'Yargı işini yapsın' sözü ahlaksız bir teklif

17 Aralık’ın ardından akıllara takılan sorulara Yeni Şafak yazarı Markar Esayan’la birlikte cevap aradığımız röportajımızın ikinci bölümünü yayınlıyoruz.

GÜNCEL .
yargı işini yapsın sözü ahlaksız bir teklif
RöportajEngin Dinç

Engin Dinç'in röportajı

Türkiye 17 Aralık operasyonlarıyla yeni bir sürece girdi. Türkiye’ye sarsan bu operasyonlar zinciri kamuoyunda bir yolsuzluk operasyonundan çok meşru hükümete yönelik bir darbe olarak okundu. Hükümete yönelik siyaset dışı alandan gelen bu operasyonel süreç aslında geçtiğimiz haziran ayında Gezi olaylarıyla başlamıştı. Gezi olayları istenilen sonucu vermedi. Ancak 17 Aralık’ta çok daha başka bir tehlikeyle karşı karşıya kaldı. Türkiye, 17 Aralık’ta başlayan operasyonların ardından yargı ve emniyet teşkilatı içinde yuvalanmış bir ‘paralel yapı’nın varlığını konuşuyor. Söz konusu bu ‘paralel yapı’ ise Fethullah Gülen hareketi ya da Hizmet hareketi ile ilişkilendiriliyor. Bu yapı neden hükümete karşı böylesi bir kalkışma içine girdi? Türkiye, art arda böylesine sert müdahaleleri neden yaşıyor? Hizmet hareketi bu süreçte kendisine nasıl zarar verdi? Çözüm sürecinin tüm bu yaşananlarda ne gibi bir etkisi var? 17 Aralık’ın ardından akıllara gelen bu soruları Yeni Şafak yazarı Markar Esayan’la konuştuk.  

İşte röportajın ikinci bölümü... 

HİZMET HAREKETİ 17 ARALIK'TA SİYASİ BİR YAPIYA DÖNÜŞEREK ZARAR GÖRDÜ 

Hizmet Hareketi tartışmaların odağına oturdu malumunuz. Hizmet Hareketi geçmişten beri hoşgörü, demokrasi ve insan hakları söylemiyle gündeme gelmişti. Ama şimdi Hizmet Hareketi açısından tam tersi bir algı var kamuoyunda. Fethullah Gülen’in bedduası gündemde çok fazla yer işgal etti. Hizmet Hareketi’ne çok farklı eleştiriler geldi. Hizmet Hareketi’nin bu süreçte çok fazla zarar gördüğüne düşüncesine siz de katılıyor musunuz?

Katılmamak elde değil, bir kere ben Hizmet Hareketi’ne sempatiyle bakan kişilerden bir tanesiyim. Oradan birçok arkadaşım var. 2010 yılından bu yana Today’s Zaman’da yazıyorum. Toplantılarına gidiyorum, herkesin de toplantılarına giderim. O arkadaşlarımızdan her zaman gördüğümüz, demokrasiden yana, derin devlete karşı net bir tutumdu.

Ben bu süreçte mesela çok fazla hoşgörü faaliyetlerinin, çok kültürlülük faaliyetlerinin , aşağılanmaması gerektiğini düşünüyorum, gerçekten hoşlanmıyorum. Müslüman olmayan diğer dünya ile temasların olması gerekir. Bunlar bazen ihanet gibi sunuluyor, bu da yanlış. Ama şöyle bir şey de var; Hizmet camiası bir şekilde onları temsil gücüne sahip gazeteleri ve STK’ları bu krizlerde o mesafeyi çok kaybettiler ve taraf oldular. Savcıların, polislerin yaptığı tüm eylemlere taraf oldular, sahip çıktılar ve meşrulaştırmak için ellerinden geleni yaptılar. Dolayısıyla bu büyük bir hataydı. Eğer hem hükümeti eleştirip hem de hiçbirimizin reddedemeyeceği yargı garipliklerine “Ne yapıyorsunuz?” gibi bir tavır koysalardı, çok iyi bir noktada durmuş olacaklardı. Ama bunu çok sahiplendiler. Dolayısıyla o bizim algımızda oluşan dindar bir cemaat, Hizmet Hareketi’nin dışında bir siyasi kimlik olarak karşımıza çıktı. Hükümete karşı farklı bir siyasi kimlik olarak ortaya çıktılar ama sorun şu ki, meşru değillerdi çünkü bir siyasi parti değiller. Siyasete müdahale anlamına gelecek bu yargı operasyonlarını bu kadar aşırı sahiplenme, tabi ki o hizmet algısını yıprattı ve hasmane bir siyasi yapı algısı oluşturdu. Dolayısıyla buradan ciddi anlamda herkes zarar görüyor. Bu algı kaç yıldır oluşturulmaya çalışılıyor. Bununla ilgili belki binlerce gönüllü insan çalışıyor, bunu isteyerek ve severek yapıyorlar. Yurtdışında ayda 200-300 dolara çalışıyorlar, canını kaybedenler oldu. Bu gerçekten çok ciddi bir emek. Bu algının çok kıskanılarak korunması gerekiyordu. Dindar bir cemaatin, bir sivil toplumun siyasete girdiğinde zarar görmemesi mümkün değildir. Çünkü taraf oluyorsunuz, toplumun belli bir kesimine öncelikle hitap ederseniz, diğer kesimine de hasmane bir pozisyona geçersiniz. Bu tip gruplar bunlardan özellikle kaçınırlar. Hizmet Hareketi bunu başarıyla da yapmış bir camiaydı.  Ama bunu bu krizde kaybettiler.

