Şemsettin Özdemir: Torpilin olmadığı, hak edenin hakkını eksiksiz aldığı, asla zulmedilmediği bir modelin akla gelmesi için uğraşmalıyız.

Şemsettin Özdemir, Genç Öncüler Dergisi Eylül sayısında samimi açıklamalarda bulundu.

KÜLTÜR SANAT .
şemsettin özdemir: torpilin olmadığı, hak edenin hakkını eksiksiz aldığı, asla zulmedilmediği bir modelin akla gelmesi için uğraşmalıyız.

Genç Öncüler: Peygamberimiz âlemlere rahmet olarak bize anlatılıyor. Bu, Kur’an da âlemlere rahmet demektir. Peki bugün Müslümanlar Kur’an’ın âlemlere rahmet getirecek bir muhtevaya sahip olduğunu, basit ve ikna edici bir şekilde nasıl anlatabilir?

 

Şemsettin Özdemir: Aslında bu çok önemli bir soru. Müslümanlar zaman zaman Hazreti Peygamber’in âlemlere rahmet olma vasfını Rasulullah’ı övmek için de kullanırlar. Allah da övüyor zaten. “Seni âlemlere rahmet olmak üzere gönderdik”, “misyonun ve görevin bu”, diyor.

Rasulullah, Allah’ın rahmet olma emrini yaşayarak uygulamıştır. Bu uygulama Rasullullah’ın sünnetidir. Biz Rasulullah’ın rahmet olma vasfını  (Kur’an-ı Kerim’in hayata tatbik tarzı demektir bu) kuşanırsak gerçek anlamda Rasullulah’ı örnek almış oluruz. Âlemlere rahmet vasfını Rasullulah’ı övmek için kuru kuruya söyleyip de kendimizi bu sünnetten uzak tutamayız fakat Müslümanların bir kesimi bugün bu halde.

İnsanları ikna edebilmek için rahmet olmak vasfını –Rasulullah’ın örnekliğini- tatbik ve temsil etmemiz gerekir. Bu şu demektir: Bulundukları çevrede –okul olsun hastane olsun siyaset olsun yönetim olsun, her yerde- insanların gerçekten rahmet olup olmadığına, insanların onun uygulamalarından memnun kalıp kalmadığına bakarız -ki bu adaleti ikame etmek anlamına da gelir-. Dolayısıyla insanın tebliğ ettiği gerçeği temsil ederek yaşamasıyla rahmet ortaya çıkar. Yani rahmet olmak söz değildir; tatbikattır, temsiliyettir ve yaşayarak örneklendirmedir. Bu balkımdan Müslüman insanlar, hem âlemlere rahmet olan Rasulullah’ın hem de ona bu vasfı veren Kur’an’ın  -ki Kur’an da en büyük rahmettir- bu vasfı her alanda yaşanmalı, uygulamaya konmalı.

Öğretmenler okullarda, akademisyenler fakültelerde, hâkim ve savcıların mesleklerinde rahmet olacak bir kalitede ve örneklikte olması lazım. Ancak böyle rahmet olunur. O zaman insanlar bu rahmet olma vasfının içeriğini anlarlar ve Rasulullah’ı hakkıyla tanırlar. Rasulullah zaten kendisine karşı kaba saba davrananlara, yanlış yapanlara son derece affedici bir çözüm ortaya koymuştur. Müslüman insanların da böyle tarihi bir görevinin olduğunu, Rasulullah’ı sevmenin, onun sünneti olan rahmet olma vasfının pratiğe aktarılmış şeklini ortaya koymak mümkün olabildiğini ifade edelim.

Genç Öncüler: Hocam aslında çok bakılmayan bir açıdan baktınız ve meselenin özünü vermiş oldunuz. Hz. Peygamber’in rahmet olması çok soyut bir ifade ama siz rahmeti peygamberimizin bir sıfatı olarak değil misyonu olarak açıkladınız. Bizim de sorumuz bu olacaktı; rahmeti somut olarak nasıl anlayalım?

