"Peygamberimiz en büyük özgürlük savaşçısıydı"

Kutlu doğum haftasını idrak ettiğimiz şu günlerde Araştırmacı Yazar Abdurrahman Yıldız ile Kutlu Doğumu, Peygamber Efendimizin kişiliğini ve ahlakını konuştuk.

İNANÇ .
peygamberimiz en büyük özgürlük savaşçısıydı

Kutlu doğumun İslam alemi için önemi nedir? İçinde bulunduğumuz seküler dünyada Peygamber Efendimizi ne kadar anlayabiliyoruz? Peygamber Efendimizin ahlakına ne kadar örnek alabiliyoruz? “Din samimiyettir”  sözünden ne anlıyoruz, yada anladığımız şey ne olmalı? Tüm bunları Araştırmacı Yazar Abdurrahman Yıldız ile konuştuk.  Yıldız'a göre, Müslümanlar içinde bulundukları modern dünyaya bir anlamda ayak uydurup sekülerize oldular. Ve Peygamberi mezkur algı zeminlerine göre değerlendirmeye başladılar.

Kutlu Doğumun manası nedir ve ilk olarak ne zaman kutlanmaya başlandı?

“Kutlu doğum haftası” denilen Diyanet İşleri Başkanlığımızın bu isimle başlattığı kutlama süreci, Türkiye’de yeni bir olay. Kutlu doğum, 90’lı yılların başından itibaren resmi bir haftaya dönüştürüldü ve Nisan ayına sabitlendi. Daha önce Hicri takvime göre, “Veladet Kandili” olarak kutlanıyordu Rebiülevvel ayının 12’sinde. Bu da 20 nisana tekabül ettiği için bu şekilde sabitlenmiş oldu.

Okullar, resmi ve sivil kurumlar, bu hafta dolayısıyla etkinlikler yapmaya başladı. Miladi takvime göre bunu sabitlemenin ne kadar doğru olup olmadığı tartışılabiliyor ama son derece faydalı oldu, güzel bir gelenek oldu.

Şu an tüm okullarda, devlet dairelerinde, kurumlarında çok farklı etkinlikler yapılıyor. Peygamber efendimizi anmak için, konferanslar yapılıyor, kitaplar basılıyor, çeşitli programlar düzenleniyor. Peki bu anma programları ve etkinlikleri nasıl olmalı? 

Peygamberimizi (A.S) anmaktan çok anlamak gerekiyor. Şu an yapılan programlar daha çok anma düzeyinde kalıyor. Naatlar, şiirler, ilahiler, birtakım övgü sözleri yer alıyor programlarda. Bazen övgü sözleri söz konusu olduğunda kantarın topuzu kaçıyor. Güllerin efendisi sözü bazen “Alemlerin Efendisi” yerine geçiyor. Sözün Arapçası Rabbul Alemin demektir. Rabbul Alemin sadece Allah için kullanılır.  

“AHLAK” KELİMESİ BİR ANLAM KAYMASINA UĞRADI

Bunu kullananlar bu kasıtla kullanmıyorlar. Ama Peygamber Efendimizi övmek için, onun bizzat yasakladığı şeyleri yapmak tehlikeli boyutlara varabiliyor.

“Beni Hristiyanların İsa’yı, Yahudilerin Hazreti Musayı  ilahlaştırdığı gibi ilahlaştırmayın”diye öğüt etmiştir Peygamber Efendimiz.

Peygamber Efendimizin hayatını, siretini, sünnetini, ahlakını, güzel anlamak, doğru anlamak şartıyla bu tür etkinlikler, konuşmalar, kitaplar elbette faydalıdır.

