IŞİD’in beslendiği Selefi düşünce nedir?

IŞİD’in sahip olduğu düşünsel altyapıyı, Şia’ya karşı düşmanlığı ve aralarındaki mücadeleyi Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cemil Hakyemez ile konuştuk.

GÜNCEL .
işid’in beslendiği selefi düşünce nedir?
RöportajEngin Dinç

Bugün Irak’ın orta kesimi ve Suriye’nin bir kısmını eline geçiren Irak Şam İslam Devleti (IŞİD)’nin Selefi/Vahhabi çizgide olduğu biliniyor. Bu çizgideki İslami hareketlerin toptancı ve dışlayıcı yaklaşımlarından beslenen IŞİD ve El Kaide gibi örgütler ise İslam dünyasındaki en kanlı ve tehlikeli yapılar olarak ortaya çıkıyor. Bu yapıların hedeflerine koyduğu Şii mezhebi ise yine en çok bu yapılara karşı bir tepki gösteriyor ve sertlik sergiliyor. IŞİD’in sahip olduğu düşünsel altyapıyı, Şia’ya karşı düşmanlığı ve aralarındaki mücadeleyi Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cemil Hakyemez ile konuştuk. 

Selefilik ve Vehhabilik farklı anlamlara sahip olsa da, bugün geniş bir kesim tarafından aynıymış gibi kabul ediliyor. Bu iki kavram arasındaki farklar nelerdir? İslam dünyasında Selefi/Vahhabi hareket nasıl doğmuştur? İslam mezhepler tarihi içinde bu hareketin yeri nedir? Klasik Ehli Sünnet yaklaşım ile ayrıldığı yerler neresidir? 

“Selef” kavramı, belli bir zaman diliminde yaşayan kişiler için kullanılmıştır. Bunlar; Hz. Peygamber’in ashabı, Tabiin ve Tebe-i Tabiindir. Kendilerini Selefî olarak tanımlayanlar, Selefîliği, İslam dinini sahabe dönemindeki gibi saf ve arı bir şekilde, bidatlerden, eski medeniyetlerin kalıntılarından ve sonradan ortaya çıkan fırkaların görüşlerinden uzak kalmak diye tarif ederler. 

Selefiliği tanımlarken iki önemli karakteristik dikkat çeker: 1-Hadis merkezli zahirilik ve metincilik. 2- Kurtulmuş fırka merkezli inhisarcılık ve dışlamacılık. Yani kendilerini “kurtuluşa ermiş fırka” olarak görmeleri.

Bu tanım çerçevesinde düşünüldüğünde bu kesim, İslam tarihinin ilk dönemlerinde Ashabu’l-Hadis ismiyle öne çıkmıştır. Ashabu’l-Hadis, 3/9. Asırda birkaç gruba ayrılmış olup bunlar arasında Ahmed b. Hanbel’in taraftarları olan Hanbelilerin, yukarıdaki tanıma en uygun kesim olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Bu tarihi düşünce hattı, Ahmed b. Hanbel’den itibaren 8/14. Asırda İbn Teymiyye ve 18. asırda Muhammed b. Abdulvehhab tarafından temsil edilmiş ve günümüze kadar da gelmiştir. 

Aslında Selefîlik, günümüzdeki anlamıyla bir nevi muhafazakarlık demektir. Çünkü Araplar İslâm dinini kendi öz değerleri olarak gördükleri için kendi geleneksel düşünce kalıplarını zorlayan din yorumlarına hiçbir şekilde müsamaha göstermemişlerdir. Bu yüzden henüz İslam mezheplerinin yeni teşekkül etmeye başladığı dönemlerde özellikle Ebu Hanife vb. mevalinin re’y, yani akla dayalı yorumlarını hep bid’at olarak değerlendirmişlerdir. O dönemde Ashabu’l-Hadis adı altında oluşan bu reaksiyoner tutumun günümüzde Selefilik olarak devam ettiğini görüyoruz. Günümüz dünyasında yükselen islamofobinin, söz konusu hareketin daha da güçlenmesine yol açması bu yüzden olsa gerektir. 18. Asırda ortaya çıkan Vehhabilik de benzer şartların ürünüydü. Osmanlı devletinin Ruslar ve İngilizlerle olan savaşlarından dolayı Arabistan bölgesinde oluşan otorite boşluğu neticesinde kontrolden çıkmış sûfi hareketler ve Şiîlerin imam türbelerine aşırı derecede saygılarına bir de Batının Müslüman topraklarını işgal etmeye başlamaları da eklenince, bunlara karşı bir tepki olarak Vehhabilik hareketinin oluşumu neredeyse kaçınılmaz hale gelmiştir.

