Yollar Bize Memleket Ukrayna-Rusya [İki]

YAŞAM .

Yazanlar: Nurdal Durmuş – Gökhan Şimşek

Bir şehri ya da bölgeyi gezerken herkes tarafından bilinen, ağırlıklı olarak turistik diye anılan yerleri gezmeniz size gittiğiniz yer hakkında oldukça kısıtlı bilgiler sunar. Buralarda gördüğünüz şeyler genelde sahte bir algıya sahip olmanızı sağlar. Gittiğiniz yerin merkezinden ne kadar uzaklaşırsanız, bölge hakkında o kadar gözlem yapma imkânınız olur. Bir şehri tanımanın en kolay yolu, o şehirde kaybolmaktır. Herhangi bir beklentiye kapılmadan çıkılacak olan yolculuklar, her şeyden önce kendi iç dünyanızda keşifler yapmanıza olanak sağlar. Bu durum aslında gideceğiniz yerin sizi şekillendirmesini değil, sizin biraz daha tamamlanmanız için eksik parçalarınızı bulmanıza yardımcı olur. Elbette bu dolaşımı "dünya gözüyle görme"nin ötesinde bir düşünceyle gerçekleştiremeyenler, kendisine gösterilenden daha fazlasını göremeyecektir.
Bugüne kadar onlarca şehir ve ülkeyi birlikte gezmiş kimseler olarak, bundan nasıl bir kazanım elde ettiğimiz sorulursa, aslında buna verebileceğimiz kolay bir cevabımız olmadığını biliyoruz. Zaman varlığının; herkes için anlar üreten, iyi ve kötü olanı, insanlar arasında dolaştıran bir yapıya sahip olduğuna inanmak, yaşanılan anın birileri tarafından yaşandığı ya da yaşanacağını bilmek, belki de güven duygusuna daha duyarlı olmamızı sağladı. Birbirini tanımanın ötesinde bilen, sadece düşünceleri değil, hayâlleri de aynı kodlar üzerine oturmuş kimseler olarak, bir varlığın iki ayrı bedende hareket etmesi gibiydi tüm yolculuklarımız. İnsanlar için böyle bir iddiamız yok ama dünya, iyinin de kötünün de her halini gördü, buna şahitlik etti. Biz aslında buradan kendi payımıza düşenleri toplamanın telaşındaydık. Hiçbir seyahatimize herhangi bir beklentiyle başlamadık mesela. Ne göreceğimiz ne de yaşayacağımız hiçbir şeyin planını yapmadık. Hiçbir zaman birbirimize “Nerede kalacağız, ne yiyeceğiz, nereye gideceğiz?” gibi sorular sormadık. Buna göre hareket etmedik. Eğer öyle olsaydı, ne bir tren istasyonunda gece geçirebilir ne tüm gün sadece gofret yiyerek karın doyurulabilir ne iki saatlik mesafe yirmi dört saat çekilebilirdi. Hiçbir seyahatimizden pişmanlık duymadık. Trafik kazası geçirdiğimiz oldu, gözaltına alındığımız, eşyalarımızı kaybettiğimiz... Çoğu kez kendiliğinden gelişen olayların akışına eşlik ettik. Zamana müdahale edemezdik, ama kendimize ait zamanlar üretebilirdik. Öyle de yaptık.