Onun  kuşatıcı, güzel ahlakını bu çağa taşımak gerekiyor. Ahlak kelimesi ise günümüzde içi boşaldığı için bir anlam kaymasına uğramış durumda. Ahlakı adab-ı muaşerete indirgedik, ahlak deyince bunu sadece insanlarla iyi geçinme olarak anladık. Oysa, Peygamberimizin ahlakı dediğimiz zaman buna siyaset ahlakını, diplomasi ilişkilerini, savaş ahlakını, ticaret ahlakını da katıp düşünmemiz gerekiyor.

Peygamberimiz, o sahada henüz peygamber olmadan emin kişiliğiyle Muhammed-ül Emin diye tanınıyordu. Peygamberimizin ahlakını, tüm anlamı ve kuşatıcılığıyla, anlayabilir, kavrayabilir ve bugüne taşıyabilirsek bu kutlu doğum haftalarından azami verimi alabiliriz.

“GÜZEL AHLAK DEYİNCE ADAB-I MUAŞERETİ ANLIYORUZ”

Peygamber Efendimizi bu kadar anmamıza, yapılan etkinliklere, programlara, rağmen neden işin “ahlak” boyutunu bırakarak, gelenek kısmını alıyoruz? 

Peygamber Efendimiz, “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurıyor  Hadis-i Şerifinde.

Demin sözünü ettiğim gibi “güzel ahlakı tamamlamak” deyince adab-ı muaşereti anlıyoruz. Oturma kalkma, yeme içme, selamlaşma, kapı çalma gibi adetler zannediyoruz ahlakı.

Oysa ahlakı İmam Gazali, “Kur’an-i okumanın da bir edebi, adabı vardır” diyor. “Edebüd siyase” vardır, siyasetin bir edebi vardır. “Adabül Muallim ve Müteallim”, okumanın, öğrenmenin, eğitimin bir edebi vardır. Hasılı, ticaretin de, siyasetin de, hayatın her alanının bir edebi vardır

Keza sanatın, edebiyatın da öyle. Ki, edep oradan gelir zaten. Edebiyat sözü söylerken, sözün edeplice söylenmesi meselesidir.  

Aişe annemize soruyorlar, “Bize Peygamberimizin A.S ahlakını anlatır mısın”. Aişe annemiz, “Siz hiç Kur’an okumaz mısınız, onun ahlakı Kur’andı” buyuruyor. Kur’an-ı Kerim sadece yeme içme, oturma kalkma adabından bahsetmez, hayatın tüm alanlarını kurgular.

Kur’an-ı Kerim, tüm alanları dizayn eden, yön veren, belirleyen ilkeler ve kurallar koyar. İşte Peygamber de (A.S) bunu uygulayandır. "O yaşayan Kur ‘an'dı" bir başka deyişle. Öyleyse onu bu güne taşımak gerekiyor.

Bir kısa hatıraya yer vermek istiyorum burada. Gana’ya gittiğimde orada Daruba bin Mücahit el Vahd isminde bir Müslüman tanıdım.  Aslen Amerikalı ama kökenleri Gana’ya dayanıyor. Kendisi kökenlerinin Gana’ya ait olduğunu öğrenince buraya yerleşiyor. Amerika'da “Kara Panterler” isminde bir örgüte üye oluyor. Örgüt beyaz düşmanlığına dayalı, siyah ırkçılığı yapan bir örgüt. Bu örgüt sebebiyle uzun yıllar hapiste kalıyor. Daruba, İslam’ı tanıyınca hapiste Müslüman oluyor.

PEYGAMBERİMİZ EN BÜYÜK ÖZGÜRLÜK SAVAŞÇISIYDI

Kendisiyle konuşurken bana ilginç bir şey söyledi. Dedi ki, “Benim hocalardan bir şikayetim var. Bize Peygamberimizi yanlış tanıttılar. Ben Peygamberimizi onlardan bir vaiz gibi öğrendim. Ben ne zaman ki Peygamberimizin bir devlet başkanı olduğunu öğrendim, bir komutan peygamber olduğunu öğrendim, hayatın tüm alanlarında örnek ve model bir kişilik olduğunu öğrendim, o günden beri başım daha dik yürüyorum”.