Selefîlik ya da Vehhabbîlik fark etmez, bunlar elbette Ehl-i Sünnet’in bir parçasıdır. Fakat Ehl-i Sünnet çok geniş bir yapı olduğu için günümüz İslam dünyasında Şiîler dışındaki Müslümanların hemen hemen tamamı Ehl-i Sünnet sayılmaktadır. Bu yüzden onlara “Ehl-i Sünnet’in Aşırıları” demek daha doğru olur. 

İlk dönemlerde Hanbeliler, sonra da Vehhabiler, sadece Şiîler için değil kendilerinden olmayan Sünnî gruplar için de tehlike oluşturmuşlardır. Hanbeliler, Bağdad’da mescidleri basarak Şafiîleri bile tartaklamışlardır.  Benze şekilde, Muhammed b. Abdulvehhab’ın koruyucusu Su'ûd b. Abdülaziz, Medinelilere mektup yazarak onları İslâm'a davet etmiştir. Çelişkiye bakın. Kimi nereye davet ediyor? Medine, İslâm’ın doğduğu yer, kendisi ise Necid bölgesindeki bedevî kabileye mensup bir şahıs.

Selefi/Vehhabi çizgi bugün El Kaide, IŞİD gibi radikal ve terörle ilişkilendirilen örgütlerin ideolojik altyapısını oluşturuyor. Bu örgütler neden bu düşünceleri sahipleniyor ve bunu ideolojik temelleri haline getiriyor? 

Aslında sebebi çok açık. Geleneksel Selefi çizgi hep şiddetten beslenmiştir. Zira tarihsel süreç içerisinde sürekli reaksiyoner olmaları ve özgüven duygusundan ziyade, yenilgi psikolojisi ile hareket ediyor olmaları, Selefî söylemlerin ortak paydası olmuştur. Onların Selef döneminin temsil ettiği hakikate sahip olma duygusu, İslam adına insanlar üzerinde hak iddia etmeleri, yaşadıkları günden hoşnut olmamaları, ötekileştirici din dilini tercih etmeleri ve kıyametin yaklaştığı ve mehdî beklentileri, kendilerinde nefret dilinin gelişmesine yol açmıştır. Bu katı ve dışlayıcı düşünce yapısı, söz konusu radikal örgütler için bulunmaz teolojik ve duygusal imkânlar sunmaktadır. Bununla birlikte sert ve katı mizaçlarından dolayı, tıpkı Hariciler gibi kendi aralarında da anlaşamamaktadırlar. Bu yüzden günümüzde pek çok Selefilik şekli ortaya çıkmıştır. Yani metodolojilerinin çok sert olması, hayatın gerçekliğiyle çatışmakta ve sonuçta zıtlaşmalar, retler ve kesin ayrılıklar ortaya çıkmaktadır.

Selefi/Vehhabi çizginin en büyük düşmanı olarak Şia mezhebi öne çıkıyor. Şia neden bu mezhebin hedefinde? 

Bunun farklı sebepleri olabilir. Hatta İslâm öncesi dönemlere dayanan sebepleri olduğunu bile söyleyebiliriz. Şiîliği oluşturan kesim, daha ziyade kendileriyle rekabet içerisinde oldukları güney Arapları olan Yemenli kabileler ile Eski İranlı gruplardan meydana gelmişti. Bunlar, Kuzey Araplarına karşı olan tepkilerini, Müslüman olduktan sonra önce Emeviler, sonra da Abbasilere karşı çıkarak göstermişlerdir. Emevi ve Abbsilerin en önemli rakipleri olan Hz. Ali soyu etrafında bir araya gelerek Şiîliğin oluşumuna kaynaklık etmişlerdir. Kuzey Arap kabileleri ise, İslâm’ı ve Hz. Peygamber’i kendilerinin temsil ettiği psikolojisi içerisinde hareket ederek Şiîleri, kendi değerlerini ve dolayısıyla İslam’ı yıkan baş düşman olarak görmüşlerdir. 

