CHP'nin din ile imtihanı

Yazarlar bugün gündemi nasıl değerlendirdi?

GÜNCEL .
chpnin din ile imtihanı

Mehmet Barlas, Mahir Kaynak, Fehmi Koru, Okan Müderrisoğlu, Mahmut Övür, Emre Aköz, Nasuhi Güngör, Taha Özhan, Ali Bayramoğlu, Atilla Yayla, Ayşe Böhürler, Kurtuluş Tayiz, Kayahan Uygur, Emin Pazarcı, Fuat Uğur, Oral Çalışlar, Ruşen Çakır, Okay Gönensin bugün gündeme dair neler yazdı? Birlikte bakalım...

Mehmet Barlas: Bu Amerikalıların kafaları çalışmıyor mu?

Acaba Amerikan siyasetine ve düşünce hayatına yön veren kişileri Türkiye'ye davet etsek ve onlara "Siyaset öyle yapılmaz böyle yapılır" diyerek bazı kolay yolları göstersek, bu müttefikimizin istikrarına katkıda bulunmuş olmaz mıyız?

Maliki'nin askerlerinin hiç çarpışmadan Musul'u bir avuç eylemciye teslim etmesinden bu yana, Amerikalılar "Irak'taki fiyaskonun sorumlusu kimdir" içerikli bir arayışa girdiler.

Neo-Con'ların görüşlerini yansıtan The Wall Street Journal'e bir makale gönderen eski Başkan Bush'un yardımcısı ve Irak'a askeri müdahalenin mimarlarından olan Cheney, "Fiyaskonun sorumlusu, Irak'tan ABD askerlerini çeken Başkan Obama'dır" diyerek konuya girdi... Cheney daha da ileri giderek "Obama sade Irak fiyaskosunun değil Suriye krizinin de sorumlusudur" benzeri düşünceler seslendirdi. 

Sorumlu kimdir? 

Buna karşı Amerikan liberallerinin görüşlerini yansıtan The New York Times da, "Irak fiyaskosunun sorumluları Irak'a askeri müdahale kararını veren Bush yönetimi ve Neo-Conlar'dır" çizgisindeki yorumlara ağırlık vermeye başladı. Örneğin dün Roger Cohen Irak'a askeri müdahalenin bedelinin 4 trilyon dolar ve 4000 ABD askerinin ölümü olduğunu hatırlatıyordu... Bu bedel her Amerikan evine 35 bin dolar kayıp olarak yansımış...

Şimdi de "Irak'a yeniden asker gönderip bu ülkenin bütünlüğünü İŞID tehdidinden kurtarmak için, acaba önce Sünnileri aşağılayan Başbakan Maliki'yi mi devirelim" içerikli bir tartışma sürmekte...

ABD'de siyasetçilerin ve düşünce üreten odakların bu tür tartışmalarla zamanı geçirmelerini, biz Türkler hayret ve ibretle seyretmekteyiz.

Erdoğan ve Davutoğlu 

Çünkü bize göre Suriye'de de, Irak'ta da, Mısır'da da ve başka coğrafyalarda da ne oluyorsa, bunların hepsinin birinci sorumlusunu Başbakan Tayyip Erdoğan ve ikinci sorumlusunu da Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu olarak ilan etmek, zaman kaybını da, gerçekleri aramak gibi zor bir uğraşı da devre dışı bırakır.

Bu bakımdan yazının başında önerdiğimiz gibi ABD siyasetine ve düşünce hayatına yön veren kişileri Türkiye'ye davet etsek ve onlara "Siyaset öyle yapılmaz böyle yapılır" diyerek bazı kolay yolları göstersek, bu müttefikimizin istikrarına katkıda bulunmuş olmaz mıyız? Eğer bu proje gerçekleşirse, Obama yanlıları da, ona karşı olan Neo-Con'lar ve "Çay Partisi"nin muhafazakâr üyeleri de birbirlerini suçlamayı bırakırlar ve "Her şeyin sorumlusu Türkiye'nin Başbakanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu'dur" diyerek aralarındaki didişmeyi sona erdirirler.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Okan Müderrisoğlu: AYM kararı, Kılıç'ın çizgisi, Yargıtay'ın yeri

Anayasa Mahkemesi'nin (AYM), Balyoz Davası ile ilgili verdiği ihlal kararı, Türk yargı sistemi açısından dönüm noktasıdır. "Türkiye İnsan Hakları Mahkemesi" misyonunu üstlenen AYM, yargıdaki yeniden yapılanmanın da kapısını aralamıştır.

Esasen, "bireysel başvuru hakkının" tanındığı 12 Eylül 2010 anayasa değişikliği ve bu yönde AYM Yasası'nda yapılan uyarlama, "yargının üst katlarında" ciddi tartışmalara yol açmıştı. Bireysel başvuru sonrasında AYM'nin, "yüksek yargı için temyiz mahkemesine" dönüşeceği ileri sürülmüş, yer yer direnç gösterilmişti. Hatta Yargıtay kanadı, AYM için "Yüksek Mahkeme" denilmesine bile karşı çıkmış, Yüce Divan yargılamasının yerinin gözden geçirilmesi gerektiğini savunmuştu.

Yazının ilerleyen bölümlerinde kariyer çizgisi üzerine de değerlendirmeler yapacağımız Başkan Haşim Kılıç ise AYM'nin, yasama faaliyetlerinin denetiminden ziyade artan biçimde, insan hakları ihlallerinin giderilmesine yöneleceğini, mahkemenin kabuk değiştireceğini savunmuştu. Neticede, zaman Kılıç'ı haklı çıkardı. Veya Kılıç, AYM'ye farklı kimlik kazandırmak için dantel gibi dokuduğu stratejisinde bireysel başvuru hakkına özel bir yer verdi. 

***

Bu noktadan sonra Yargıtay'ın takınacağı tutum ile kurumsal reform talebi daha fazla konuşulacaktır. AYM kararını takiben, Yargıtay'ın bilhassa ceza dairelerindeki rahatsızlık dikkat çekicidir. "Biz işimize bakalım" diyenler azınlıkta, "Kararımızın sonuna kadar arkasındayız. AYM temyiz müessesesi değildir" diyenler ise şimdilik çoğunluktadır. Her ne kadar AYM, Balyoz ile ilgili yeniden yargılama kararı verirken, "delil değerlendirmesine girmediğini, bu işin Yargıtay'a ait olduğunu" söylemiş olsa da, 19 Haziran 2014'ten itibaren çok özellikli bir tablo ortaya çıkmıştır. AYM, Yargıtay'ı, "temyiz kurumu" olmaktan "istinaf ya da içtihat kurumu" olmaya doğru zorlamıştır. Önümüzdeki dönemde Yargıtay'ın nerede konuşlandırılacağı adli yargı sistemi için belirleyici olacaktır. Genel eğilim, ilk derece mahkemeler ve bölge adliye mahkemeleri zinciri içinde adli yargılamanın tamamlanması, Yargıtay'ın ise bir hayli küçültülerek sadece "içtihat" oluşturan, "akil yargıçlar kuruluna" dönüştürülmesi yönündedir.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Mahmut Övür: Hikmet Abi'nin, Ekmel Bey'den nesi eksik

Şu sıralarda yüksek sesle olmasa da CHP'lilerin cevabını aradığı soru şu:

CHP yönetimi muhafazakâr kesimden bir ismi kendi misyonuyla çelişmesine rağmen neden Çankaya Köşkü'ne aday yaptı?

Bu soru soruluyor ama doğrusu birkaç ulusalcı dışında kimse de kalkıp "bu seçim yanlıştır" demiyor ya da diyemiyor. Çünkü CHP tabanı ve kadrolarında son 12 yılda yaşanan bir yenilmişlik duygusu var. Bunu aşabilecek ya da aşma ihtimali olan her öneri gözü kapalı kabul ediliyor. Bir anlamda "denize düşen yılana sarılır" durumu. 

Aralarında Ali Topuz'un da bulunduğu eski CHP'lilerden gençlik kollarına, Mustafa Sarıgül'ün çevresinden sosyal demokratlara, hepsi bu durumu kabulleniyor.

Ayrıca cumhurbaşkanlığı seçimine az bir süre var ve arkasından herkesin beklentisi olan bir genel seçim geliyor. Kimse pozisyonunu riske sokmak istemediği için de rahatsız olsa bile yüksek sesle itiraz etmeye kalkmıyor.

Biraz Aleviler ve ulusalcıların bir kesiminin oy vermede motivasyon eksikliği yaşayacağından söz ediliyor, o kadar. Onun da nasıl bir sonuç vereceğini ancak seçim sonuçlarında göreceğiz.

CHP'nin cumhurbaşkanı adayı seçiminden asıl rahatsız olanlara gelince... Bunların başında uzun süredir cumhurbaşkanı adaylığı bekleyen ve seçilseydi meydanları hareketlendirecek olan Deniz Baykal geliyor. Baykal'ın son yıllardaki suskunluğunun asıl nedeni de bu olsa gerek. Ama o da işe yaramadı ki Baykal, Ekmeleddin İhsanoğlu seçimiyle derin bir hayal kırıklığı yaşadı. Böylece "siyasetteki son şansı" da heba oldu.

Benzer bir hayal kırıklığını eski CHP Genel Başkanı Hikmet Çetin de yaşıyor. CHP'liler de bunun farkında. Çetin'in derin bir bilgi birikimi ve derin bir CHP'li geçmişi olduğu biliniyor. Siyasal mezunu, ABD'de Williams Collega'da mastır, en önemli üniversitelerinden Stanford'da da araştırma yapmış, DPT tecrübesinden geçmiş deneyimli bir isim.

Siyasete 1977'de CHP İstanbul milletvekili olarak giren Çetin, bakanlık, parti genel başkanlığı, başbakan yardımcılığı ve meclis başkanlığı dahil birçok önemli görevde bulundu.