Bu çok ilginç bir ifadedir. Peygamberimizin bugünün gençliğine, bugünün insanına, bugünün dünyasında yaşayan Müslümanlara ve özellikle Türkiye’deki yeni yetişen nesillere bir rol model olarak, hayatın her alanında etkisi olmuş bir lider olarak anlatılması gerekiyor.

Bugün tişörtlerin üzerinde, herhangi birinin rol model alınarak bir tasarım hazırlandığını ve gençlerin de bunu benimsediğini görüyorsunuz. Oysa Peygamber Efendimiz tarihin gelmiş geçmiş en büyük özgürlük savaşçısıydı.

İnsanları gerçek özgürlüğüne kavuşturan, Kur’an-ı Kerim’deki ayetle, “zincirlerini kıran”, onları birtakım bağımlılıklardan, esaretlerden, köleliklerden kurtaran bir özgürlük Peygamberiydi.

Çocuklarımıza, gençlerimize Efendimizi (A.S) bir Özgürlük Peygamberi olarak takdim edersek, Peygamberimizi gerçek anlamıyla, tüm boyutlarıyla anlatırsak çok daha verimli olacaktır.

Ben giderek böyle bir gelişmeye doğru gittiğimizi görüyorum. Bu tarz etkinliklerde, Kutlu Doğum programlarında genel bir içerik zenginleşmesi var.

Diyanet bu seneki temayı “Din samimiyettir” olarak seçti. Bunun özel bir nedeni var mı?  “Din samimiyettir” sözünden ne anlamalıyız?

Diyanet teşkilatı bu konuları, son birkaç ayın gelişmelerini dikkate alarak değil çok önceden belirliyor. Hatta bizim de bazı tekliflerimiz olmuştu. Bir sene de namazı merkeze alalım, diye.

Kutlu Doğum programları bitiyor ve ondan sonraki aylarda belirliyorlar konuyu. Akabinde çalışmalar da başlıyor. Diyanetin özelikle son yıllarsa hazırladığı, sinevizyon gösterilerinin her biri çok güzel, her biri ustaca hazırlanmış. Metinler, seslendirmeler çok güzel.

“Din samimiyettir” sözüyse Hadis-i Şerif’e dayanıyor.  “Ed-dînü en-nasîhatü” sözün aslıdır. Nasihati samimiyet manasıyla işliyorlar çünkü kelimenin kökeninde o var. “Din nasihattır, ama devamında Allah’a karşı, Peygambere karşı, diğer müminlere karşı samimiyettir” anlamında. Tevbe nasuh olmalı deriz. Aynı kökten gelirler nasuh ve nasihat.

Nasih, samimiyet ile yürekten gelen anlamındadır. “Din samimiyettir” demek, Allah’a karşı samimiyet ile ihlasla bağlı olmak demektir. Yani Allah’a kulluk ederken, ibadet ederken, Allah için bir şey yaparken buna riya karıştırmamaktır.

Diyanetin bir kartela biçiminde yayınladığı 40 Hadiste çok güzel hadislere ver verildi. Onlardan biri de “Ameller niyetlere göredir” hadisi. Bazı alimler derler ki, dinin üçte birine tekabül eder bu hadis. Çok büyük bir iddiadır bu. Niçin namaz kılıyor, oruç tutuyorsunuz? Eğer amacınızı salih, halis tutmuyorsanız, samimi değilseniz amelinizin değeri ona göredir. Bu amel gerçek amel olmaz. Bu samimiyeti, tebliğden, davetten tutun da, infak, yardımlaşma  gibi konularda göstermemiz gerekiyor.

Ameller niyetlere göredir hadisinin devamında şöyledir; “Kim Allah için ve Resulu için, ona kavuşmak için hicret ediyorsa onun hicreti makbuldür”. Neden bunu zikrediyor Peygamberimiz? Böyle bir olay yaşanıyor çünkü.