Hicri üçüncü asırda mezheplerin kurumsallaşmaya başlamasıyla birlikte iki kesim arasındaki çatışmaların sistematik teolojik bir yöne doğru kaydığını görüyoruz. Entelektüel meraktan yoksun ve daha ziyade kabilesel karakterli bu çatışmalar, Abbasî Halifesi Mütevekkil’in münazara ve kelâmî tartışmaları yasaklamasıyla birlikte sokaklara taşmıştır. Ehli Hadis’in düşünce yapısı ve zihniyeti, bu çerçevede şekillenmiştir. Hicri dördüncü asrın başlarında İmam İmam Berbehârî (ö. 329/941)’nin Bağdad’da Şiîlere ve kendilerinden olmayan diğer Sünnîlere yaptığının benzerini bu gün Ebu Musab Zerkavi yapmaktadır. Aynı zihniyeti temsil ediyorlar. Her ikisi de Şiilerin camilerini yaktırmıştır. Bu gün Suud’un verdiği desteği o dönemde Abbasi halifesi Mütevekkil ve Muktedir gibi halifeler vermekteydi.

IŞİD’in kafir/dinden çıkmış olarak niteledikleri hakkında çok kolay bir şekilde idam/infaz kararı alabildiğini görüyoruz. Bu kararları hangi dini temellere dayandırıyorlar? 

Tarihsel miras, yani geleneksel Müslüman din anlayışından yol çıkarak özellikle de Selefî söylemin bir ürünü olan dışlayıcı fetvalar bu işi kolaylaştırmaktadır. On dört asırlık dönemde ortaya çıkan tüm gruplar, kendilerini Hz. Peygamber dönemiyle özdeşleştirip dinin bizzat aslı saydıkları için, kendileri dışındakileri rahatlıkla İslam dışı, kafir, mürted, kanının akıtılması helal olarak görebiliyorlar. Hz. Peygamber’den geldiğini iddia ettikleri meşhur 73 fırka rivayeti de buna çanak tutmaktadır.

Her şeyden önce Şii tarih algısıyla Sünni tarih algısı zıtlıklar üzerine inşa edilmiştir. Şiilik, Hz. Peygamberden sonra ilk üç halifeyi gayri meşru sayar. Sünniler ise hilafet sırasını meşrulaştıran bir söylem inşa etmişlerdir. Şayet her iki kesimin din anlayışlarının tarihsel süreç içerisinde oluşan tarihin bir ürünü oldukları kavranamazsa çatışma kaçınılmaz olmaktadır.

Şia’nın da bu Selefi/Vehhabi çizgiye karşı çok sert eleştirileri olduğunu biliyoruz. Şia’nın bu eleştirileri hakkında neler söyleyebilirsiniz? 

Etki-tepki meselesi. Kendilerine en çok karşı olanları hedef seçmeleri çok doğal bir durum olsa gerektir. Şiî değerlere, hatta insanlara yönelik en büyük saldırılar, halife Mütevekkilin iktidarıyla birlikte Hanbeliler, 1802 yılında Kerbela’yı basıp on bine yakın Şiî’yi katleden Vehhabiler ve günümüzde de Selefiler tarafından yapılmaktadır. Bu da ister istemez tepkiye yol açmaktadır. 

Şiîlik, İslâm dünyasındaki en önemli muhalefet hareketi olduğu için merkezî Sünnî iktidarlarla problemi olanların yolu bir şekilde Şiîlikle kesişmiştir. Bu yüzden Şiîliğin bu güne kadar yaşamasını sağlayan en önemli etkenlerden birinin, muhaliflik ve ötekilik psikolojisi olduğunu söyleyebiliriz. Bu ötekilik duygusu, Hz. Hüseyin’in katledilmesi benzeri trajik olaylarla özdeşleştirerek kendini dışa vurmuştur. Onlar, anma törenlerinde yas tutarak ve hepsinin trajik şekilde öldüğünü iddia ettikleri imamlarının kabirleri etrafında kenetlenerek, tabiri caizse ezilmişlikten farklı bir haz şekli geliştirmiş ve dinamizmlerini bu günlere kadar taşımışlardır. Fail olarak kendilerine karşı muhatap kabul ettikleri en önemli kesim olarak da, Emevî ve Abbasî veya günümüzde Suudi iktidarlarıyla özdeşleştirdikleri Hanbeîler, Vehhâbîler veya Selefîler olarak nitelenen kesimleri görmüşlerdir. 