Bunlara, bugün CHP Genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun da zaman zaman akıl danıştığı Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e danışmanlığı da ekleyebiliriz.

CHP'lilerin "Hikmet Abisi", CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'nun Ekmeleddin İhsanoğlu'nu tanıtırken önem verdiği "uluslararası başarısı olan ve dil bilen isim" kriterine de çok uyuyor. Çünkü Çetin, 2004-2006 arasında dünyanın en zor ve karmaşık ülkesi Afganistan'da NATO adına sivil temsilci olarak başarılı bir görev yaptı ve iyi bir iz bırakarak döndü.

Yani CHP geleneğinin uluslararası marka olan tek ismi... Ayrıca Meclis tecrübesi nedeniyle MHP camiasına, Diyarbakır Liceli olması nedeniyle Kürt toplumuna da uzak olmayan ender CHP'lilerden biri.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Emre Aköz: Mevcut sistem kavgaya gebe

Çok temel bir soru: Ağustos ayında Köşk'e çıkacak olan kişi "Cumhurbaşkanı" mı olacak, "Başkan" mı?

Böyle bir sorunun ortaya atılmasının en önemli nedeni, müstakbel "Köşk sakininin" Halk tarafından seçilecek olması.

Birçok değişiklik yapılmış olmasına rağmen, 1982 Anayasası hâlâ yürürlükte.

Bu Anayasa'nın yaptığı kurguya göre, Cumhurbaşkanı seçilen kişinin, (eğer varsa) partisiyle resmi bir bağı kalmıyor. Mesela parti üyeliği iptal ediliyor. Partiler üstü bir konum kazanıyor.

Eski Cumhurbaşkanı, Meclis ile Askeriye arasındaki güç dengesine göre seçiliyordu. Yeni Cumhurbaşkanı ise partilerin önerisiyle Halk tarafından seçilecek.

Aslında devreye halkın girmesi, 1982 Anayasası'nın mantığına, kurmaya çalıştığı devlet yapılanmasına ve işleyişine uygun değil.

Çünkü halk, farklı siyasetler arasında tercih yapar. Daha iyi yöneteceğine inandığı kişilere veya partilere oy verir.

Halbuki şu sıralar çok tuhaf bir durumun içindeyiz: 1982 Anayasasına göre "icra yetkisi olmayan" bir kişiyi, neye göre, hangi kritere başvurarak seçeceğiz?

Sorunu bir örnekle anlatmaya çalışayım... CHP ile MHP'nin adayı belli gibi: Ekmeleddin İhsanoğlu... AK Parti'nin adayı da Tayyip Erdoğan olursa...

O zaman seçim yapmak daha kolay: Çünkü Tayyip Erdoğan'ın kişiliğini ve siyasi hedeflerini biliyoruz. Fevkalade hareketli, icraatçı, ayrıca Başkan olmak istediğini de apaçık söyleyen bir kişi...

Ekmel Bey ise daha sakin, dengeci, gerilimden kaçınan bir portre çiziyor.

Yani halk, neredeyse taban tabana zıt mizaçlara sahip bu iki insan arasında kolayca tercih yapabilir. 

Ama bir dakika! 

Diyelim ki Başbakan Erdoğan, Köşk yarışına girmeyi 2019'a erteledi. Ve onun yerine AK Partililer tekrar Abdullah Gül'ü önerdiler.

Bu durumda ne olacak? Birbirlerini andıran bu iki sima arasından hangisi, niye tercih edilecek? Dahası: Böyle bir durumda Köşk yarışı nasıl yapılacak? Adaylar halka farklı olarak hangi vaatlerde bulunacak?

Çankaya'nın denge makamı olduğu söylenir. "Beni seçin, çünkü çok dengeci olacağım" mı diyecekler?

Daha da acayibi şu:

Farz edin ki bir mucize oldu ve Çankaya'ya Ekmel Bey seçildi. Ben öyle davranacağına hiç ihtimal vermiyorum ama... Diyelim ki "Ben artık Bakanlar Kurulu toplantılarına gireceğim" derse, ne olacak? Hem unutmayın ki hem CHP, hem de MHP ondan "aktif" davranmasını bekliyor.

Kimse "Senin ne işin var burada" diyemez... Çünkü mevcut Anayasa'ya göre, Cumhurbaşkanı Yürütme erkinin başı ve Bakanlar Kuruluna başkanlık etme yetkisi mevcut. Ayrıca, halkın yüzde 50'sinden fazlasının desteğine sahip olacak. (AK Parti'den, yani Hükümetten daha fazla!)

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Ali Bayramoğlu: Güneş balçıkla sıvanmıyor

Öfke içinde siyasallaşarak cemaat-hükümet gerginliğinde cemaatin yanında yer alanlar, cemaati kollamayı, arkasına saklanmayı hükümeti eleştirmenin ön koşulu sayanlar, 'otonom yapı'yla ilgili gerçeklere göz kapamayı tercih ettiler. Ve buna devam ediyorlar.

Ama güneş balçıkla sıvanmıyor.

Anayasa Mahkemesi'nin verdiği Balyoz'la ilgili karar cemaatin sistem ve hukuk üzerindeki en büyük ve en sert cenderesini kırdı.

Kırmakla kalmadı bir 'cerahat'tin merkezine neşter attı.

Bakın nasıl?

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç Taha Akyol'a şunları söylüyordu:

'Mahkeme kararında darbe teşebbüsünün yapıldığı fakat gerçekleşmesini Genelkurmay Başkanı Org. Özkök ile Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yalman'ın önlediği açıkça belirtiliyor. Mahkeme bu bilgiyi nereden öğrenmiş, kanıtları nedir? Dosyada bunu gösteren bir belge yok. Bu durumda Özkök ve Yalman'ı tanık olarak dinlemek, onlara sormak gerekirdi. Mahkeme kararında bu kadar önemli oldukları belirtilen Özkök ve Yalman'ın tanık olarak dinlenmesi belki de davanın esasını etkileyecekti. Bu bakımdan, savunma tarafı da istediği halde bu iki önemli tanığın dinlenilmemiş olmasını, ihlal kabul ettik.'

Bu ilk ihlal…

Devam etmiş Kılıç:

'4 'bilirkişi raporu', (ve) savunmanın mahkemeye sunduğu 'uzman raporları'. Aralarında önemli çelişkiler var. Mahkeme, uzman raporlarına 'taraflı, hâkimin yetkisine müdahale niteliğinde' diyerek itibar etmemiş. Halbuki çelişkileri gidermek için nihai teknik inceleme yapılması gerekirdi…'

Bu, ikinci ihlal…

Şimdi Balyoz dosyalarını satır satır okuyan, sorunları ve konusundaki kuşkularını ilk günden itibaren dile getiren Sedat Ergin'in dünkü yazısından bir bölüm okuyalım:

'Özel yetkili mahkemede (…) delil değerlendirme aşaması bile atlandı. Ceza Muhakemesi Kanunu'nun açık hükümlerine rağmen savunmanın talep ettiği tanıkların dinlenmesine onay verilmedi (…) İddianamenin omurgasını 2003 yılında hazırlandığı ve darbe planlarını içerdiği öne sürülen 11 numaralı CD oluşturuyordu. Ama bu CD'nin içinden 2006, 2007 ve 2008 yıllarında kurulmuş tüzelkişiliklere ilişkin veriler çıktı. O zaman iddianamenin, bu CD'nin 2003 yılında hazırlandığı kabulü boşlukta kalıyor, suçlamaların dayanağı düşüyordu (…) Mahkeme bu sakatlıkları değerlendiren sayısız bilirkişi raporunu da değerlendirmeye almadı…'

Neden?

Ergin'i okumaya devam edelim:

'Balyoz davası savcılarının sanıkların lehine olan bazı delilleri adli emanate kaldırarak yargı sürecinden sakladıklarının ortaya çıkmasına rağmen, yapılan başvurulara rağmen HSYK bu davanın üstünü örtmüştür…'

Neden?

Ve Yargıtay…

Yargıtay 9. Ceza Dairesi 237 sanık hakkındaki cezaları oybirliğiyle, tekrar edelim oy birliğiyle onayladı.

Neden?

Anayasa Mahkemesi'nin kararıyla işaret ettiği o zaman sadece hak ihlalleri değil, aynı zamanda bu 'neden' soruları değil midir?

Savcıların, hakimlerin, Yargıtay'ın, HSYK'nın blok ve sistematik davranışı değil midir?

Bu 4'lü dokuya bir de emniyeti ekleyin… Ortaya çıkan beşli kademe birbirini denetlemesi gereken tüm yapıların seri halde belli bir hedefe hareket ettiğini, bu cendereye girenin hukuk devleti imkanları içinde çıkışı olmadığını göstermez mi?

Polis-savcı-hakim işbirliği üzerine kurulu bir keyfilik, üstelik yargı bağımsızlığı, yargıç gücü arkasına gizlenen, kanun eliyle kurulan mutlak otoriter dokudan başka ne ifade eder?

Bu süreçte hükümet olmak üzere başta herkesin hatası oldu ve sorumluluğu var.

Ancak devamı var.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Atilla Yayla: Darbe davaları ve demokrasimizin geleceği

Balyoz Davası ve 12 Eylül Davası'yla ilgili önemli kararlar mahkemelerden peş peşe çıktı. AYM Balyoz yargılamalarında âdil yargılama ilkesinin ihlâl edildiği kararını verince Balyoz mahkûmları tahliye edildi. 12 Eylül yargılaması da 1980 Darbesi'nin baş failleri emekli generaller Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya'nın müebbet hapis cezası almasıyla sonuçlandı. Bütün bunların sadece bugün için değil geleceğimiz açısından da çok önemli mesajları ve sonuçları olacağı açık.