Şemsettin Özdemir: Bir öğretmen düşünün. Elli tane öğrencisi var. İçlerinden bir kısmının sıkıntıları vardır. Boşanmış aile çocukları,  fakir insanlar, anası babası ölmüş insanlar… Bunların derdini dinleyen, arkadaş olan, sorunlarına çözüm üreten öğretmen en çok aranan ve sevilen öğretmen olur. Bunun gibi bir doktor düşünün. Hastanın derdiyle ilgileniyordur Somurtan bir yüzü yoktur. Hastanın önce moralini düzeltiyordur. Yahut bir muhtar düşünün. Eğer muhtar mahallede sıkıntısı olan inanları bilirse ve bu sorunları çözmek için elinin ulaşabildiği imkânları seferber ederse o muhtar mahallede rahmet olma vasfına sahip olmuştur.

Siyasette rahmet ne demek bir düşünelim. Önce adil davranacak, hakkaniyetli olacak. Adam kayırmayacak, hak edene hak ettiği görevi verecek. İnsanlara değer verecek, ilişki kuracak. Böyle örnek insanlar Hz. Peygamberin muhkem olan, yaşayan modeli olan rahmet olma vasfını kuşanabildikleri zaman neler olacağını düşünün. Sorunları çözen, felaket üretmeyen bir Müslüman devlet düşünün. İşte o zaman hak gelir batıl etkisini kaybeder. Bu vasfı kullanacak bir devlet modelini bir gün Müslümanlar üretirse Müslümanların durduğu yer cazibe merkezi haline gelir. Müslümanlara gıpta edilir.

Genç Öncüler: Konuyla bağlantılı olarak buradan devam edelim. Peki Kur’an’ı hakkıyla bilme ve anlama çabası nasıl olmalı?

Şemsettin Özdemir: Tabii ki bu da çok temel bir konu. Ciddi bir çaba gerektiriyor. Her şeyden önce Kur’an-ı Kerim’i bize göndereni ciddiye almamız lazım. Bu olmazsa olmaz şarttır. İkincisi, Allah’ı ciddiye almak neyi gerektiriyorsa onu yapmalıyız. Bu da Kur’an’ı anlama ve aktarma çabasını ortaya koymak demektir (Tabi bunu da lafzi olarak söylemek kolay. Hani Kur’an çarpsın yeminleri vardır. İlla bir çarpma aranacaksa ümmetin bugünkü haline bir bakılsın…).  Kur’an’ı bu bilme ve anlama çabaları, ilk olarak, onun indiği zamanki ortamda nasıl anlaşıldığı, ikinci olarak bugüne bunu nasıl taşınacağı üzerine yoğunlaşmalı. Bunu yapabilmemiz için de Kur’an-ı Kerim’i ciddi ve yoğun bir şekilde okuma-anlama-kavrama faaliyetine girişmemiz elzemdir. Kur’an müminlerin en temel müfredatıdır. Zaman zaman Milli Eğitim Bakanlığı’nı müfredat üzerine eleştiririz. İyi de sevgili kardeşlerim, Müslümanların müfredatı mükemmel de Müslümanlar ne âlemde? Müfredatın mükemmel olması yetmiyor demek ki. Onu yaşayacak ve hayatına aktaracak kaliteli nesiller yetiştirilmezse dünyanın en mükemmel müfredatı da uygulanamaz olur. Dolayısıyla bu en son ve en büyük müfredatın hakkıyla kavranabilmesi hakkıyla okunmasına bağlı. Bu okuma faaliyeti, şahsi yapılmanın ötesinde –anlayarak okumayı kast ediyorum lafzi okumayı değil- ekipler halinde, sorular sorarak okunmalı. O ayet o gün nasıl anlaşıldıysa öyle anlayalım. Bugün biz giderek küçülen dünyada milyarlarca insana hangi mesajı götüreceğiz? Asıl hedefini gözeterek okumaktan bahsediyorum. Çünkü Kur’an-ı Kerim bize bir hedef koyar. “Biz sizi bana ibadet edin diye yarattık.” “Sizi halifelikle sorumlu kıldık.” “Kimin daha iyi olduğu belli olsun diye yarattık.”  Dolayısıyla mümin insan yaratılış gayesine uygun olarak hayatını düzenleyecek ve ana müfredattan hiç kopmayacak. Hayatın içinde dinamik olacak. Fakat şunu da ilave edelim hemen. Bunun için aradaki büyük boşluğu ortadan kaldırmamız gerekir. Müslüman ümmetin başına gelen en büyük problemlerden biri, Hz. Osman’ın siyasi bir darbeyle iktidardan düşürülüp öldürülmesi üzerine iç savaşların başlamasıdır. Bu olay Müslümanları maalesef fırkalaştırır. Daha sonraki süreçte, fırkaların İslam’dan anladıklarının kurumsallaşmasından sonra,  fırkalar kendi mensuplarını kendi anlayışlarına göre eğitmeye başlar ve böylece Kur’an-ı Kerim ana müfredat olmaktan çıkar. Bunu Kur’an’a zarar vermek için yapmazlar; kendi anlayışlarıyla bir din izahı yaparlar ve böylece biz farkında olmadan fırkalarla ve mezheplerin yorumlarıyla eğitiliriz. Bu yorumların hepsi yanlış değildir ama bizi farkında olmadan parçalar ve Kur’an-ı Kerim yukarı kaldırılır; sadece bazı âlimlerin okuyup anlamasına bırakılır. Hâlbuki bu kitap Müslüman olan herkesi eğitmek üzere gelen bir kitaptır. Bu gelenek maalesef ilk asırlarda böyle bir kesintiye uğradı. Bizim bu müfredatı bu şuur içinde kavrayarak, yeniden, İslam’ı ciddiye alarak, Kur’an’la yeniden eğitilerek, sahih bir inançla istikameti doğru bir yol tutturmamız icap eder. Bunu yapabilmemiz halinde biz yeniden kaybettiklerimizi geri alabiliriz.