Suudi Arabistan Selefi/Vehhabi çizginin destekleyicisi, İran da Şii dünyanın. İslam tarihinde Sünni ve Şii devletlerin savaşlarına rastlansa da, bu çatışmaların bir mezhep çatışması boyutuna ulaşmadığı görülüyor. Bugün gelinen noktada her iki ülkenin siyasi çıkar ve amaçlarının bugün İslam dünyasını bir mezhep savaşıyla karşı karşıya bıraktığı söylenebilir mi? 

Devletlerarası çatışmalar, Yavuz Selim ve Şah İsmail dönemlerinde olduğu gibi zaman zaman mezhep boyutuna da taşınmıştır. Fakat bunlar sınırlı olaylardır. Bununla birlikte bu çerçevede her iki tarafın ulemasına verdirtilen tekfir edici fetvalar, halen daha Müslümanlar arasında sıkıntı oluşturmaktadır. Sizin de ifade ettiğiniz gibi bu işlerin temeli siyasi ve ekonomik vb. çıkarlara dayanır. Zaten mezhepler arası farklılıkların temeli de büyük oranda siyasi tutum farklılıklarından kaynaklanmıştır. Çıkar yüzünden kardeşler bile birbirlerine girmektedir. Selefilik veya Cihadi Selefiliğin hedefinde Şiilerin olmasının veya Vehhabiliğin Şiilerle problemi olmasının temelinde bu nedenlerin yattığı bilinmektedir. Suudi Arabistan’ın petrol bölgelerindeki nüfus büyük oranda Şiilerden oluşmasına konunun uzmanları tarafından sık sık dikkat çekilmektedir. Bu demektir ki sorunun temeli ekonomik ve siyasidir. Mezhep ise kendi yaptıklarını meşru gösterme kılıfı olarak kullanılmaktadır.

Son olarak geçmişte pek çok İslam mezhebi veya hareketi ortaya çıkmış ve tarihten silinmiştir. Size göre, Selefi/Vahhabi çizginin daha gelişmesi gibi bir durum söz konusu mudur? İslam dünyasında bu akımlara karşı bir bilinç ve savunma mekanizması geliştiriliyor mu? 

Bu tür grupların, kendi ayakları üzerine basan yeni bir İslâm medeniyeti ortaya çıkana kadar belirleyici etkileri devam edeceği anlaşılmaktadır. Bizim burada ifade etiklerimiz veya İslam dünyasındaki birtakım uzlaştırıcı yaklaşımlar, Müslümanlar özgüvenden eksik ve dış müdahalelere açık olduğu sürece pek fazla karşılık bulmayacaktır. Kanaatimce ne zaman güçlü bir İslam dünyası ortaya çıkar, o zaman bu ve benzeri aşırı grupların çeşitlilik ve renklilikten öte bir etkisi olmaz.

Görünüm zengin & masaüstü ekranı
Mobile git IŞİD’in beslendiği Selefi düşünce nedir?

Yorumlar

bu röportaj için ne düşünüyorsunuz
Küfür, hakaret vb. yorumları yayınlayamayız.
  • Mustafa Turk Çarşamba, 05:49

    IŞİD vehhabi/selefi değil
  • turk-islam Cumartesi, 21:34

    Objektif bir yazı, güzel özetlemis
  • leventk Cumartesi, 18:11

    Yazar , ifadelerinde dolaylı oyarak şiiliği , şiileri haklı -masum göstermeye çalışıyor, inançsal olarak şiiliğin nasıl ehli sünnetten ayrıldığını, farklı inkarcı bir yola saptığından hiç bahsetmiyor , dolaylı olarak bile değinmiyor, şiilerin tarihte v günümüzde , sünni müslümanlara yaptığı zulümleri, entrikaları, sünnileri birbirine düşürme çabalarını, sünni ,ehli sünnet yani gerçek islamın bir çok şartırnı reddettiğini , kendince değiştirdiğini dile getirmiyor , ve kendi düşman -kafir algılarında birinci önceliğin sünniler olduğunu söylemiyor, (2.düşman algıları gayri müslimlerdir hristiyan ve yahudiler )

Diğer Röportajlar

bunlar da ilgi çekebilir Röportaj Anasayfa
on5yirmi5.com takip edin
Hakkımızda Künye İletişim Reklam

Kullanım Şartları Yayın İlkeleri Hata Bildir - Görüş Yaz

Copyright © 2015 - Tüm hakları saklıdır. Yıldızlar Eğitim Organizasyon A.Ş.