Yollar

On iki saatlik otobüs yolculuğunun ardından sabah sekiz gibi Moskova'daydık. Kartopu oynarken biri gelip yakanızdan içeri kar atar da hareketsiz kalırsınız ve tüm dişlerinizi göstererek yüzünüzü buruşturursunuz ya, işte otobüsten indiğimizde öyle bir an yaşadık. Hava o kadar soğuktu ki ilk anda sırt çantalarımızdan montları almayı bile düşünemedik. Moskova'ya gelirken yaşadığımız ulaşım sıkıntısını tekrar yaşamamak adına, dört gün sonra gideceğimiz St. Petersburg’un tren biletlerini almak için istasyona doğru yürümeye başladık. Bulunduğumuz yer Sovyet döneminden kalma binaların olduğu bir bölgeydi. Bu binalar, içlerinde ortak ihtiyaç alanları bulunduran ve genellikle kırk elli metrekare büyüklüğünde evlerden olmasına rağmen ailelerin yaşadığı, eski, hantal, gri ve bakımsız yerlerdi. Dükkânların çoğu henüz açılmamıştı. Ara sayılabilecek bir sokaktan koşar adımlarla istasyona girdik. Ruslar genellikle iklimleri gibi soğuk insanlar. Misafirperver değiller. Özellikle hizmet sektörü noktasında oldukça gerideler. Aslında birçok ülke gezmiş kimseler olarak özellikle hizmet ve servis konusunda -Avrupa'da bile- Türkiye'nin yarısına yaklaşan bir ülke görmedik. Herhangi bir kafenin garsonunda bile güler yüz görmeniz oldukça zor. Tüm bunları bilmemize rağmen tren istasyonundaki gişeci kadınların ulaşım ile ilgili birkaç sorumuza cevap vereceğini düşünmüştük. Bu düşüncemiz ikinci sorunun sorulması halinde surat asıldığını görmek, üçüncü soruda artık cevap alamamaya başlamakla yıkılmıştı. Gerçi bu sürede St. Petersburg için tren biletlerimizi almıştık; fakat uluslararası yolculuk yapan trenin elbette farklı vagonları olmalıydı ve biz hangi vagondan bilet aldığımızı, nasıl bir yerde seyahat edeceğimizi bilmiyorduk. Bu aslında çok önemli değildi. Bir şekilde gideceğimiz yere ulaşacaktık. Nasıl ulaşacağımızın ise önemi yoktu. En azından o an için öyle düşünüyorduk.

Yollar

Konaklayacağımız yer Kızıl Meydan'a on dakika yürüme mesafesindeydi; fakat meydan oldukça büyük ve her tarafından yerleşim alanlarına gidilebildiği için otelimizi bulmamız da epeyce zaman almıştı. Kuşkusuz bu noktada yardımsevmez Moskova halkının da payı büyüktü. Çöpçüler, polisler, kafe personelleri kendilerine oldukça yakın bu caddeyi bilmediklerini, daha soruyu dinlemeden söylüyordu. Otel sahibi Güney Amerika'ya sempati besliyor olacak ki tüm odaların kapılarına ilgili ülkelerin isimlerini yazmıştı. Odamızın adı Brezilya'ydı.

YollarMoskova, iki üç kalem malzeme dışında İstanbul'a oranla en az iki kat pahalı bir şehir. Bunu ilk market alışverişimizde anladık. (Aynı markete gece girdiğimizde içerideki kırmızı şeritler dikkatimizi çekmişti. Gece on bir itibarı ile alkol satışının yasak olduğu için şerit çektiklerini öğrendik.) Kahvaltının ardından Kızıl Meydan'a gittik. Meydanda büyük bir gösteri için tribünler kuruluyordu. Hemen girişte de Sovyet bakiyesinden olup, bugün Rusya'nın arasının iyi olduğu ülkeleri temsil eden gençlerin at üzerindeki gösterileri vardı. Rusya'da kaldığımız süre içerisinde gördüğümüz en belirgin olay, üçüncü sınıf işlerde hep bu insanların çalıştırılmasıydı. Tatar, Özbek, Kırgız ve benzeri soylara mensup insanlar ya en ağır ya da Rusların yapmak istemeyeceği işlerde çalıştırılıyordu. Bu insanlara, ülkenin sembolü olan meydanda gösteri yaptırmak bir anlamda “Biz hâlâ bunların koruyucusuyuz” mesajı vermekti; fakat sokaklar aynı şeyi söylemiyordu. Kızıl Meydan'ın içinde bulunan ve Rusya'nın sembolü olan, renkli ve kubbemsi biçimiyle Aziz Vasil Katedrali önünde her ülkeden insan fotoğraf çekmek için birbiriyle yarışıyordu. Daha sonra sabaha karşı gittiğimizde bile aynı yerde grup halinde insanlar olduğunu görmek şaşırtıcıydı. Meydanın hemen yanında Kremlin Sarayı bulunuyor. Saray ile meydan arasındaki kısımda da Lenin’in anıt kabri. Bütün gün meydan ve çevresindeki alanları gezip, akşama doğru Volga Nehri’ne indik. Nehir kenarında gezerken yağmurda ıslanmak, göklerin bize verdiği en anlamlı hediyeydi; zira otelden çıkarken gülümseyen güneşe kanmış, güneşin hiç eksilmeyeceğini düşünüp ona göre giyinmiştik. Yanımızda ne yağmurluk ne de şemsiye vardı. O halde yağmur her yerde güzeldi, yağmur her şeyi biliyordu.