Türkiye'de 1960'da tesis edilen ve tüm darbelerin, özellikle 12 Eylül'ün ardından tahkim edilen sistem bürokratik vesayet sistemiydi. Bu sistemde siyasî alan demokratik siyaset alanı ve bürokratik siyaset alanı olarak ikiye ayrılmıştı. İlkinde halk söz sahibi olduğu seçim süreçleriyle iktidarı kimin kullanacağını belirliyordu. Dolayısıyla, bu alandaki iktidar, yani hükümet, periyodik olarak değişmekteydi. Bürokratik siyaset alanı sanki siyaset dışı bir alanmış gibi resmedilmiş, demokratik siyasetten dışlanmış ve askerî bürokrasinin odağını teşkil ettiği bir tabakaya verilmişti. Bürokratik iktidar çevresi sistemin ideolojik yörüngesini kontrol etmekte ve kurduğu kooptasyon sistemiyle, modern bir kapıkulu geleneği yaratmış olarak, kendi kendisini yeniden üretmekteydi. Bu yüzden, siyasî sistemdeki işleyiş olgun demokrasilerde olanın tersineydi. Demokrasilerde hükümetler devleti kontrol eder ve kendi programları istikametinde çalıştırır. Bizdeyse, devlet hükümeti kontrol ediyor, kendisine tahsis edilen alanın dışına çıktığını düşündüğünde onu tedip ve terbiye ediyordu.

Toplum bu vesayet sistemine demokratik siyaset aracılığıyla tepki verdi. İlk ciddî tepki Turgut Özal'ın çabalarıyla tezahür etti. İkinci direnme dalgası Tayyip Erdoğan iktidarıyla ortaya çıktı. Gerek Özal gerekse Erdoğan iktidarları bürokratik vesayet sisteminin hem meşruiyetine hem de yapılanmasına adım adım darbe indirdi. Bunların kümülatif etkisi, 2007 Cumhurbaşkanlığı kriziyle başlayan ve 2010 referandumuyla iyice belirginleşen bir süreçte vesayet sistemini duraklattı, geriletti. Hatta bazı alanlardan tasfiye etti. 2010 referandumu hukukî adımların önünü açtı. Ergenekon, Balyoz yargılamaları ise vesayetçi kadroları eleme aracı olarak işledi. Böylece Cumhuriyet tarihinde ilk defa silahlı bürokratlar yargı tarafından millet adına hesaba çekilme konumuna geldi.

Bürokratik vesayeti geriletme mücadelesi çok zordu. Başarılı olabilmek için hem sağlam ve güçlü bir siyasî iradeye hem de demokratik meşruiyete ihtiyaç duymaktaydı. Hükümet her ikisine de sahipti. Ancak bu yetmezdi, aynı zamanda bürokratik kadrolara ihtiyaç vardı. Bu yüzden GH ile hükümet arasında bir şekilde bir ittifak kuruldu. Bürokratik askerî vesayetle alandaki mücadeleyi hükümet GH mensuplarıyla birlikte sürdürdü. Bu haklı ve meşru bir çabaydı. Ancak, koalisyonun niteliği ve operasyonel gücün önemli bir bölümünün kendine mahsus tarzı ve amaçları olan GH'nden gelmesi yüzünden hataların olması kaçınılmazdı. Çünkü, bugün anlaşılıyor ki, GH'nin asıl veya tek amacı askerî vesayeti geriletmek değildi. Aynı zamanda veya daha çok kendi gücünü tahkim etmekti, hatta bürokratik vesayetin başka bir biçimini tesis etmekti. Bu gerçek bilhassa 17-25 Aralık operasyonlarıyla kendini açığa vurdu. Benim gibi sıradan insanları bırakın, hükümet çevrelerinin bile bunun farkına varması zordu. GH içinde yer alan ama tamamının orada bulunmadığına inandığım bir otonom yapılanma sistemin nirengi noktalarını kontrol altına alma ve hâkimiyetini kurma yolunda davaları ustalıkla araçsallaştırdı. Bu süreçte âdil yargılama hakkına ters şeyler de yapıldı. Askerî vesayetten bunalan birçok demokrat yapılan hataların ya farkına varmadı ya da onları önemsemedi. Bu yüzden, kuruların yanında yaşların da yanmasına dikkat çekmedi, çekemedi. İtiraf etmek gerekir ki, bu hatalara ben de bir ölçüde düştüm. Zaman zaman yazılarımda âdil yargılama hakkının ihlâl edilmemesi gerektiğine dikkat çekmekle beraber yeterli özeni göstermeyi ihmâl ettim. Bu yüzden, Ergenekon ve Balyoz'da yeniden yargılama yolunda ilerlenmesini memnuniyetle karşılıyorum. Hâlâ bu davaların esasta doğru olduğuna inanıyorum, ancak, âdil yargılama ilkesine harfiyen uyan bir yeniden yargılama yapılmasını arzu ediyorum. Hiçbir masumun haksız yere ceza almasını, mağdur edilmesini istemiyorum. Kendi kendime de yeniden yargılamaları daha yakından ve daha dikkatli takip etme sözü veriyorum.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Fehmi Koru: Adaletin kestiği parmak…

İki yıl önce yapılan anayasa referandumuna ‘’Yetmez, ama evet’’ dedikleri için pişmanlık duyanlar, bu hafta meydana gelen iki gelişme sonrasında, ‘Evet’ oyu kullanmakla yanlış yapmadıklarını herhalde anlamışlardır. 

Bunlardan ilki, anayasada mevcut bir ‘geçici madde’ yüzünden yargılanmaları imkânsız olan 12 Eylül (1980) darbecilerinin müebbet hapse mahkûm edilmeleridir... Diğeri de, Yargıtay tarafından onandığı için kesinleşmiş olan ‘Balyoz’ davasıyla ilgili Anayasa Mahkemesi’nin devreye girmesi ve mahkûmiyet almış olanlara yeniden yargılanma yolunun açılması...

Mahkûm oldukları halde yeniden yargılanma yolu açıldığı için cezaevinden tahliye edilenler muhtemelen referandumda ‘Hayır’ oyu kullanmışlardır, ama olsun; sonuçta özgürlüklerine, bizlerin oylarımızla gerçekleşen anayasa değişiklikleri sayesinde kavuştular...

Dilimizde, adalet konusunda, ‘Adalet mülkün temelidir’den ‘Adaletin kestiği parmak acımaz’a kadar sayısız övücü güzel söz var. Ancak dilimiz o güzellikleri ifade etse bile, aklımız ülkemizde adaletin hassas biçimde tevzi edildiğine kolay kolay inanmaz...

Haksız da değildir inanmayanlar; yarısının diğer yarısıyla mahkemelik olduğu bir toplumda, hemen herkesin anlatabileceği birden fazla çarpık karar örneği mutlaka vardır. Haklı sonunda hakkını almış olsa bile, yargılamaların uzaması yüzünden, çoğu kez iş işten geçmiş olur.

Son yıllarda şikâyet konularına daha öncekilerden vahim bir yenisi eklendi: Yargıya müdahale... Kimi siyasi kimlik taşıyanların, kimi de siyasete ilgi duyan başka güç odaklarının yönlendirmesiyle kararlar verildiğini, yönlendirilmiş davalar yüzünden pek çok kişinin mağduriyet yaşadığını ileri sürüyor.

Artık bir iddia olmaktan çıktı bu son şikâyet konusu, özellikle de Anayasa Mahkemesi’nin verdiği ‘yeniden yargılama’ kararından sonra... 

Yargıya yargı dışından müdahaleler yalnızca adalet duygusunu zayıflatmakla kalmıyor, davaları çerçevesi dışına çıkartarak doğru kararlara ulaşılmasını da imkânsız hale getiriyor. ‘Balyoz davası’ sözgelimi; aslında ülkemizin son 50 yılda alıştırıldığı bir siyasete müdahale girişimiyle ilgili olduğu için ve zamanlaması itibariyle, dört başı mamur bir yargılamaya müsaitti; ancak müdahaleler yüzünden içinden çıkılmaz bir hal aldığı gibi, çıkan kararlar da adalet duygusunu tatmin etmedi.

‘Darbe girişimi’ ile irtibatlı olduğu ve darbeler genellikle askerin en tepe kademelerinde kotarıldığı halde, ‘Balyoz davası’ kapsamında, çok sayıda küçük rütbeli de yargılandı. Anayasa Mahkemesi temel iki tanığın dinlenmemesini ve en belirgin kanıtın yeterince incelemeye tâbi tutulmamasını ‘yeniden yargılama’ gerekçesi saydı.

Eksiklik neden/nereden kaynaklanmış olabilir dersiniz? Evet, yersiz müdahalelerden...

Hep öyle olur; özellikle hukuk alanında, adalet dağıtılırken, şartları zorlar ve yanlışlıklar yapılmasına izin verirseniz, bununla erişmeyi umduğunuzun tam tersi bir tabloyla karşılaşmanız mukadderdir. Bazen sanık sayısını gereksiz yere çoğaltır, kanıt icat eder, tanıklıkları engellersiniz, bu yolla husumetiniz olan bir kadroya zarar vermeyi amaçlarsınız; ama sizin müdahaleleriniz yüzünden gerçekten suçlu olanlar da cezasız kalabilir...

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Nasuhi Güngör: Ve Türkiye’ye şah çektiler

CHP ve MHP’nin sadece seslendirmesinde rol aldığı ‘çatı’ aday oyunuyla ilgili tartışmaya devam edelim. İsteyen istediği kadar alınabilir. Bu iki siyasi partinin, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığı konusundaki katkısı, kesinlikle ilan etmenin ötesinde değil. Varsa mesela parti içinde hangi zeminlerde ve ne zaman bu konuyu tartıştıklarını kamuoyuna açıklasınlar.