Genç Öncüler: Ciddiye almak tam olarak nasıl bir şey. Şimdi Cenabı Allah Rasulullah’ı yirmi üç senede Kur’an’la eğitti. O yasalar şimdi sayfalar halinde bizim elimizde. Mesela “emaneti ehline verin” ayeti var. Bu ayeti hemen her yerde söyleriz fakat emanetin ehline nasıl verileceğine pek kafa yormayız. Emanet ehline nasıl verilecek?

Şemsettin Özdemir: Ciddiye alınan bir konuda o konuyu kapsayan her unsurun üzerine yoğunlaşılır. Kur’an ciddiye alınıyorsa, yüce Allah bizden ne istedi ve bizim hayatı nasıl tanzim etmemizi buyurdu, bunu sorup gereğini yapmak için –gücümüz neye yetiyorsa- fert olarak, toplum olarak, ümmet olarak mücadele temeliyiz.

Allah’ın Kur’an’da emirleri vardır. Şartlar müsaitse sıhhati de elveren hacca gider. Haccın yapılma şartları bellidir. Bu farz kolayca uygulanabilir. Peki emaneti ehline nasıl vereceğiz? Adaleti nasıl sağlayacağız? Adaleti istemek kolay ama nasıl bir beşeri sistem üretelim ki orada ilahi adalet büyük oranda ortaya çıksın. Çünkü yüce Allah emrediyor;  yapma görevi ise müminlerde. Onun için ben buna beşeri model diyorum. Ehil kim? Öğretmenlikle ehil başka; hatta matematik bölümünde başka tarih bölümünde başka. Öğretmenin bir eğitimci vasfı olacak bir de mesleki vasfı. Her dalda ehliyet ölçüsünü kim belirleyecek? Ve bu ehil kişileri belirleyecek insanlar nasıl seçilecek? (Biz bu konuda özel bir çalışma yaptık, muhtemelen iki üç ay içinde kitapçık olarak basılacak.) Kiminle istişare edilecek?