Moskova, genel itibarı ile oldukça sıkıcı bir şehir. Baktığınız hemen her yerde polis ve asker görüyorsunuz. Yaptığınız en ufak kural ihlalinde yanınıza gelip pasaportunuzu istiyorlar. İnsaflı bir polise denk gelmediyseniz, peşinden sürükleniyorsunuz. İnsanları soğuk, havası soğuk ve hantal bir yapısı var. İnsanlarla iletişim kurmak çok kolay değil. Sanki şehirde büyük bir kasvet var; fakat biz hiçbir gezimizi göreceklerimiz ya da yaşayacaklarımız üzerine inşa etmediğimiz için, bunların bizim nazarımızda ciddi bir önemi yoktu. Yaşadığımız anın tadını almaya çalıştık.

Moskova Metrosu, kaybolmadan öğrenmenizin çok zor olduğu yerlerden biri. Buna Kiril alfabesi de eklenince işler daha da karışıyor. Şehrin hemen her yerine metroyla gitmek mümkün. Bazı istasyonlar üç katlı ki bunlardan onlarca var. Çoğunda yürüyen merdivenin ucu görünmüyor. Örneğin iki kat inip bir istasyondan başka bir istasyona yolculuk ettiniz. İndiğiniz yerden bir kat daha inerek başka bir yere gittiniz. Normalde yerin onlarca metre altında olduğunuzu düşünürken birkaç durak sonra yerüstünde olduğunuzu görmek oldukça şaşırtıcı. Şaşkınlığımız genelde “Biz beş dakika önce yerin en az iki yüz metre altındaydık, tren de dümdüz gitti” diyerek birbirimize bakarken ortaya çıktı. İstasyonlarda kimse koşuşturmuyor, trenler oldukça sakin; çünkü herkes bir sonraki trenin iki dakikadan önce geleceğini biliyor. Bunu aslında ilk deneyimimizde tren sesini duyup merdivenlerde koşarken bize bakan insanlardan anlamalıydık. Metrodaki ilk deneyimimizde şehrin oldukça dışında bir yere gittik. Aslında gitmek istediğimiz başka bir yerdi ama yanlış bir yere gelmiştik. Geldiğimiz bölgede tıpkı Belgorod şehrinde gördüğümüz gibi kaldırım kenarlarında ellerindeki birkaç parça ürünü satmaya çalışan kadınlar vardı. Park halindeki son model spor arabaya yaslanıp önündeki iki kilo domatesi satmak için bekleyen kadınlar, dünyanın en büyük ironisine ev sahipliği yapıyordu. Moskova, Petersburg kadar olmasa da düz bir şehir. Dağlık, tepelik alanlara rastlamak zor. Gördüğümüz tek yamaca tırmanmak keyif verebilirdi. Hazır nerede olduğumuzu bilmiyorken, o tepeye de tırmandık.