Bir Müslüman, o dönemde bir Müslüman kadına evlilik teklif ediyor fakat kadın kabul etmiyor. Eğer hicret edersen seninle evlenirim, diyor. Bu olay üzerine adam hicret ediyor. Bu olay sahabe arasında da espri konusu oluyor, o filancanın muhaciri oldu, diye. Peygamberimiz bu olay üzerine bu Hadis-i Şerifi zikrediyor. Demek ki niyete bir şey karıştırmamak, niyeti salih tutmak çok önemli.

MÜSLÜMANLAR SEKÜLERİZE OLDULAR

Tarihin tek yönlü anlatılması Peygamberimizi bir savaşçı, bir kabile reisi gibi gösterirken, pek çok İslami eserde de Peygamberimiz bir münzevi gibi anlatılıyor. Peygamberi doğru anlamak, tanımak için bu bağlamda nasıl bir yol izlemeliyiz? Orta Çağ, Karanlık Çağ demişler, biz Asr-ı Saadet derken tarihi yazanlar aynı fikirde değiller.

Peygamberimiz, bu modern, seküler dünyada pek çok alanda etkisi yokmuş gibi gösteriliyor. İnsani ilişkilerde özellikle de Müslümanların hayata bakışında “siz sadece ibadetinizi yapın, camiye gidin, manevi hayatınızı yaşayın, siyasete karışmayın, ekonomiye, uluslararası ilişkilere müdahil olmayın. Hele hele sanat, edebiyat sizin işiniz değil” türünden bir algı söz konusu.

Müslümanlar da farkında olmadan sekülerize oldular, laik düşünmeye başladılar. Dolayısıyla Peygamberimizi de içinde bulundukları bu laik perspektifle değerlendirmeye, okumaya başladılar. Buna karşı, bu algıyı değiştirmek anlamında Peygamberimizin (A.S) savaşları, komutan peygamberliği,  devlet adamı, siyaset adamı gibi farklı yönleri üzerinde durduk.

Tabi bunu söylerken, diğer yanlarını, Peygamberimizin ibadet hayatı, fakir fukarayla, eşleri, çocuklarıyla, yakınlarıyla ilgilenme noktasında ve diğer konularda elbette es geçmemek gerekiyor.

Peygamber Efendimiz, akan bir ırmaktan da abdest alsanız suyu israf etmeyin, buyuruyor. Aişe annemiz, Peygamberimiz için, sofrasından bir kırıntı dahi toplamadık, diyor.

Bugüne baktığımız zaman ise ülkemizde milyonlarca ekmek çöpe atılıyor. Hangisine gidip sorsanız, Peygamberin ümmetiyiz, der. Bütüncül bakmak gerekiyor olaya.

Bir hadis olduğu söylenebilir ama kelamı kibar olduğu da söyleniyor. Eğer inandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız. 

Bu çok önemli bir noktadır. İnandığınız gibi, Kuran’ın gösterdiği gibi, efendimizin öğütlediği gibi ve örneklediği gibi olaylara bakarak bugüne taşımazsanız bu çağda size dayatılan hayatı yaşamaya başlarsınız. 

Ve yavaş yavaş anlamadan seküler hayat yaşamaya başlarsınız. Bugünkü müslümanların durumu budur. Temel çelişkimiz budur. 

Kuran okuyoruz fakat aslında okurken kendimize okuyoruz farkında değiliz. Acaba biz Kur'an okurken Kuran’ı mı okuyoruz? Allah’ın kelamını mı okuyoruz? Rabbimizle muhatap oluyor muyuz? Yoksa kendi zihinlerimizdeki formatları, kendi önyargılarımızı, bir takım normları mı gerçek kabul ediyoruz. 

Peygamberimizi okurken dahi, onu kendi dünyamıza taşımaya çalışırken, kendimize benzetmeye kalkışıyoruz. Kuran’ı da kendimize uydurmaya kalkışıyoruz. 