Özellikle bir medya grubundaki yazarların meseleyi getirip bir ‘nezaket’ ve ‘nezahet’ zemininde tartışma gayretlerine gülmemek elde değil. Biz sizi de biliyoruz, bu işleri kimlerle oturup nasıl şekillendirdiğinizi de. Bu ülkenin insanlarına, değerlerine karşı gösterdiğiniz ‘vandal’ca tavırları unutmuş filan da değiliz. Nezaketiniz de, İstanbul’un seçkin mekanlarında, ofislerinde kadehler eşliğinde yoğurduğunuz düşünceleriniz de sizin olsun.

Bu topraklara ait değilsiniz. Bizden devşirdiğiniz soytarıların sözüne kanıp kendinizi sahnenin sahibi filan sanmayın sakın. Kuklasınız, o kadar! İpiniz kimin elinde diye merak da etmiyoruz, çünkü ipliğiniz pazara çıkalı çok oldu.

***

Türkiye, yaklaşık bir asır önce tarihin en önemli kurtuluş mücadelelerinden birini verdi. Ancak bu durum devamında siyasi merkezin İslam’a olan mesafesini, soğukluğunu ve devlet aklını yabancı kodlarla şekillendirmesini engelleyemedi ne yazık ki.

Sebep şudur, şartlar budur. Dünya öyle kuruluyordu, işler böyle yürüyordu. İstediğiniz mazereti öne sürebilirsiniz. Lakin bunlar, kuruluş döneminden bir süre sonra devlet aklının milletine tümüyle yabancılaştığı gerçeğini değiştirmez.

Sonrasında başımıza bela olan, darbelerle, Yassıada’daki aşağılık cinayetlerle başımıza bela olan işte bu akıldır. Onu taşıyan yüksek bürokrasidir. Uzantısı olan sermayedir ve onun da kuyruğu olan medyadır.

Bu aklın kodlarını anlamaya çalışırken belli kavramlar, tanımlar ya da ifadeler kullanıyoruz. Kraliyet diyoruz, Londra diyoruz vs. Bunları anlamak için kullandığımız sembollerin nereyi nasıl kuşattığı üzerinde daha fazla durmak gerekiyor.

Mutlaka kayıtlı ve sicil numaralı olmanız gerekmiyor. Cebinizde pasaportunu taşımanız da şart değil. Aslolan zihin kodlarınız ve elbette meşrebinizdir. Gayet açık ifade edelim. Bugün Türkiye’de uluslararası karşılığı olan bir operasyon tezgahlanmaktadır. Bunun bizzat muhafazakar-dindar diye tarif ettiğimiz alanda zihinsel karşılığı vardır. Buna gönüllü olarak hizmet eden ana aktörlerin yanı sıra, sadece sıradan çıkar ilişkileri için bu şemsiye altına girmek isteyenler vardır.

***

Ekmeleddin İhsanoğlu operasyonu, Türkiye’nin yakın dönemdeki yükselişine çekilmiş bir ‘şah’ hamlesidir. (Kendinize ‘şah’ çektirecek kadar savunmasız kalmanızı da ayrıca tartışmak gerekiyor maalesef.) Bu hamleyi yapanlar, öyle CHP-MHP zemininde filan değil, bizzat AK Parti’nin siyaseten hükmettiği alanda at koşturmaktadır. Kimse buraya kaçak bina dikemez, kimse bizim bahçemize giremez rahatlığını bir kenara bırakıp, operasyonun kodlarını doğru okuma vaktidir.

Önce Londra’ya bakalım. Tamam. Sonra bu zihnin yakın coğrafyamızda, Riyad ve Körfez ekseninde, özellikle de sermayesinde bulduğu karşılığı, devamında ise Türkiye’deki zihin ortaklarını bir kenara yazalım. Merkez Bankası tartışmalarını unutmayalım. Üstüne bir de IŞİD operasyonu yazarsak manzara daha da netleşir.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Mahir Kaynak: Yeni seçim

Günümüzde en çok cumhurbaşkanlığı seçimi tartışılıyor. İlk değerlendirmemiz bu makamın yönetimdeki etkisi mi önemlidir yoksa bu makam ülkeyi temsil eden bir makam mı olmalıdır şeklindedir. Oysa göründüğü kadarıyla tartışmaların çoğunluğu onun siyasetteki yeri üzerine değil bu makama kimin geleceği üzerinedir. Ancak siyasette de önemli bir yer tutmasının sebebi vardır. Erdoğan Başbakanlıktan daha etkili bir makama geçmek istiyor gibi görünüyor. Bu iki makamın birbirinden farklı etkileri vardır ve kişisel olarak Cumhurbaşkanlığı daha önde gözükür. Halbuki bir ülkeyi faaliyetleri ile en çok etkileyen makam Başbakanlıktır. Şimdi kişisel başarılı olup devlet başkanı mı yoksa siyasete yön veren başbakan mı olunacak göreceğiz. Bu iki makam birbiriyle mukayese edilemez ama kamuda farklı dereceleri vardır.

Bizim siyasetteki hatamız kişisel değerlendirmenin ön planda olmasıdır. Yani, bir makama gelecek kişinin kişisel değerleri üzerinde durulur. Yani normal hayattaki davranışları, kişisel hırsları tarif edilir. Bu önemlidir ama onu sadece bu açıdan değerlendirmek hatalıdır. Onun dünya siyasetine bakışı ve Türkiye’nin yerinin ne olması mümkün ve gereklidir sorularına kişisel açıdan değil dünya şartlarının gerektirdiği yere ulaştırmak olmalıdır. Dünya dengelerinde etkili olan devletler, üzerinde değişiklik yaptıkları ülkelerin yeni durumlarını çok önemli göstermek için de gereken görünüşü sağlarlar. Mesela Irak’ı ve Suriye’yi yeni şekilde oluşturarak bu şeklin o ülke halkının başarısı olarak gösterebilirler. Bu görüntü için gereken fedakarlığı yaparlar ama kendilerinin çıkarlarının zarar görebileceği bir konuma gelmelerine de izin vermezler.

***

Siyasette başarılı olmak, yalnızca yeteneğe bağlı değildir, içinde bulunulan şartlar da aynı zamanda kişinin önünü açar. Bana göre siyaseti bir makam olarak görenlerin ve öyle olmaya çalışanların genellikle önemli bir desteği vardır. Onları başarılı kılmak ya da toplumda bu görüntüyü yaratmak için oluşmuş güçler vardır. Bunlar dünya siyasi güçleriyle ilişkili ve ekonomide etkili kişilerdir. Bu kişiler parasal güçlerini sadece kendileri için sarf etmezler. Siyasi güçlerini temsil edecek kişileri destekler engel olacakları bertaraf ederler. Sadece siyasi yapıyı isteklerine göre yönlendirmek için  medyayı kontrollerine alırlar. Bu güçler tek değildir ancak kendi aralarında anlaştıkları kurallar vardır ve bunu bozan karşı tarafın tüm dünyadaki etkilerinin zarar görmesine sebep olabilirler. Bu güçlerin bir soyu kullandıkları doğru değildir. Yetenekli olan herkes aletleri olabilir ama bir soyla bunları tarif etmek diğer soylardan gelenleri örtmek için de kullanılır. Bu nedenle herhangi bir yeteneği bir soya bağlamak doğru değildir. Herkes yaptığına göre değerlendirilmelidir. Türkiye’de siyasetçi ve medyacılar halkla aynı soydandır ama ülkenin en başarılı insanları onlardır. Çünkü başarı karşı taraftaki gücü yenmekle tarif edilir.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Taha Özhan: Hangi yıldayız?

Irak işgaliyle beraber bölgemizdeki bütün siyasi, etnik ve mezhebi fay hatları kırıldı. Bölgenin siyasi, sosyolojik ve ekonomik mikrokozmozu olan Irak’a, yirmi yıl içinde vurulan ikinci darbede fay hatları harekete geçti. Mezkur fay hatları bir asır önce bir mühendislik marifetiyle şekillendiğinden zaten suniydi, kırılması kaçınılmazdı. Ortadoğu ve İslam dünyası jeopolitiğinde sıkışmış bir siyasi baraja denk gelen Şiilik, kırılan fay hatlarına doğru harekete geçmekte gecikmedi. Bu duruma yıllardır ambargo altında basıncı zirve yapmış olan İran ulus devlet Şiiliğinin içinde bulunduğu siyasi açlık da eklenince sorun çok daha karmaşık hale geldi. Aslında bugün yaşanan kriz, Batı’nın kendi tecrübesi ve felaketleri sonucunda bir çözüm olarak bulduğu ulus devlet formülünün I. Dünya Savaşı ile Ortadoğu’ya taşınmasıyla başladı. Başka bir deyişle Sykes-Picot düzeninin hayata geçmesiyle beraber yüzyıllarca geçmişe sahip bu sosyolojik ve siyasi yapı hukuken parçalandı.

Yıllar içerisinde Sykes-Picot düzeninin her bir parçasında iktidar alanına kavuşan yönetimler, sürreel yapılar inşa ettiler. Uzun yıllar Arap milliyetçiliği ve Baasçılık üzerinden belli oranda tahkimat sağlasalar da 1918’den neredeyse hiçbir zaman çıkamadılar. Bugün Irak ve Suriye üzerinden dönüp dolaşıp geldiğimiz yer 1918 yılından başka bir yer değil. Osmanlı nerede bıraktıysa oradayız. Ne Ortadoğu’da ne Kuzey Afrika’da ne de Balkanlar’da 300-400 yıllık ‘pax-Ottomana’nın ardından bir asır geçmesine rağmen, kabul edilebilir bir istikrar ve barış dönemi sağlanamadı. Bu durumun reçetesi yeni bir Osmanlı düzeni olmadığı aşikar. Ama Osmanlı’dan alınacak derslerin oldukça fazla olduğu da ortada. Zira Osmanlı’nın varisi olan devlet de en az Ortadoğu’daki Sykes-Picot yapay unsurları kadar büyük felaketler yaşadı. Bir asırdır Kemalizm ile düzen tesis etme girişimi milenyumun başında iflas bayrağını çekti. O gün bu gündür yani Post-Kemalizm’e geçiş başladığından beri Erdoğan’ın önderliğinde 1918’den hızla çıkarak ancak 2010 Anayasa Referandumu ile tarihsel jetlag krizinden kurtuldu. AK Parti ve Erdoğan bir yönüyle 1918’den çıkışın eldeki tek başarılı formülü ve örneğidir. Bir yönüyle, küresel ve bölgesel anlamda, Türkiye ile karşı karşıya gelen aktörler aslında “1918’den çıkışla” kavga ediyorlar.