Söz gelimi İstanbul valisi dine göre hareket etmek istese, kiminle istişare ederse Allah’ın “işi ehline verin” emrini uygulamış olacak?  Yahut belediye başkanı! 17 milyonluk İstanbul’u yönetirken bu ilkeyi uygulamaya kalksa kimlerle ve ne şekilde konuşup görüşecek? Cumhurbaşkanı “işi ehline verin” emrini uygulamaya kalktığı zaman kimlere ne şekilde görev vereceğini kimlerle istişare etmek mecburiyetinde olacaktır?

 

Bu sistem inşa edilmediği müddetçe biri gelir başka davranır biri gelir daha başka davranır. İlke inşa edilmemiştir çünkü. Ekonomide faizin olmadığı, işin ehline verildiği, vergi yasalarında adaletin tesis edildiği bir modelin inşa edilmesi için Müslümanların ciddi kafa yoruşlarına ihtiyacımız var.

Bahsedilen emirler, İslam’a uygun bir sistemin yeniden inşasını gerekli kılar. İslam, sloganlarla egemen olamaz. Bu modelleri uyguladığımızı bir an için var sayalım. İşte rahmet olma vasfı! Bir işin ehil olanlara verildiği, kimsenin kayırılmadığı, adaletin olduğu, ilkeleri belli bir model… Bu sistemi yazılı ve kayıtlı hale getirmeliyiz ki açık ve şeffaf olsun. Bir cumhurbaşkanı yahut başbakan bile olsa sisteme müdahale edemesin. Zihinlerde “nasıl olsa Allah affeder” düşüncesi dolaşamasın. Adalet sistemi bozulmaya kalkışıldığı zaman halk veya devlet şahısları denetlesin. Bunu üretmek mecburiyetindeyiz. Eğer bunu yapamazsak insanlık için rahmet olacak vasfımızı kaybederiz. Bunu yapamazsak milyarlarca insan İslam’dan soğur. Ve hakkın, hukukun, adaletin dinle, İslam’la olmayacağını düşünmeye başlar. Yıllardır görüyoruz işte; Müslümanlar yapamıyor, hâlbuki yetersiz olan müfredatın kendisi değil onu uygulayacak nesiller ve kadrolardır. Bu müfredatın muhatabı olan kadrolar bu ve benzeri konuları ciddiye alarak gerekli soruları sorar ve çözüm üzerine kafa yorarsa, belki önümüzdeki yirmi otuz senede, bu ülkede ve başka yerlerde Müslümanlar gerçekten insanlığın gıpta ettiği bir modeli inşa ederler. Ve bunu da inşa etmekle sorumluyuz, bu bizim görevimiz. İbadet için yaratılmak bunu gerektirir. Halife olarak görevlendirilmemiz bunu gerekli kılar. Çalışırsak başarırız, çalışmazsak; egemenlik ve hüküm kimsenin tapulu malı değil.

Genç Öncüler: Okullarda son beş-on senedir dini derslerin sayısı artıyor, diğer yandan bu dersleri hakkıyla anlatacak olan öğretmenlerin eksikliğinden şikâyet ediyoruz. Sığ konulara girmeden, çocukları kuşatıcı bir şekilde bir üslup geliştirmemiz lazım. Bu üslubu nasıl inşa edeceğiz?

 

Şemsettin Özdemir: Türkiye’de bizim en önemli sorunlarımızdan biri budur. İslami hassasiyete sahip olduğunu söyleyen insanlar içerisinde çok temel bir sorun bu. Evet dini içerikli birçok ders seçmeli olarak koyuldu. .Ben müfredatı inceledim; biraz brikimi olan bir öğretmen bu derslerde her şeyi anlatır. Ama okulda her şeyi anlatmak demek camide vaaz vermeye benzemez. Öğrencilerin anladığı dilden konuşmayı becerebilmeli öğretmenler. Birisi camide konuştuğu gibi okulda konuşursa talebeyi bilmiyor demektir. Öğretmen; talebeye kendisini sevdirebilmelidir. Dert ortağı olabilen, talebeyi dinleyen, sert davranmayan, sıkıntılarıyla ilgilenen bir öğretmen gönülleri kazanacağından işi kolaylaşır. O bakımdan Müslüman vasıflı arkadaşlarımızın bir öğretmen ve eğitimci olmanın gerektirdiği tutum ve tavrı kuşanması lazım. Otoriteden önce dostluk, samimiyet, kendine ve talebeye güven olduktan sonra öğretmen çekinmeden her şeyi konuşur. Herkesi de konuşturur, çekinmez.