YollarAkşama doğru birçok Rus yazarın bulunduğu Novodeviçi Mezarlığı'na gittik. Yine metroyu kullanarak ulaştığımız bölgede iki saat kadar mezarlığı aradık. Yaşlı bir adam harita üzerinden bize mezarlığı tarif etti. Elbet o da bilmiyordu, mezarlığın ziyaretimizden yarım saat önce kapandığını. Böylelikle mezarlığın yanındaki güzel parkı da keşfetmiş olduk. Ziyaret edeceğimiz tek mezarlık bu değildi. Farkı bir istikamette olan Vagankovskoye Mezarlığını'da ziyaret edecektik. Tüm gün şehri gezip, gece yarısından sonra otelimize geldik. Sabah erkenden Vagankovskoye Mezarlığı'na gittik. Oraya sadece Sergey Yesenin'in kabrini ziyaret etmek için gitmiştik. Kabri başında Yesenin okumak heyecan vericiydi. Mezarı başında tanıştığımız iki Rus Türkiye'den geldiğimizi öğrenince çok şaşırdı. Yesenin'in bizler tarafından bilinmesi ve şiirlerinden alıntılar yapmamız onları mutlu etmişti. Buradan Nazım Hikmet'in kabrinin de bulunduğu Novodeviçi Mezarlığı'na gittik. Mezarlıkta Gogol, Mayakovski, Çehov gibi isimler yatmaktaydı. Yalnızca Rus değil, farklı ülkelere mensup yazarları da barındıran bu mezarlık adeta bir açık hava müzesiydi. Neredeyse sıradan mezar taşının olmadığı mezarlıkta birçok sembol içeren heykel ve görseller vardı. Mezarlıkta en az kırk elli kişilik, dört beş farklı grup gördük. Bu aslında mezar taşlarıyla değil, yatanlarla ilgili bir durumdu. Zira birçok Avrupa ülkesinde benzer mezarlıklar olmasına rağmen böyle kalabalık görmemiştik. Bir anlamda burası, turistik bir alandı. Şiirlerinin ve inandığı düşüncelerin bizde karşılığı olmayan Nazım Hikmet’i de ziyaret ettik. Aslında bizim ziyaretimiz, düşüncesi her ne olursa olsun bu topraklardan beslenmiş ve ülkesinden ayrı kalıp “vatanım, vatanım” diye hasret çekerek ölmüş bir vatansızı anmaktı. Bize göre vatansızlığın ne demek olduğunu anlamak için, başka bir ülkede kısa süreli de olsa gözaltına alınmak yeterlidir. Derdinizi anlatamamak, muhatap bulamamak, ne olacağını bilmemek gibi tedirgin edici süreçler neticesinde yıllarca vatan diye inlemiş insanların acısı bir nebze de olsa anlaşılmış olacaktır. Nazım’ı düşüncelerinden ötürü değil, düşüncelerine saygı duyarak vatansız bir garip oluşundan ötürü selamladık.

YollarDört günün ardından St. Petersburg’a gitmek üzere tren istasyonuna geldik. Hava yine çok soğuktu ve gece iki treniyle on iki saatlik yolculuğumuz başlayacaktı. İstasyonun yanındaki bir kafede otururken on beş yıl önce Türkiye’de popüler olan şarkıları -Onun Arabası Var, Kıl Oldum Abi- dinlemek ilginçti. Yolculuk vakti gelmişti artık. Biletimizde yazan vagon numarasından trene girdiğimizde yolculuğun çok daha uzun süreceğini anladık. Altı kişilik bir odadaydık ve oda doluydu. Üstelik pencerenin kenarından rüzgâr giriyordu. Trende uyuruz hayâliyle çok az uyumuştuk. Tren hareket etmişti artık. Çok uykumuz vardı, ama uyursak donarız diye düşünüyorduk. Zaman zaman uyku soğuğa galip gelse de henüz iki saatlik mesafede zor duruma düşmüştük. Vagonlar arasında gezmeye başladık. Yataklı bölümler vardı. Moskova'ya geldiğimiz sabah tren istasyonundaki gişe memuru kadın trende yataklı vagon olduğunu söylememiş; bize hiçbir alternatif sunmadığı gibi, sorularımıza da cevap vermemişti. “Bir şekilde gideriz, önemi yok” dediğimiz şey, büyük bir önem arz ediyordu. Her vagonda bir kondüktör kadın vardı. Burası Rusya'ydı ve biz bilet farkı(!) adı altında bu kadınlardan birine ödeme yaparsak yataklı vagona geçebilirdik. En azından böyle düşünüyorduk. Düşündüğümüz gibi de oldu. Üzerimize aldığımız ikişer battaniye ile uykunun kollarına yaslanmıştık. Eksilen yalnızca beş yüz rubleydi. Güneş doğarken eski odamıza gittiğimizde odada bir kişi hariç kimsenin kalmadığını, onun da sıra şeklindeki oturağa uzandığını görmek tatmin olmamız açısından önemliydi. Daha sonra kendimizi yolculuğun son iki saatini koridorda ayakta geçirme cezasıyla ödüllendirdik. Artık St. Petersburg’a gelmiştik.