Hz Ömer diyor ki, ‘Siz Kuran’ı kendinize sakin uydurmayın, kendiniz Kuran’a uyun. Kim Kuran’a uyarsa onu Firdevs cennetlerine kadar götürür. Ama kim de Kuran’ı kendine uydurmaya kalkışırsa onu cehenneme kadar sürükler.’ Zaten bugünün dünyasında yaptığımız en büyük yanlış bu. Zihnimizde bir takım bakış açılarının, felsefi ekollerin çok yoğun bir baskısı, formatlaması var.

Bu formatlamalara uygun olarak okuyoruz. İşimize gelen ayetleri alıyoruz. Hatta bazen o kelimeleri- kavramları zorlayarak dönüştürdüğümüz zaman, siz bir şey söylüyorsunuz Kur'an başka bir şey söylüyor.Kur'an'i kavramları bu çağdaki  kavramların karşılığı olarak anlamlandırıp transfer ettiğinizde, Allah’ın kast ettiğinin dışında şeyler anlamaya başlıyorsunuz. 

İslam’ın sol yorumu, kapitalist liberal yorumu deniyor. Bir başkası ırkçılık ayetinin yorumunu kendi ırkına göre okuyup, ona kapı aralamaya kalkışıyor. Ama acaba efendimiz nasıl anlamış? Nasıl yaşamış bunu? İşte o yaşanmışlık bütün bu sapmaları önlüyor. 

O yüzden peygamberimizi anlamanın anmanın en önemli yanlarından biri de budur. Kuran’ı sağa sola çekmenize o yaşanmışlık o tecrübe izin vermez. O yüzden peygamberimizin hayatını Kur'an’ın o çağda ama kıyamete kadar tüm çağlarda geçerli olacak formatta yaşanmış biçim olarak algılamak ve  bugüne kadar taşımak lazım. 

Siyer kitaplarımız genelde birbirinin aynısı gibi. Olayları bir kronolojik akış içinde anlatıyorlar. Mekke döneminde şöyle oldu denir, medine dönemine geldiğimizde ise Bedir, Uhud, Hendek savaşı gibi belli dönemeçler anlatılır. Fakat, mesela  Medine’ye gelindiğinde Hicretin ikinci yılında oruç ibadeti farz kılındı. Ve onun öncesinde Yahudilerin de oruç tuttuğu görülebilir. Muharrem orucu var. Zekatın farz olması, içki meselesi var. Tesettür emri var Hicretin 4. Yılında geldi.

Bunlar sosyal hayatı ciddi anlamda şekillendiren olaylar. İnsanların hayatını değiştiren olaylar. Bunlara pek yer vermiyor, yada bir iki cümle ile geçiştiriyoruz. Bu tabi ki okuma biçimine bağlı. Siyasi ya da askeri öncelikli bir okuma geleneğimizde mevcut. Ama Peygamber Efendimizin evlilikleri ya da Mescid-i Nebevi’nin inşası olayı örneğin… Medine’ye gelindiğinde ilk yapılan şey Mescid-i Nebevi’nin inşası ve orada oluşturulan kurumlardır.

Bir Ashabı Suffe dediğimiz kurum,yani İslam ve eğitim kurumu.Kardeşleştirme, yani  Medine’ye hicret edildiğinde; Ensar ile Muhacir arasında 90 aile, yaklaşık 400 kişiden oluştuğu bahsedilir, -farklı rakamlar veriliyor-, bunları kardeş ilan etmesi. Bunlar Dünya tarihinde eşi benzeri çok az görülen hadiseler ve bugüne taşınması gereken şeyler.

Okumalar yaparken, belli perspektiflerden yapıyoruz. Hatta ben siyer çalışmamda da bu iki kavramı özellikle vurguladım.