Sevdirerek öğretmek, o talebeyi geliştirmektir. Şimdi burada bir şeyin üzerinde durmakta fayda var. Türkiye’de “dini eğitim” kurumlarından yetişen kardeşlerimizin –genelde ilahiyat mezunu olanlar-, büyük çoğunluğunun yetişme tarzında bir sorun var ki okullarda başarısız ve talebenin sevmediği öğretmenler haline geliyorlar. Onu sevmeyen onun temsil ettiği dini de sevmez. O bakımdan ilahiyatlardaki hocalar ve profesörler, dekanlar, rektörler şu soruyu sormalı: Neden buradan mezun olanlar okullarda istenilen başarıyı yakalayamıyor? Empatiyi kuramıyor? Neden sevilmiyorlar? “Bizim yaptığımız eğitimde hata mı var diye soru sormalı”, bunu halletmek için kafa yormalı ve bunu içimizde tartışmaya açmalıyız. Birçok arkadaşla böyle konuştuğumda eleştirilmek hoşlarına gitmiyor. Zaten insanlar eleştirilmeyi sevmez. Ama böyle bir gerçek var. Niye talebeler başarılı olamıyor? Neden hoca kendini sevdiremiyor? Neden iyi ders anlatamıyor? Bunu düzeltemezsek eğer talebeler dini derslerin öğretmenlerinin verdiği dersi seçer mi? Talebe hocayı sevmiyorsa Kur’an dersini de sevmez. Bakın farkına varmadan o çocuk Kur’an’dan soğuyor. Hocayı sevmediği zaman Rasulullah’ın hayatını da seçmez. Bir arkadaşım İlahiyat Fakültesi’nde ders veriyordu, “benim dersime katılmak serbest” dedi. Başka bölümlerden bir sürü öğrenci geldi onun dersine. Şunu anlattı: “Bir gün vedalaşırken bir soru sordum. ‘Herkes kanaatini söylesin,’ dedim. Bir öğrenci ayağa kalktı, ‘Hocam ben sizin dersinize devam ediyorum, henüz Müslüman değilim ama ben sizin dersinize keyif alarak geldim. İlk başta zaten bırakıp gideceğim diyordum. Fakat sizi dinledikçe şuna karar verdim: İslam çok ciddi bir din. Henüz iman etmiş değilim, belki yarın bir gün iman edebilirim.’” Şimdi bu örnekte görüldüğü gibi bir bu arkadaşımızın başka bölümden gelen biri üzerinde bıraktığı muhteşem etkiye bir de başka arkadaşların gittiği okullarda çocukları dinden soğuttuğu tavırlara bakın. Kur’an, siyer ve din kültürü derslerine giren hocalar okulun en sevilen hocası olsun görün bakalım müfredat sorunu kalıyor mu ve talebeler nasıl değişiyor.

 

Genç Öncüler: Hangi dünya görüşünden olursa olsun; genç-yaşlı, Müslüman-gavur her kim olursa; Kur’an deyince akla ilk olarak ne gelmeli; “evet Kur’an’ın insanları şuna çağırır” diyecekleri o şey nedir?

Şemsettin Özdemir:  Onu diyebilmeleri için biz o diyecekleri şeyi muhataplara verebilmeliyiz. Kur’an-ı Kerim insanları yalnız ve ancak Allah’a ibadete çağıran bir kitaptır ama bunu iyi anlamalı ve iyice izah etmemiz lazım. İbadet yalnız namaz, oruç vesaire değildir.