Yollar

Not Düşelim: Bizce St. Petersburg çok güzel bir şehir. Burada çok şey yaşadık. Bir sonraki yazıyı bekleyin deriz.

Teşekkür Edelim: Ukrayna'ya gelişimizde bize eşlik eden Oleg Ermuraki ve tüm yolculuk boyunca yanımızda olup, fotoğrafın tam içinde yer alan, hikâyenin gizli kahramanı Ahmet Durmuş’a teşekkür ediyoruz.       

Fotoğraflara için tıklayın...

Yazının ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz,

Yazar Blogları için:

Nurdal Durmuş:  www.nurdaldurmus.com

Gökhan Şimşek:  www.gokhansimsek.com.tr

Görünüm zengin & masaüstü ekranı
Mobile git Yollar Bize Memleket Ukrayna-Rusya [İki] | Nurdal Durmuş

Yorumlar

bu köşe yazısı için ne düşünüyorsunuz
Küfür, hakaret vb. yorumları yayınlayamayız.
  • Nergihan Perşembe, 10:49

    Bazen macera insanın içine öyle girer ki kelimeler kendini kaybedip dağılır satırlarca. Lezzetli bir yazıya dönüşmesi için kâfi bir müddet sindirilmesi gerekmiş, bildim. Önce Rusya yazısı bu kadar gecikiyor diye hayıflanmıştım ama, keyifli ve duru bir yazı olmuş. Devamı için çok beklemeyelim ama. Rusya'yı da sevmedik, özellikle o kavuklara benzer lâkin peripadişahı hikayesi diye yutturulan yapılarını... Vesselâm.
  • Aslı Çarşamba, 23:43

    Belki de bir gezi yazısında bulunabilecek tüm lezzet, şahsi tecrübelerden damıtılmış samimiyetten ibarettir. İlla ki gidilen yere gitme hissi uyandırması da gerekmez, Moskova'yı biz de sevmedik meselâ; yazarların ruh dünyaları bize tamamen geçtiğinden kaynaklanıyor sadece elbette. Devamını merakla bekliyoruz...
  • Leyla Kesikbas Çarşamba, 23:02

    Yine güzel bir yazi olmus, keyifle okudum. Gezi boyunca sanki bütün terslikler sizi bulmus. Böyle durumlarda insanin yol arkadasini iyi secmesi gerektiginin önemi de anlasilmis oluyor. Allah dostlugunuzu daim eylesin... Paylasim icin ayrica tesekkürler... Kendi adima okumaktan keyif aldigim bir yazi dizisi oluyor... Bir sonraki bölümü merakla bekliyorum...
  • Belkıs Tunçay Çarşamba, 17:33

    İlk iki paragrafi, alti cizili satirlari gezip gormenin... " insanin kendisine ait zamanlar uretebilmesi, vs.. " Oralarda onlara birseyler sorarken gosterdikleri tavirdan, burada bize birsey sorduklarinda eser yok. Bi sevimli oluyorlar ki sormayin :)) Ruhsuz ulkelerin mekanik insanlari... Fen bilgisi kadar gelismiş, matematik kadar tutarli olsalarda, hayat bilgisinden yoksundur; Turkiyeden baska her ulke. Turkiye mi? Hem yaramaz bir çocuk, hem akli selim bir veli benim gozumde...

Site yazarları

Diğerleri

Genç yazarlar

Diğerleri
on5yirmi5.com takip edin
Hakkımızda Künye İletişim Reklam

Kullanım Şartları Yayın İlkeleri Hata Bildir - Görüş Yaz

Copyright © 2015 - Tüm hakları saklıdır. Yıldızlar Eğitim Organizasyon A.Ş.