'BIRAKIN YARGI İŞİNİ YAPSIN' SÖZÜ AHLAKSIZ BİR TEKLİF

Ak Parti üzerinde yoğunlaşan yolsuzluk iddiaları partiyi ne derece yıprattı? Ak Parti’nin yargıda ve polis teşkilatında yaptığı birtakım yer değiştirmeler bir savunma refleksi mi? Yoksa yolsuzluk operasyonunun üstünü örtme girişimi mi? Bu konu çok tartışılıyor. Siz bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Şimdi iki yönde de iddialar var. Ama ikisini de kanıtlayacak ortada henüz bir verimiz yok. 17 Aralık yargıya intikal etmiş bir konu, bunu göreceğiz. Onun dışında bu bir yargı operasyonu ve siyasete müdahaleyse -ki öyle gözüküyor-, hükümetin de buna siyaseten -ki elinde başka bir silahı yok-parlamentoyu kullanarak bir cevap vermesi lazım, bir de elindeki yetkiler var. Çünkü başka bir şey yapamaz. Fiili bir darbeye maruz kalan hükümetin bu araçları kullanmasından başka bir yol yok. Şöyle bir teklif yine ahlaksız bir teklife dönüşüyor; “Bırakın yargı işini yapsın, uzun bir süre içerisinde konuşalım, anayasayı yapalım”… Ben de soruyorum, eğer o yargının işi o anda darbeyse ne olacak?.. O zaman siz “Bırakın, darbeyi yapsın” demek istiyorsunuzdur. Bir siyasal yapının kendisinde savunma refleksi göstermemesini bekleyemezsiniz, mümkün değil. Biz sadece dışarıdan gördüğümüzle ikna oluyoruz, düşünün ki hükümetin elinde çok daha ciddi istihbarat bilgileri var.

Olanların normal bir yargı operasyonu olmadığı çok ortada. 17 Aralık’tan beri bunu tartıştığımız gibi 150 milyar dolar kaybımız var. Korkunç bir şey bu! Bunun normal olmadığı her halinden belli. 25 Aralık operasyonuyla ilgili, “insanları toparlayın, biz delili bulur getiririz” denildiği söyleniyor.  Operasyonlar son derece gizli bir şekilde yürütülüyor, 11 ayda hiçbir yere sızmıyor bu bilgi, üstlerin hiçbirisine haber verilmiyor ve karakol komiseri boyutunda bir kolluk kuvvetiyle operasyon yapılıyor.  Bunların hepsinin anormalliği ortada. Ama siyasetin de şöyle bir sorumluluğu var, her zaman meşru sınırlar içerisinde kalmak zorunda. Bu görev onun görevi, size karşı gayrimeşru bir müdahale yapanlar zaten gücünü gayri meşruluktan alıyor ama siz gücünüzü meşruiyetten alıyorsunuz. Dolayısıyla HSYK düzenlemeleri olsun, atamalar ve görevden almalar olsun bunlar hükümetin görevi dahilinde olan şeylerdir; bir kere bunun altını çizelim, hükümet bunu yapar. Ama HSYK düzenlemelerini yaparken, çok itinalı bir şekilde yapmak, aynı zamanda halkı yolsuzlukla ilgili ikna etmek zorundasınız. Halk hükümete “ben bu oyunu, bunun normal bir operasyon olmadığını gördüm ve arkandayım” mesajı veriyor. Seçimlerde bunun somut verilerini alacağız gibi gözüküyor, yani şu anda ciddi şekilde “hükümete sahip çıkma refleksi” görülüyor. Bu olayı Erdoğan savuşturdu ve deşifre etti, kendisini tahkim etti, halk da ona “Ben arkandayım” dedi ama bu şartlı bir destektir. Bu desteğin sürmesi için hükümetin mutlaka bu iddialar konusunda halkı ikna etmesi, tereddütleri gidermesi ve varsa yolsuzlukların üzerine bizzat gitmesi gerekir. Eğer yolsuzluk varsa -bu da bir iddiadır, çünkü masumiyet karinesi var- çürükleri içerisinden temizlediğini göstermesi gerekir.