Peygamberimizin ahlakını Kur’an-ı Kerim’de “hulkun azim” diye tarif ediyor Allah-u Teala. Bunu Kalem Suresinin 4. Ayetinde görüyoruz. Bunu alırken de cımbızla çekerek almayı çok seviyoruz. Sadece bu ayeti alıyoruz, sonrakileri bırakıyoruz.

“Sen yüce bir ahlak üzeresin”. Zaten ahlak kavramının anlamını boşaltmış, belli alanlara indirgemişiz.Zannediyoruz ki bu etliye sütlüye karışmayan, münzevi bir kişilik, hatta bana değmeyen yılan bin yıl yaşasın diyen bir profil…

Oysa öncesine baktığınız zaman, Peygamberimiz tebliğine başlamış, insanlar ona hakaret etmiş, deli, mecnun, aklını yemişsin demişler. Allah (cc) Peygamberimizi teselli ediyor, Andolsun kaleme ve satır satır yazdıklarına ki, sen bir deli değilsin. Sana tükenmez bir mükâfat vardır. Sen yüce bir ahlâk üzeresin. Hanginizin deli olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler. Şüphesiz senin Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi daha iyi bilir. O, hidayete erenleri de daha iyi bilir. O hâlde yalanlayanlara boyun eğme. İstediler ki, yumuşak davranasın, böylece onlar da yumuşak davransınlar. Yemin edip duran, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan söz taşıyan, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günaha dadanmış, kaba saba; bütün bunların ötesinde bir de soysuz olan kimseye mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun eğme”.

Bu tamamen imani anlamda bir tevhit mücadelesinin verildiği, tepkilerin başladığı buna karşı, Peygamber Aleyhisselam’ın dik durmaya çalıştığını gösteriyor. Rabbimiz onu destekliyor, burada bu süreçte gerçekleşen bir üstün ahlak, bir dik duruş ahlakı, tebliğ ahlakı var. Bunu böyle anlamadığınız zaman yüce ahlak, indirgenmiş oluyor.

Tekbir etme amacına hizmet ettiğini bilirseniz, ona göre bir değer biçerseniz bu yerini bulur. Bunu kutsayıp da sadece şeklini kutsayıp da o özünü, amacını esasını kaybederseniz davayı kaybedersiniz.

Üç aylar yaklaşıyor. Üç aylar ile beraber toplumumuzda ciddi bir hazırlık oluşur. Oruç tutulur, infak yapılır. Konu komşuya ikramlarda bulunulur. Bunlar güzel geleneklerdir, ama İslamı bunlardan ibaret görmek, işin aslını esasını, maksadını yakalamak lazım. Burçlarda dolaşmayı seviyoruz. İfratla tefritte dolaşmayı seviyoruz maalesef. Dengeli bir İslami anlayışa, dengeli bir Kur’an anlayışına, dengeli bir Peygamber algısına ve Peygamberimizi (A.S) tüm boyutlarıyla kuşatıcı bir ahlak olarak, örnek olarak bugüne taşımaya ihtiyacımız var. 

On5yirmi5.com

Görünüm zengin & masaüstü ekranı
Mobile git "Peygamberimiz en büyük özgürlük savaşçısıydı"

Yorumlar

bu röportaj için ne düşünüyorsunuz
Küfür, hakaret vb. yorumları yayınlayamayız.

Diğer Röportajlar

bunlar da ilgi çekebilir Röportaj Anasayfa
Sosyal medya narsisizmi besliyor
İnternet

Sosyal medya narsisizmi besliyor

Yrd. Doç. Dr. Uğur Hatıloğlu, "Sosyal medyada kişi hedeflediği popülerliğe erişmezse narsistik yaralanma dediğimiz durum gelişebilir ki bu da depresif belirtilere sebep olabilir." dedi.

on5yirmi5.com takip edin
Hakkımızda Künye İletişim Reklam

Kullanım Şartları Yayın İlkeleri Hata Bildir - Görüş Yaz

Copyright © 2008-2019 - Tüm hakları saklıdır.