Bugün Irak ve Suriye’de oldukça kanlı bir şekilde yaşanan krizin nerede ve hangi yılda yaşandığı anlaşılmadan yapılacak bütün müdahaleler ya geçici olacaktır ya da krizi derinleştirecektir. 1918 kaosuna bir de artık yerleşik hale gelen İsrail sorununu ekleyince, Sykes-Picot düzeninin nasıl büyük bir kriz olduğu daha iyi anlaşılır. Camp David’le Sykes-Picot düzenini güncellediğini düşünenler aslında bugün içinden çıkılmaz kaosun yollarını döşediler. 1918’i büyük ölçüde şekillendiren Avrupalı aktörler ise bugün kendi krizleriyle meşguller. 1945 sonrası düzeni güncelleyen, Irak’a ikinci kez saldırarak işgal eden ABD ise ciddi siyasi perspektif sıkıntısı içerisinde kararsızlığını her geçen gün daha da derinleştiriyor. Arap devrimleri karşısında pozisyon alamayan ama karşı-devrim hareketine pasif destek vererek meşruiyet sağlayan ABD, beklendiği üzere statükoya yatırım yapmış oldu.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Ayşe Böhürler: CHP’nin din ile imtihanı

Cumhuriyetin kurucu partisi CHP'nin, bu ülkede laiklik ekseninde dini hayat ve sembollerden tamamıyla arındırılmış bir ülke modellemesini uygulamaya çalıştığı yıllarda dünya konjonktürü de buna uygundu. Sübhaneke okuyanların bile jandarma dipçiğine maruz kaldığı, dini ve tarihi eserlerin tahrip edildiği, Arapça yazıların kapatıldığı, köylerde cenaze kaldıracak imamların bile kalmadığı günler çok partili rejim ile birlikte tarihe karışmıştı. Ancak bugün CHP'nin dine bakışını olmasa da dine dair politikasını değiştirmeye başlayışı, dünyanın bir başka viraj aldığı döneme denk geliyor. Derin Tarih dergisinin Haziran sayısında İsmail Kara'nın bu dönemi anlatan yazısını okumasaydım bugün Ekmeleddin İhsanoğlu'nun çatı aday gösterilmesine çok daha fazla şaşırırdım.

İsmail Kara yazısında temelde Demokrat Parti'nin CHP'nin içinden çıkması gerçeğinden yola çıkarak 'Demokratların CHP'den farklı bir laiklik politikası oldu mu? 1944'lerin demokratlarının Cumhuriyet ideolojisinden farklı bir din ve Müslümanlık anlayışları var mıydı?' sorusunu soruyor. Bu sorudan ziyade CHP'deki değişimi anlatan bölümleri kısaca özetlemek bugünü anlamaya belki fayda sağlar.

1947 yılında CHP laikliği masaya yatırır ve hiçbir partinin yapmadığı kadar tartışır. Bunun sebebi pişmanlık değil, 2. Dünya Savaşı sonrasında değişen dünya dengeleridir. Türkiye'nin Rus tehdidine karşı ciddi bir politika değişikliği yaparak ABD çizgisine gelmek zorunda olmasıdır. İçerde ise CHP'nin halk nezdinde itibarı kalmamıştır. Bu iki saikin etkisi ile CHP daha önce vatandaşa saplanmasına aldırış etmediği altı oku ve laiklik meselesini masaya yatırır. Bu tartışma 'CHP Yedinci Kurultayı Tutanağı' olarak ansiklopedi boyutunda kitap olarak da yayınlanmış. İsmail Kara da yazısında buradan faydalanıyor.

…Kurultay 2 Aralık 1947'de eski İslamcılardan Şemseddin Günaltay başkanlığında laiklik okunu tartışmaya açar. Din konusunda kantarın topuzunun kaçtığını itiraf ve kabul eden, cenazeleri kaldıracak din adamı kalmadığını söyleyen CHP'li politikacıların sayısı bir hayli fazladır.

Tahsin Banguoğlu bu konuda toparlayıcı bir konuşma yapar. 'Bu yolda ihmaller, kayıtsızlıklar olmuştur. Şimdi istediğimiz bunların izalesidir' diyen Banguoğlu; CHP 'de yer verilmeyecek tek şeyin şeriat olduğunu söyler. CHP bu Kurultay'da konuşulanlar ile kalmaz, hükümet olarak bazı icraatlar da yapar.

CHP Ankara'nın görünür bir yerinde Kocatepe Camii'nin yapılması için teşebbüse geçer. Daha önce yasaklanan Hacc'a gidilmesine tekrar izin verir.

Diyanet İşleri Başkanlığına eski İslamcılardan Ahmet Hamdi Akseki'yi getirir.

25 yıl sonra okulların 4. ve 5. sınıflarına din dersi konur.

İmam-hatip kursları tekrar tedrisata başlar.

Ankara Üniveristesi'ne bağlı İlahiyat Fakültesi yeniden açılır.

Kur'an kurslarının açılmasına izin verilir.

1925'ten beri kapalı olan 25 türbe ziyarete açılır.

Devlet idaresi olarak kullanılmış binalarda örtülmüş, badana boya ile kapatılmış Arap harfli hatlar açılmaya başlar. (1950)

Bu yıllarda kurulan ve bu icraatları sürdüren Demokrat Parti'nin dünya görüşü CHP'den farklı değildir sadece Türkiye'de yumuşatılmaya başlanan laiklik anlayışını temsile taşımaya daha açık ve uygundur… DP ise bunların devamı olarak din derslerini orta tedrisata yayar. İmam-hatip kurslarını 7 yıllık okul-lise haline getirir. Yüksek İslam Ensittüsü'nü açar. Diyanet Teşkilatı'nın imkanlarını artırır. Dini muhtevalı yayınların önünü biraz daha genişletir. Risale-i Nur külliyatının Latin harflerle basılmasına örtülü ödenekten destek verir. İslam ülkeleri ile münasebetleri yeniden kurmak için çaba harcar. Tarihi camilerin tamirine çaba gösterir, dini hayatın ve sembollerin görünürlüğüne biraz daha müsamaha gösterir. Ezan Arapça okunmaya başlar. Ancak DP aynı zamanda Atatürk'ü Koruma Kanunu da çıkararak birçok insanın mahkumiyetinin kapısını açar…

Bir tür siyasi muvazaanın olduğu o günleri İsmail Kara şöyle yorumlar. 'Artık iktidar/CHP, muhalefet/DP'ye göre; DP'de CHP'ye göre birbirini kollayarak birbirine muhalefet ederek şekillenmektedir.'

CHP bugün de 1947'de olduğu gibi dünya sisteminin zorlaması ile bir kavşakta hem yolunu hem de kendini değiştirmeye çalışıyor. Ancak bu sefer 1947'de olduğu gibi bir kurultay ve ortak tartışma ile bunu yapmıyor. CHP ile organik uyumu olmayan sentetik ve deneysel dışarıdan ve derin bir aklın müdahelesi ile bunu yapıyor. Neticeyi hep beraber göreceğiz.

Benim merak ettiğim şey CHP'nin İhsanoğlu'nu niye aday gösterdiği sorusundan ziyade 'O neden bu teklifi kabul etti' sorusu oldu. Ekmeleddin İhsanoğlu'nu siyaset kulvarına iten sebep neydi? Şimdiye kadar tandığımız karakteri ile aşırı ihtiyatlı bir diplomat kimliğini taşıyan birisini böylesine zor ve kaybedeceği bir sınava iten sebep neydi? Ona ne söylendi? Nasıl bir matematik önüne kondu? Ve bu sürecin mimarı neden Kemal Derviş'ti?…

Başörtüsü yine bir siyaset malzemesi oldu. Bu sefer İhsanoğlu'nun eşinin başörtüsüz olması üzerinden İhsanoğlu anlatılıyor. Eşiniz başörtüsüz olunca demokrat ve laik oluyorsunuz demek ki(!)

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Kurtuluş Tayiz: Derin devletle mücadelenin sonu mu?

Balyoz tahliyeleri ardından yapılan değerlendirmelerden en ilginci sanırım Prof. Sedat Laçiner'e ait; Laçiner, Anayasa Mahkemesi'nin Balyoz Davası sanıkları için yeniden yargılama kararının ardından gelen tahliyeleri "derin devletle mücadelenin sonu" olarak yorumladı. Laçiner gibi düşünenlerin sayısı kuşkusuz az değil. Bunun nedeni 2007-2011 arası yürütülen darbe soruşturmalarının aynı zamanda Türkiye'nin derin devletiyle hesaplaşması olarak da algılanışı. Tutuklanan, mahkûmiyet alan isimlerin şimdi serbest bırakılması, haliyle derin devletle hesaplaşmanın bitmesi biçiminde anlaşılabilir.  