Ben bugün yaşananların Ak Parti için çok büyük bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Geçenlerde “17 Aralık Ak Parti’nin ikinci kuruluşu olabilir mi?” diye bir yazı yazmıştım. Böyle bir tablo var değil mi? Gezi’deki durumu anlatırken muhalefet eksikliğinden bahsettim, bundan sonra da gördüğüm kadarıyla bu böyle devam edecek. Eğer bu müdahalelerden Ak Parti kazasız belasız geçebilirse önümüzdeki 4-5 ya da bir 10 yıl daha bu ülkeyi yönetecek. Ama Ak Parti’nin sırtında çok önemli yükler var, bunların bazıları onun elinde olmayan şeyler. 12 yıllık bir iktidarın yıpranması, 12 yıllık bir iktidardan bıkılması, toplumun değişiklik talebi… Bunlar Ak Parti’den bağımsız şeyler. Üç dönemdir bu ülkeyi yönetiyor ve 7 seçimdir kazanıyorsanız bir noktadan sonra insanlar hayattaki her türlü aksaklığı sizden bilmeye başlar. Aşinalık da bir yük haline gelir. Yıllarca aynı kurmayları, aynı insanları görmek… Sizin yaptığınız değişiklikler de, o sırada çok ciddi reformlar ve değişiklikler yapıyor olsanız bile, kişiler aynı gözüktüğü için kamuoyunun gözünden kaçar, sıradanlaşır. Dolayısıyla Ak Parti burada bu ağır darbenin ona verdiği fırsatla -çünkü bir sürü rezervleri o darbe sayesinde yıktık biz- bugün hiç konuşmadığımız şeyleri konuşuyoruz. Bu kadar şeffaf bir dönem bugüne kadar hiç olmamıştı. Dolayısıyla buradan yola çıkarak gerçekten devletin bütün organlarının çok ciddi anlamda reformdan geçirme imkanına sahip, çünkü halk ‘artık bunu yap’ diyor. Gerçekten hepimiz ‘yargı tuzdur’ diyor ve tuzun koktuğunu düşünüyoruz. Şimdi bırakın hükümete müdahaleyi, ben sıradan bir vatandaş olarak mahkemelere gittiğimde ne hissedeceğimi bilmiyorum. Acaba benim davam kimler tarafından görülüyor, nasıl görülecek, adil olacaklar mı gerçekten?.. Yoksa bir grup adına mı hareket ediyorlar? Bu olmaz, bununla yaşayamayız. Bunu mutlaka düzeltmemiz lazım, bu da çok büyük bir fırsat aslında.

Bununla yüzleşerek 100 yıllık o eski, bürokratik devletin içimize sızmış bütün zihniyetinden kurtulabiliriz, yeniden başlangıç yapabiliriz. Aynı şeyi Ak Parti devletin kurumlarına uyguladığı gibi kendi partisine de uygulayabilir. Sonuçta Ak Parti’nin kendi içerisinde hala eski Türkiye’ye dair bir zihniyet var. Ak Parti bence kendi tecrübesine ve zihniyetine mutlaka genç kadroları da ekleyerek, hem yenileşme hem de gençleri yakalama anlamında bir tazelik katabilir. Kabul edelim, yaşlandıkça yavaşlıyoruz, yeni jenerasyonlarla bağımız kopuyor. Hangi işi yapıyorsak yapalım, mutlaka gençlerle aşılanmamız gerekir ki o zihniyeti kendi siyasetimize, kendi stratejimize taşıyalım. Ben bu alt üst oluşta, hem çözüm sürecinde, hem de Ak Parti’nin siyaseten adım atmaktan sosyolojik nedenlerle çekindiği bir sürü kırmızı çizgili konuda bütün o rezervlerimizden, bağlarımızdan, yüklerimizden kurtulduğumuzu düşünüyorum. Bu Ak Parti’ye hem devleti demokratikleştirmek, hem de kendi partisini halka yeni bir parti olarak sunmak, o heyecanı sıfırlamak ve tazelemek için büyük bir fırsat veriyor.  