Gerçekten ibadet çok kapsamlıdır, hayatın yaratılış gayesidir Bütün hayatın ilkelere uygun bir modelle yaşanması çabasıdır. Evet İslam adalet demektir. Adalet yoksa o İslam değildir. İslam, az evvel konuştuğumuz gibi, işin ehli olana tevdi edildiği, zulmedilmediği, katliam yapmadığı ve sapkınlığa sevk etmedikleri sürece her dinden insanın özgürce yaşayabildiği, münakaşadan ve soru sormaktan asla korkmayan bir dindir. Kur’an’ın olduğu yerde her şey özgürce tartışılır.

Çünkü Allah Kur’an’da Şeytan’ı, Nemrut’u ve Firavun’u konuşturuyor. Resullerin düşmanlarından cümleleri naklediyor. Demek ki düşünce ve tartışma özgürlüğü sonuna kadar vardır. Hayatın yaratılış gayesinin ibadet oluşu, bir sistem inşası çabasıdır. Dünyada bugün kırk zenginin dört milyar insandan daha varlıklı olması korkunç bir sömürü düzenidir.

İslam, insanların tümünü hakkaniyetle koruyan bir modeli inşa etmeye çağırır. Kur’an beşerin ilahlaştırılmadığı bir mesajdır. İnsanlar insanlara tapamaz. Beşere tapmayı, insan için büyük bir aşağılanma sayar. Allah’a ibadet izzettir, onurdur. Ama beşerin beşere kölelik yapması bugün yok değil. Beşer Amerika’da Avrupa’da kurallar koyuyor, milyarlarca insan itirazsız bunu uyguluyor. İşte bu da ibadettir. Ama başka bir dinde…

Ama tabi bunları ifade etmiş olmakla doğru sistemi ortaya koymuş olmuyoruz. Müslümanlar vahyin temiz ilkelerini hayatlarında tatbik etmeli ki İslam deyince insanların aklına bu sömürüsüz, adaletli model gelsin. İnsanlar gözleriyle düşünür. Buna basiret denir.

Müslümanlar bu örnekliği gösterebilirse, insanlar İslam’ın mükemmel bir sistemi ihtiva edeceğini bilir. Fakat bugün İslam dünyası bu modelin çok uzağında. Müslüman ülkelere yerleşen diktatörleri ve o ülkelerdeki sefaleti görenler İslam’ı duyunca heyecanlanmazlar. Torpilin olmadığı, hak edenin hakkını eksiksiz aldığı, asla zulmedilmediği bir modelin akla gelmesi için uğraşmalıyız. Bu akıllara gelmiyorsa sorumlusu başkası değil biziz. Bu örnekleri zamanında çoğalttık. Endülüs’ün bir döneminde Osmanlı’nın kimi zamanlarında insanlar İslam’ın güzelliğinin farkına varıyorlardı. Bir yerde İslam’ın bir model olarak yaşanıp ortaya konması hayret verici bir etki bırakır. Buna ihtiyacımız var fakat henüz bunu başaramadık. Başarmakla sorumluyuz. Bu müfredat, bu ilkeleri hayata tatbik edecek kadroları bekliyor.

Görünüm zengin & masaüstü ekranı
Mobile git Şemsettin Özdemir: Torpilin olmadığı, hak edenin hakkını eksiksiz aldığı, asla zulmedilmediği bir modelin akla gelmesi için uğraşmalıyız.
Yasal Uyarı: on5yirmi5.com'a ait özel içeriklerin metin, görsel ve diğer dosyalarının tüm hakları on5yirmi5.com'a aittir. İçerikler aktif link verilerek kısmen kullanılabilir

Yorumlar

bu haber için ne düşünüyorsunuz
Küfür, hakaret vb. yorumları yayınlayamayız.

Çok Okunanlar

on5yirmi5.com takip edin
Hakkımızda Künye İletişim Reklam

Kullanım Şartları Yayın İlkeleri Hata Bildir - Görüş Yaz

Copyright © 2008-2019 - Tüm hakları saklıdır.