Bu değerlendirme ve bakış açısı, Ergenekon ve Balyoz Davası gibi büyük siyasi soruşturmaların doğrudan Türkiye'nin derin devletiyle hesaplaşması olarak varsayılmasından kaynaklanıyor. Oysa bu büyük soruşturmaların hiçbiri tek başına "Türkiye'nin derin devletiyle hesaplaşması" anlamına gelmez. Siyasal iktidar ve kamuoyu bu soruşturmalara derin devletle hesaplaşma anlamı yüklemiş olsa bile, sürecin hiç de öyle gitmediği zamanla ortaya çıktı. Görüldü ki, bu davalar, derin devletle hesaplaşma ve temiz toplum yaratma adına değil, devletin güç yapısını değiştirmek için kullanıldı. Emekli darbeciler üzerinden başlatılan tasfiyelerle devleti yeni bir güç kontrol etmeye başladı. Çaptan düşmüş eski derin devletin yerine zinde güçler yerleştirildi, yeni bir derin devlet ortaya çıktı.  

Hrant Dink cinayeti, Rahip Santoro ve Malatya Zirve katliamları gibi Roboski faciasının arkasındaki izler yeni derin devletin istihbaratçılarını işaret ediyor. Kritik davalar, devleti ele geçirmek isteyen yeni yapı tarafından kullanıldı. Söz konusu suikast davaları ve darbe soruşturmaları dikkatle incelendiğinde işaretlerin Emniyet ve Yargı içine sızmış yeni derin devleti gösterdiği görülecektir.  

2007'de başlatılan büyük soruşturmalar, kamuoyuna Türkiye'nin derin devletiyle hesaplaşması olarak sunuldu. Medyada köşe başını tutan önemli isimler, bu soruşturmaları halka böyle anlattı. Polis fezlekelerine ve savcılık iddianamelerine dayanılarak büyük bir hikâye yaratıldı; Türkiye’de derin devletin tasfiye edildiği, temiz toplumun kurulduğu yönünde... 

O polisler, savcılar ve hâkimler 17 Aralık'ta hükümete darbe yapmaya kalktığında bu büyük hikâye de çöktü (Bu hikâyenin kurucularının bugün ortalıkta görünmemesi de ayrıca manidar). Asıl derin devlet, bu soruşturmaları yürüten Emniyet ve Yargı'daki güçlerdi, yoksa eski darbe hayali kuran emekli askerler değil. Derin devlet geçmişte asker merkezliydi, bu kuruma dayanarak faaliyetlerini koordine ve icra ediyordu. Ancak yeni derin devlet Emniyet ve Yargı'yı ele geçiren, medya ve iş dünyasına sızan, sağ ve sol kimliğe sahip çok sayıda sivil toplum örgütü kuran, sağcıların, solcuların, Alevilerin, cemaatlerin, Kürtlerin içine sızan daha derin bir yapıdır.  

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Emin Pazarcı: Ekmel Bey’e sıfır şans

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, yerel seçim kampanyası boyunca hep aynı sözleri tekrarlamıştı: 

-Cumhurbaşkanı’nı halk seçtiği sürece, bu milletin şarkısıyla türküsüyle, tarihiyle kültürüyle, camisiyle mescidiyle, çarşısıyla pazarıyla ilgisi olmayan hiçbir isim seçilemez. 

Haklı çıktı… 

CHP ve MHP bir araya gelip, halkın değerleriyle ters düşmeyecek bir aday arayışı içine girdi. Bu arayış sonunda, Ekmeleddin İhsanoğlu ismi üzerinde uzlaşıldı. O’nun da milletin şarkısı ve türküsüyle, çarşısıyla pazarıyla ne kadar ilgili olduğu tartışmalı! Ama en azından kavgalı değil! İhsanoğlu’nun belki bir çekiciliği yok, ama Türkiye’deki seçmen çoğunluğuna itici gelmeyecek bir isim. 

***

Numan Kurtulmuş’la, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini konuştuk… 

“Geçmişte kapalı kapılar ardında belirleniyordu” dedi: 

-Köşk’e çıkacak isimler, seçkinler tarafından seçiliyordu. Özal gibi isimlere de Cumhurbaşkanı seçilse bile adım attırılmıyordu. 

Bir başka önemli noktaya daha dikkat çekti. “Cumhurbaşkanlığı makamının siyaset dışı görülmesinin” eski Türkiye’nin bir alışkanlığı olduğunu söyledi. 

Kurtulmuş’a göre, Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesi, Çankaya Köşkü’ne siyasi bir ağırlık da katacak. Köşk, siyasi bir makam haline gelecek. Anayasa’da sıralanan yetkileri de sonuna kadar kullanacak. 

Ardından yapılacak bir anayasa değişikliğiyle Başkanlık Sistemi gelirse, taşlar iyice yerine oturmuş olacak. 

***

CHP ve MHP’nin ortak adayı Ekmeleddin İhsanoğlu ise, Numan Kurtulmuş’un çizdiği bu tabloya oturmuyor. 

Ayrıca, Kurtulmuş iddialı. Cumhurbaşkanlığı seçimini AK Parti’nin ilk turda kazanacağını iddia ediyor. 

Bu durumda sorulması gereken soru şu: 

-AK Parti, Ekmeleddin İhsanoğlu’na sıfır şans mı veriyor? 

Kurtulmuş’un cevabı: 

-Bugünkü şartlar altında öyle görünüyor. 

Kurtulmuş, kimsenin milletin tercihlerine ipotek koymasının mümkün olmadığını belirtirken, siyasetin pratiklerinin olduğunu da söylüyor: 

-O pratikler de bize AK Parti’nin çıkaracağı Cumhurbaşkanı adayının ilk turda seçilip, Çankaya Köşkü’ne çıkacağını gösteriyor. 

***

Ülkenin diğer önemli gündem maddeleri de sonuçlanan 12 Eylül Davası ve Anayasa Mahkemesi’nin Balyoz Davası sanıkları hakkında verdiği karar. 

Bu kararlar, Türkiye’de darbelerin bir defa daha tartışılmasına yol açtı… 

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş ise, konuya farklı bir pencere açtı. Türkiye’nin darbe geçmişinin sadece bu işe istekli generallerden kaynaklanmadığını söyledi. “Bu ülkedeki darbeler, sadece üç general istediği için yapılmadı” dedi: 

-Hepsi, yurtdışından gelen desteklerle oluştu. Darbeci generaller de kullanılan isimler oldu. 

Hemen ardından ekledi: 

-Türkiye’deki bütün darbeler, dışarıdan onay alınarak yapıldı. 

***

Geçmişte cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanan dayatmalar ile darbelerin getirdiği ortak sonuç, vesayet müessesesi! 

Kurtulmuş’a göre, AK Parti iktidarları döneminde pek çok vesayet yıkıldı. En önemlisi, devletin zihniyeti değişti. Şimdi sırada görünmez vesayetler kaldı.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Kayahan Uygur: Dersimli Makyavel

Geçen cumartesi filozof Hannah Arendt’e ait ‘kötülüğün sıradanlığı’  kavramından kalkarak Irak’ta ve daha önce de Türkiye’de gördüğümüz şiddet eylemlerine değinmek istedim. Bugün, siyaset biliminin Batı’daki kurucusu sayılan 16’ncı yüzyıl filozofu Niccolo Machiavelli’nin (1469-1527) ‘siyasette etkinlik her şey, değerler hiçbir şeydir’ anlayışına değineceğim. 

Machiavelli 1513 yılında yazdığı Prens adlı kitapla devlet anlayışını dini temellerden kopartmıştır. Onun açtığı yoldan ilerleyen İngiliz düşünür Hobbes (1588-1679), 1651 yılında kaleme aldığı Leviathan adlı eseriyle devleti tamamıyla insan yapısı olarak tanımlamıştır. Adı konulmamış bir sözleşmenin ifadesi olarak devlet din dışı ve akılcıdır. Devlet, insanları  ‘akıldışı’ dini korkulardan korumak için kendini putlaştırır ve bu yeni puta inanmayanları cezalandırır. Onları yine korkuyla terbiye eder.    

Hollandalı filozof Spinoza (1632-1677) devletin laikleştirilmesi yolunda bir adım daha atar. Kamusal alan ve özel alan ayrımını getirir. Hobbes’tan farklı olarak özel alanda din ve fikir özgürlüğünü kabul eder, kamusal alanda ise devletin tarafsızlığını savunur. Bu teori  daha sonra sermayenin elinde teknokratik bir araca dönüşecek olan ‘saat ayarlayan devlet’in ilk adımlarıdır.  

Ancak, bugün de benimsenen bu söylemlerle papanın eski vaatleri arasında bence özde fark yoktur. Bu dünyada çile çekenlerin öteki dünyayı beklemesi şeklindeki ortaçağ iddiası küçümsenir ama ayrım bu kez sivil toplumla politik toplum arasında yapılır. Bir gerçek toplum, insanların günlük yaşamlarını sürdürdükleri sivil toplum vardır ki buradaki sorunlar, acılar, yoksulluk ve yoksunluklar  (bu dünya böyledir)  karşısında devletin elinden pek bir şey gelmez, piyasanın  kanunları vardır. Politik toplumda ise herkes (yasa önünde) eşittir. Eşitlik, özgürlük, adalet isteyenler politik toplumdaki haklarla avunacaklardır. Öyle ya anayasa ve yasalarla kurulmuş olan (sahte cennet) politik toplumda herkes eşittir, herkes eğitim, sağlık, iyi bir iş ve iyi bir ev hakkına (kendisine değil hakkına) sahiptir. İşte değerleri toplum yaşamından silmenin ‘akılcı’ yolu budur. 

Macchiavelli’nin adına ‘makyavelizm’ denilen kötü şöhreti siyaset ve devlet anlayışında değerler yerine, her ne pahasına olursa olsun etkin olma çabasını getirmesidir. Ona göre iyi bir siyasetçi olmak için iki şeye ihtiyaç vardır: Talih (fortuna) ve kabiliyet (virtu). Yıldızın parladığı ve riskin yıldırımlaştığı anlar vardır. İyi siyasetçi gelen şansı hemen kullanacak, tehlike anında ise esnek olacak ve büyük bir kıvraklıkla vartayı atlatacaktır. 

