” oluyor, sıradan insanlara yani atalarının dinine uyan “müşriklere” tabi olmamış oluyorsunuz. Elbette bu sahtekarca kurgu için zeki olmaya gerek yok; sadece kötü olmak yeterli. Tek kelimeyle kötü olmak kâfi. Kendi insanlarını, ülkelerini, ailelerini ve değerlerini yok sayıp onları aşağılamalarının sebebi, pastadan pay kapan efendilerine en kestirme yoldan benzeyerek pastadan ufak da olsa pay kapma istekleri. Bunun ifadesi kendi basit hayatlarında dahi ahlaki norm ve değerleri göz ardı eden bir yaşam sürmeleri.

Peki Türkiye’yi darülharp ilan etmek sadece böylesi bir şahsi çıkarı mı doğuruyor? Elbette hayır. Türkiye’nin İslam toprağı olmadığını iddia etmek, tıpkı Kemalistlerin yaptığı gibi Osmanlı’dan ve öncesinde Selçuklu’dan devralınan mirası hor görmeyi, küçümsemeyi ve yine sahip olduğumuz medeniyetleri İslam dairesi içerisinde fakat pek de benimsenemeyecek gelenek çatısı altında ele almayı beraberinde getiriyor. Türkiye’yi darülharp ilan etmek Türk bayrağı ve devletinin özellikle Osmanlı’nın son çeyreğinde hususiyetle temsil ettiği değer yargılarını reddetmek, yine tıpkı Kemalistlerin iddialarında olduğu üzere bayrağa, vatana ve millete dini ve manevi değer yargılarından arındırılmış seküler bir anlam vermek demektir. Afrika’nın derinliklerinden Güneydoğu Asya’ya değin sallanan bayrak bir tür etnik milliyetçiliğin ve yeryüzündeki her mazlumun sığındığı vatan toprağı yine etnik ulus kalıbının bir parçası olarak addedilmektedir. Bin yıldır İslam toprağı olan bu kültürel coğrafyanın tutuculukla sahip olduğu, hiç olmazsa 20. yüzyılda görüldüğü üzere en zor durumda dahi sakladığı değer yargıları gelenek adı altında “atalar dini” söyleminin bir parçası haline getirilmiştir. Geleneği reddetmek aynı zamanda Türkiye’nin tarihi misyonunu da göz ardı etmek değil midir? Böylesi bir seçilmişlik duygusu çokları için absürd veya kabul edilemez olabilir, fakat eğer içeriği ahlaki koşullar ve maruf yargı ve misyonlarla özdeşse, tıpkı çoklarının Türkiye için hala düşündüğü üzere, neden hor görülmeye değer olsun? İslam’ın yerelleşmesi onun mensuplarının kendi kültürel coğrafyalarında İslam’ın gaye ve hedeflerinin peşinden koşmaları, kendi örf ve toplumsal yapıları içerisinde İslam’ın tesis etmeyi telkin ettiği adalet ve hürriyet gibi değerlerinin peşinden koşmaları değil midir? Maruf, bu kültürel coğrafyanın kodları içerisinde yine kültürel coğrafyanın tarihsel misyonlarıyla özdeşse yani açık bir ifadeyle yeryüzündeki hak, hukuk, adalet arayışımız tarihimizin, bayrağımızın ve topraklarımızın temsil ettiği mana ile müsemma ise niçin bu yargıları taşımak gayri İslami olsun? Aksine Türkiye’yi darülharp ilan etmek, bayrağa ve vatana seküler sınırlar ve misyonlar biçmek bin yıldır İslam’ın beşiğinde büyüyüp filizlenen, hiç olmazsa onun muştusunu içinde barındıran tarihi misyonu da göz ardı etmek, bundan vazgeçmektir.

İslam bu toprakların ruhudur. İnsanlar, inançlarının yasaklandığı bir dönemde bile onu, yeniden filizlenme imkanının var olacağı bir zamana sakladılar. Bir hocamın bir derste aktardığı bir sözü hiç unutmuyorum: “Bir düşünme hiçbir zaman ölmez, yüzlerce yıl sonra yeniden hatırlanabilir.” İnanç, bir kültürel coğrafyanın beslediği tarihsel misyon duygusu ve iman da aynı şekilde ölmez, belki yüz yıl sonra belki bin yıl sonra bu misyonu ahlak ve maruf yargılarıyla bir gören kimseler tarafından dillendirilir. Bütün bunları reddetmek ise gerçekten yaklaşım olarak kendilerini dini kimlik ve misyonlarından ayırt eden seküler kimselerin yaklaşımlarıyla ne denli benzeşiyor öyle değil mi? Zira dini reddetmekle dinin bir toplumun kendi kültürel yapısı içerisindeki ahlaki misyonunu reddetmek arasında hiçbir fark yoktur.

Kendi topraklarımızı, tarihimizi ve insanlarımızı hor görmek için fasulyeden bitme birçok sebep ortaya atılabilir. Kavramların içerikleri daha önce bu coğrafyada hiç paylaşılmadığı üzere yeniden anlamlandırılıp insanları yargılamak, sınıflandırılmak ve kendi yapıp ettiklerimize meşruiyet sağlamak için şekillendirilebilir. Yeni bir zihin dünyası, yeni bir dil ve yeni bir toplumsal ortam yaratılabilir. Fakat bütün bu süreçler, en şahsisinden en umumuna değin, sıkı ve katı bir şekilde ahlak ve marufla özdeşleşmediği müddetçe sadece marjinal kalacaktır. Dil tekfirci ve yaşantı iki yüzlü olacaktır. Böyle bir kimse kendi ifadesine göre “mümince” bir yaşam için “müşrik” ailesi ve arkadaşlarını terk ederek dağa çıkıp elektrik, su, barınma, güvenlik vb. tüm ihtiyaçlarını kendi başına bir mağara insanı gibi sağlamadığı müddetçe iki yüzlü ve sahtekarca bir inanca sahip olacaktır. Muhtemelen bu süreç de entelektüel ve ilmi bir arayışın sonucu değil psikolojik bir rahatsızlığın neticesidir. Yahut kasıtlıysa dini, ciddiyetsiz fakat kullanışlı bir araç olarak görmektir.

Hüsamettin Malkoçoğlu - Genç Öncüler

 

Görünüm zengin & masaüstü ekranı
Mobile git Türkiye'nin Darülharp Olduğuna Nasıl İkna Oldunuz?
Yasal Uyarı: on5yirmi5.com'a ait özel içeriklerin metin, görsel ve diğer dosyalarının tüm hakları on5yirmi5.com'a aittir. İçerikler aktif link verilerek kısmen kullanılabilir

Yorumlar

bu haber için ne düşünüyorsunuz
Küfür, hakaret vb. yorumları yayınlayamayız.

Çok Okunanlar

on5yirmi5.com takip edin
Hakkımızda Künye İletişim Reklam

Kullanım Şartları Yayın İlkeleri Hata Bildir - Görüş Yaz

Copyright © 2008-2019 - Tüm hakları saklıdır.