Filozof Machiavelli, bunu gerçekleştirmek için hiçbir değere sıkı sıkıya bağlı kalmamak gerektiğini öğütlüyor. Asıl ilke asla ilkeli olmamaktır. Örneğin ona göre din bir engeldir, fakat unutmamak gerekir ki din gerçekte yoksa da, halk ona inandığı için bir gerçekliktir. Bu nedenle gerektiğinde prens, dini de bir ‘kurnazlık aracı’ olarak kullanabilmelidir. Bugünlerde sık sık kullanılan ‘algı yönetimi’ kavramının mucidi Machiaevelli’dir. 

Kapitalizm, hiçbir ahlaki değere bağlı olmayan piyasanın, sırf ekonomik yasalara uygun bir gelişmeyle toplumun refah ve mutluluğunu sağlayacağı iddiasıyla ortaya çıkmıştı. Buna paralel olarak siyasette de değerler yok sayıldı. Bunun karşılığı iki dünya savaşı, milyonlarca ölü,  Batı dünyasının duvara toslaması ve doğanın tahrip edilmesi oldu. Ama nasıl kapitalizmin geleceğe yönelik vizyonu iflas ettiyse, insani değerleri dışlayan siyaset de iflas etmiştir.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Fuat Uğur: BALYOZ’DA “MASUMİYET” ALGISI VE CEMAAT’İN VEBALİDaha taptaze belleklerimizde.

Başbakan Tayyip Erdoğan’dan “Seni yıkıp geçeriz, gücümüzün farkında bile değilsin” nidalarıyla diyet istedikleri heyheyli günlerinde haykırıyordu “ak tolgalı cemaat beyi” Pensilvanya’dan.

Ve medyadaki tetikçileri Zaman’dan, Samanyolu’ndan, Bugün’den:

“Eğer yargıda ve emniyette Hizmet Hareketi’ne gönül veren hizmet erleri olmasaydı, askerî darbe kapımızdaydı, seni yıkıp geçecekti. Sayemizde bugünleri gördün.”

Cemaatin “Dershanelerimize dokunma, bürokrasiyi teslim et,  MİT’İ de bize ver” dediği günlerdi.

Şimdi bakıyorum da son dönemlerde gelen talimatlarla derin bir sessizliğe gömülüyorlar.

Önceki gün de öyle oldu.

Biliyorsunuz Anayasa Mahkemesi, Balyoz davasında hak ihlalleri yapıldığına karar verdi. Davaya bakan mahkeme de sanıkların tahliyesine.

Cemaatte tıs yok.

Malum, kuyruklarına taktıkları CHP ve MHP bu davalarda taraf.

Konjonktür böyle bir şey. Cemaat medyasına işte böyle takla attırıyor.

Haydi kıvranmayın!

“Hizmet Hareketinin yargıdaki ve emniyetteki gönül erleri sayesinde” gerilettiğiniz askerî vesayetin sanıkları tek tek tahliye edilirken susmayın.

Nerede o bas bariton perforecilerinizin gümbür gümbür seslendirdiği darbe plânları…

Ne duruyorsunuz, “O delillerin hepsi gerçek, CD’leri biz üretmedik, imzalar da ıslak, taklit değil” deyin.

Eskisi gibi, hak ihlalleri yapılmadığını, yargılamaların adil, tutukluluk sürelerinin az bile olduğunu söyleyin.

Deniz Kuvvetlerinden yüzlerce subayın yargılandığı “casusluk” davasını savunun. O garabeti millete “asrın casusluk davası” diye yutturmaya devam edin. Sizin “yedi uyuyanlar” da Deniz Kuvvetleri’ne sızım sızım sızıntı olsun.

Ama susuyorsunuz.

Maymun ettiğiniz CHP’lilerin bu konuda hassas olduğunu biliyorsunuz çünkü. CHP’lilerin kendilerinden olmayan 12 Eylül darbecilerine şahin, kendi darbecilerine şefkat dolu olduğunu da.

Şimdi Sisi sevdalısı bir Cumhurbaşkanı adayınız da var üstelik.

Vakvakları ürkütmemek lâzım tabii...

Gelelim bu tahliyelerde oluşturulmak istenen “masumiyet algısı”nın vebaline.

Bu vebalin bedeli, klasik deyimiyle paralel yapı ve savcılarla, onları fiştekleyip gemi azıya almalarına sebep olan Pensilvanya’nın üzerinde.

Ne oldu hatırlayalım:

Elmalarla armutlar aynı sepete kondu.

Saçma sapan iddialar, bağlantılar ve tanıklarla davalar yörüngesinden saptı.

Ordudaki emir komuta zinciri gözardı edilerek generalinden erine “Sanıklar ne kadar çoksa o kadar iyi olur” mantığıyla “Darbe sepeti”ne kim varsa dolduruldu.

Emniyetin hizmet elemanları öylesine pervasız hareket ediyorlardı ki artık davaların içeriği konuşulmaz hâle geldi bu saçmalıklar yüzünden. İnsan hakları ihlalleri, vicdanları yaralayacak uygulamalar yapıldı, kararlar alındı. Kuddusi Okkır’dan Türkan Saylan’a dek pek çok kişi mağdur edildi, ölümlere âdeta göz yumuldu. Uyarılar dikkate alınmadı.

Mahkeme dönemin bir numaralı tanığı, eski Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök’ü, Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ı kendileri istemesine rağmen tanık olarak çağırmamakta direndi.

Sanıkların avukatlarla iletişimine engel olundu.

Sonunda ne oldu?

Tahliye edilen kimi sanıkları dinledim.

Aynı tas, aynı hamam.

Medyanın da gazıyla sanırsınız içeriden özgürlük savaşçıları çıkıyor.

Algı operasyonunun ana ekseni ise “masumiyet” üzerine.

“Hepimiz masumuz, darbe teşebbüsü diye bir şey olmadı. Her şey yalandı ve o yalan üzerine kuruldu tüm dava.”

Oysa bu “masumiyet algısı”nın tek sorumlusu Cemaat, görüyoruz ki şimdi konjonktürel bir suskunluk içinde.

Mafyanın Omerta Yasası gibi.

Sessizlik!

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Oral Çalışlar: Ekmel öfkesi

CHP’nin içinden ya da çevresinden bir grup, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığını benimsemiyor. 

Can Dündar, Cumhuriyet’teki dünkü yazısında, 'çatı adayı'nı eleştirirken şu tepkiyi ifade etti: “Erdoğan’ın karşısına, onun fikir coğrafyasından bir adayın konulması.. İhsanoğlu, tekseslilikte boğulmaya çalışılan bir toplum için beyaz teslim bayrağıdır. Adayın tanıdıkça seveceğimiz kadar beyaz olması, bayrağın teslimiyet niteliğini örtmez. Erdoğan nihayette kaybetse bile, rakibini belirleyebildiğine, kendi zihniyetini muhaliflerine dayatabildiğine göre peşinen bu yarışın galibidir.” 

Şu da bir gerçek: Laikler ve dindarlar, ya da başka bir ifadeyle İslamcılarla ulusalcılar arasındaki sert kamplaşma içinde, tutumu net olmayan bir aday İhsanoğlu. CHP’nin böyle bir adayla ortaya çıkması, ‘yenilgiyi baştan kabullenmek’ şeklinde yorumlanıyor. 

Kendi tepkilerini temsil edecek bir aday bekleyenler, hayal kırıklığına uğradıklarını belli ediyorlar.

CHP’nin açmazları

Bu tartışma nedeniyle bir kez daha, CHP’nin değişik iç sorunlarından ve açmazlarından söz edebiliriz. CHP’nin bir bölümü, sürekli yenilgilerle köşeye sıkışırken, giderek katılaşıyor; daha sert ve otoriter sekülerizmin etki alanı içine giriyor. Bu ruh hali içindekiler, “Atatürkçü bir vatansever bulamadınız mı?” psikolojisiyle bir tepkisellik ortaya koyuyor.

Tabii, CHP yalnızca onlardan ibaret değil. Şunu da hatırlayalım: O ruh halinin egemenliğinde sürdürülen siyaset, Baykal dönemine damga vurmuş ve defalarca iflas etmişti. 

CHP seçmeni de bu ülke topraklarında yaşıyor. Türkiye değişirken onların önemli bir kesimi de değişiyor. Eski 'katı ulusalcı' anlayışlar yumuşuyor, sert laiklik taleplerinin yerine, daha uzlaşmacı bir iklim oluşuyor. Belki yeterince hızlı ve kesintisiz şekilde olmasa da bir algı dönüşümü yaşanıyor.

CHP seçmeninin büyük çoğunluğunun geçmişten farklı olarak, uzlaşmacı isimlere daha olumlu yaklaştığını gösteren araştırmalarla sık karşılaşıyoruz. Kılıçdaroğlu ve ekibinin, bu değişimin etkisiyle hareket ettiği söylenebilir. 

İhsanoğlu’na tepki gösteren, ona oy vermektense sandığa gitmemeyi tercih edeceğini söyleyenleri de toptancı bir şekilde değerlendirmemek gerekiyor. Onlar da bir arayış içindeler. Onlar da yeni Türkiye fotoğrafını, kendi açılarından okumaya çalışıyor, kendi konumlarını arıyorlar.

CHP’nin ötesinde

Cumhurbaşkanlığı seçimi, CHP’nin iç meselelerinin çok ötesinde birçok anlam da taşıyor. Birçok iç ve dış gücün, bu seçimi önemsemesi; hatta müdahil olup etkisini hissettirmesi, normal. Aday belirleme aşamasında ne çok çevrenin işe dahil olduğuna ilişkin kulislerin, haddi hesabı yok. İşin içine Katar’ı, Suudi Arabistan’ı da katanların olduğunu görmek, sorunun çapına işaret ediyor. 

CHP’nin ve MHP’nin 'Tayyip Erdoğan karşısında bir varlık oluşturabilmek' kompleksini de yabana atmamak gerekiyor. Bu ve bu gibi veriler alt alta konulduğunda; Ekmeleddin İhsanoğlu ismi, hem daha anlaşılabilir hem de daha tartışmaya açık hale geliyor.

CHP değişemez mi?

CHP ve laik çevreler içindeki sarsıntının; önümüzdeki günlerde, daha farklı boyutlar kazanması mümkün. Peki; CHP’nin cumhurbaşkanlığı hamlesi; partiyi, demokrasi ve özgürlükler konusunda, daha olumlu bir noktaya çekebilir mi? Örneğin, Kürt sorunundaki katı milliyetçi ve devletçi tavır değişebilir mi? Ya da: Sert merkeziyetçi, devletçi duruşun, otoriter-elitist dilin yerini; daha liberal, daha ‘yerel’, daha esnek, daha sakin, daha ‘gerçek hayatla örtüşen’ enerjiler alabilir mi?  

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Ruşen Çakır: Balyoz Gülen cemaatinin başın(d)a patladı

Anayasa Mahkemesi’nin Balyoz kararının içiçe geçmiş iki siyasi sonucu söz konusu:

Balyoz Gülen cemaatinin başına patlıyor, yani Balyoz Davası’ndaki tüm haksızlık, usulsüzlük ve hukuksuzlukların tek sorumlusu olarak Cemaat gösteriliyor.

Balyoz Gülen cemaatinin başında patlıyor, yani kısa süre öncesine kadar Cemaat’in gücüne güç katmış olan Balyoz Davası, bundan böyle onun gücünün iyice azalmasına vesile olacağa benziyor.

Bermuda şeytan üçgeni

Sırayla gidelim. Hafızlarımızı fazla zorlamaya gerek yok. 4.5 yıl önce, 20 Ocak 2010 günü Taraf Gazetesi’nin manşetiyle start verilmiş, aynı yıl Haziran ayında ilk duruşma yapılmış, iki yıl sonra Eylül ayının sonlarına doğru mahkeme 365 sanıktan 325’ine ağırlaştırılmış müebbet cezası vermişti.

Türkiye gibi adaletin yavaş işlediği bir ülke için şaşırtıcı derecede hızlı sonuçlanmış bir davaydı Balyoz. Çünkü Ergenekon Davası’nda ilk kez kendini göstermiş olan emniyet-yargı-medya üçgeni bu sefer daha etkili bir şekilde devreye girmişti. İçine aldığı kişi ve kurumları hızla itibarsızlaştıran ve onlara bu dünyada cehennemi yaşan bu “Bermuda şeytan üçgeni” hiç tartışmasız Fethullah Gülen cemaatinin ürünüydü. Önce Cemaat’in emniyet içindeki bağlantıları deliller topluyor, bulamadıkları zaman deliller üretiyor; sonra bunları medyadaki uzantılarına servis ediyor; medyanın bunları haberleştirmesinin ardından (daha baştan her şeyden haberdar olan) savcılar harekete geçiyor; savcıların talimatıyla polis operasyon yapıyor; nihayet zanlıların büyük kısmı, “güvenilir” yargıçların nöbetlerinde tutuklanıyordu.

Yollar ayrılınca

Ama bu anlattığımız haliyle senaryo eksik kalır: Cemaat bütün bu süreci siyasi iktidarın bilgi, onay, hatta teşvikiyle yürüttü. Öyle ki, hükümetin, bir aşamadan sonra rahatsızlığını alenen dile getirmesi üzerine bu operasyon dalgalarının bir süre daha sürüp bittiğine tanık olduk.

Öte yandan, gerek Ergenekon, gerek Balyoz süreçlerinde Cemaat sadece hükümetten değil, başta iktidar partisinin tabanı olmak üzere farklı toplumsal kesimlerden, içerde ve dışarda bazı güç odaklarından büyük destek ve takdir aldı. Fakat 17 Aralık 2013 gününde alenileştiği gibi bu ittifak uzun süre önce dağılmış durumda. Başbakan Erdoğan Cemaat’i bir suç, casusluk, hatta bir şekilde terör şebekesi olarak tanımlamaya başlayınca, doğal olarak ona destek verenlerin Ergenekon, Balyoz gibi davalara bakışı da büyük ölçüde değişti. Buna bağlı olarak AYM kararına ciddi bir itiraz dile getirilmiyor, fatura tamamen Cemaat’e yıkılmak isteniyor ve “çok safmışız” veya “aptal gibi kendimiz kullandırmışız” gibi bir yerden sonra hiçbir anlamı olmayan günah çıkartmalarla sorumlulukların üstü örtülmeye çalışılıyor. Ve şu ana kadar yaşananlara bakıldığında, garip bir şekilde bu üslup pekala iş görüyor.

Bundan sonrası

AYM kararının Cemaat üzerinde balyoz etkisi yaratacak olması bahsine gelecek olursak: Yakın zamana kadar kabaca iki görüş çarpışıyordu: Her taşın altında darbe aramak ile her taşın altında Cemaat aramak.

Dünün galibi hiç tartışmasız, tasfiye etmek istediklerini darbeci diye yaftalayan hükümet, Cemaat ve onların müttefikleriydi. Ama yollar ayrıldıktan sonra işler değişti. Arkasında siyasi iradenin desteği olmadığında Cemaat’in gücünün bir sınırı olduğu anlaşıldı. Gelinen noktada, yani bugün her taşın altında Cemaat aramak (ve tabii ki bulmak) geçer akçe. Yani dünün galiplerinden Cemaat yalnızlaştıkça kaybetmeye başladı.

AYM kararının bu kaybı daha da artıracağı muhakkak zira Cemaat’in artık kimseyi kolay kolay “darbecilerle mücadele ediyorum” diye yanına çekebilmesi artık mümkün gözükmüyor. Dün mağdur ettiklerinin, ellerinde kalan güçlerini Cemaat’e karşı seferber etmeleri, hele “paralel yapı”ya karşı mücadelesinde Erdoğan’a destek olmaları halinde Cemaat’in kayıpları artacaktır.

Mezardakiler kalkıp oy kullanınca...

Fethullah Gülen 12 Eylül 2010 referandumu öncesinde şunları söylemişti: “ Değil sadece kadını erkeğiyle, çoluğu çocuğuyla ve dünyanın dört bir yanına dağılmışıyla hayatta olan insanları, imkân olsa mezardakileri bile kaldırarak o referandumda ‘EVET’ oyu kullandırmak lazım. Mezardakiler bile kalksın. Ben zannediyorum kalkarlar da.. ben zannediyorum ruhları koşar da. Çünkü demokrasi adına çok önemli bir adımdır.”

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Okay Gönensin: Anayasasız kalıyoruz

12 Eylül davasının ilk aşamasının sonuçlandığı gün uyarıyı yapmıştık. Daha açık söylemek gerekiyor: Türkiye Cumhuriyeti’nin yakında hukuken bir anayasası kalmayacak.

12 Eylül darbecileri, anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmek, anayasayı “tebdil tağyir ve ilga”dan, anayasayı kaldırmaktan hüküm giydiler.

Eski adı idam olan, şimdiki adı ağırlaştırılmış müebbet hapis olan cezaya çarptırıldılar. Cezaları “iyi hal”den müebbet hapse indirildi. Ne kadar yatacaklarının hiçbir önemi yok, önemli olan hangi eylemin mahkumiyet kararına yol açtığıdır.

Elbette bu yargı kararının bir temyiz süreci olacaktır. Ama eğer bir hukuk varsa bu karar Yargıtay tarafından da onaylanacaktır.

Anayasa yok hükmünde

Suç, silah zoruyla anayasayı yürürlükten kaldırmaktır. Anayasayı silah zoruyla yürürlükten kaldırma suçu işlendiğine göre, 12 Eylül askeri yönetimi, Milli Güvenlik Konseyi’nin hazırladığı ve yine zorla onaylattığı anayasa, 1982 Anayasası “yok hükmünde”dir. Hukuken hiçbir geçerliliği yoktur.

Sadece anayasa da değil. Milli Güvenlik Konseyi imzasını taşıyan bütün kanunlar, kararlar, icraatlar da “yok hükmünde”dir.

Bütün bu kanun, karar ve uygulamalardan herhangi bir şekilde etkilenmiş herkes hakkını arayabilir.

Milli Güvenlik Konseyi’nin işbaşında olduğu dönemdeki bütün işkenceler, gözaltılar, Konseyin mahkemelerinin aldığı bütün kararlar da aynı şekilde dava konusu olacaktır.

Sanıklar kabul etti

12 Eylül sanıkları yaptıklarını kabul ettiler, çünkü etmeme ihtimalleri yoktu. Yakın dönemdeki darbe hazırlığı davalarında bütün savunmalar inkar üzerine kuruldu. İddia konusu icraatlarını birini kabul etmek bile cezası “ağırlaştırılmış müebbet” olan bir suçun kabulü anlamına geldiği için hiçbir sanığın ikrar etmesi mümkün değildir.

Ama 12 Eylül sanıklarının da hiçbir şeyi inkar etmeleri mümkün değildir.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Görünüm zengin & masaüstü ekranı
Mobile git CHP'nin din ile imtihanı
Yasal Uyarı: on5yirmi5.com'a ait özel içeriklerin metin, görsel ve diğer dosyalarının tüm hakları on5yirmi5.com'a aittir. İçerikler aktif link verilerek kısmen kullanılabilir

Yorumlar

bu haber için ne düşünüyorsunuz
Küfür, hakaret vb. yorumları yayınlayamayız.

Çok Okunanlar

on5yirmi5.com takip edin
Hakkımızda Künye İletişim Reklam

Kullanım Şartları Yayın İlkeleri Hata Bildir - Görüş Yaz

Copyright © 2008-2019 - Tüm hakları saklıdır.