CHP REFORMLARIN KALICI OLDUĞUNA DAİR ÜMİTLERİNİ YİTİRMEDİKÇE DEĞİŞMEZ

Tabi bir de, neden yeni bir muhalefet çıkmıyor sorusu var. Hepimiz bunu 10 yıldır düşünüyoruz. Niye CHP böyle? Herkesin açıkça gördüğü trajikomik hatalar yapıyorlar. İçinden “CHP’nin başına ben gitsem daha iyi yönetirim” diyorsun. Çünkü halkın ne istediğini halktan birisi olarak görüyorsun. İdeolojik bakışı bırak, dindarlara olan alerjini bir tarafa at, ama gerçekten at. Söylemle değil, iki tane çarşaflı kadını üye yaparak insanlara sadece hakaret ediyorsunuz. Onun gerçekten bir vitrin düzenlemesi olduğunu insanlar görüyor. Eskisi gibi kapalı bir toplum değiliz, bunları hepimiz görüyoruz. Dolayısıyla gerçekten değiş.

Niçin değişmiyor? Ben bunun cevabını Gezi’de de değil 17 Aralık’ta buldum. Türkiye’de daha evvel şunu söylüyorduk; CHP’nin tabanı daha buna hazır değil veya CHP’yi tokatlayıp, yerine güçlü bir muhalefet partisi çıkartacak zihni birikime ve uyuma hazır değil. Onlarda da bir travma var. Hala bu ülkeyi dindarların yönetmesine büyük bir nefretle bakıyorlar. Ama bu kadar basit değil. Bu da vardır ama 17 Aralık’tan sonra düşündüğüm ve bulduğum şey şu oldu: Bir ülkede, bizim gibi reform sürecinden geçerken buna karşı mutlaka bir statüko direnci oluşur. Bu kuraldır ve bu statükonun geriye dönüş ümitleri tükenmediği müddetçe statükonun yapısında bir değişim olmaz. CHP ya da CHP’yi destekleyenlerin, beyaz sermayenin, beyaz medyanın, STK’ların, odaların, TÜSİAD’ın ve bütün bunların; Erdoğan’ın, hükümetin ya da bu reformların artık gerçekten kalıcı olduğuna ikna olmaları, bunlardan kurtulabileceklerine dair ümitlerini yitirmeleri gerekiyor. 17 Aralık gibi bir şey bu ülkede olabildiyse demek ki ümitleri var ve haklılar. Çünkü ben Erdoğan dışındaki başka hiçbir liderin Gezi ve 17 Aralık gibi iki darbeyi savuşturabileceğini düşünmüyorum. Bunlar çok başarılı darbelerdi ve yüzde 99,9 hükümeti yıkabilecek güçte darbelerdi. Bunu gerçekten Erdoğan’ın dehasına, çok büyük karizmasına, hızlı karar alabilmesine ve halk desteğine borçluyuz. Bunlar çok güçlü darbelerdi. Bunlar dünyanın herhangi bir yerinde, eski Türkiye’de hükümeti 10 kere yıkabilecek güçte darbelerdi. Ama hükümet yıkılmadı çünkü Türkiye eski Türkiye değil. Sevin sevmeyin Erdoğan’ın liderliğini gerçekten kabul etmek lazım. Erdoğan’ın deha düzeyinde bir siyasi karizması ve aklı var. Demek ki Türkiye’de hala eskiye dönme, halkın iktidarını indirme, yerine tekrar yeni türden bir vesayet kurma ümidi olan bir kesim var, bunun taşıyıcısı bir siyasi parti ve bu partinin gerçekten bir gücü var. Bu güç, -bu güce sahip olanlar kimse-, artık başarılı olmayacağına yönelik kanaat getirmedikçe Türkiye’de yeni muhalefet çıkmaz. Çünkü ancak o zaman “Biz bunu da yapamadık. Siyaseten yapamıyoruz, çok güçlüyüz, algı yaratma gücümüz var, ekonomiyi yönetme, dünyayı ikna etme gücümüz var. Bunu da deniyoruz ama yapamadık” dediklerinde, başka bir fikirleri de yoksa ancak o zaman Türkiye’de gerçek bir yeni muhalefet çıkar. Yoksa CHP gibi onların elinde oyuncak olan vesayet partisi ile devam edersiniz. O yüzden bu kesimler kendiliklerinden vazgeçmeyeceklerine göre onları ikna edecek reformları yapmak zorundasınız. Öyle ki, artık oradakiler şöyle düşünmeli; “Evet biz siyasete mahkumuz. Biz ne yapacaksak halkla yapacağız. Biz çok güçlü olabiliriz, çok paramız olabilir, Türkiye’yi dış dünyaya anlatan tekel medyası bizim elimizde olabilir. Bu anlamda çok güçlü olabiliriz ama biz siyaset dışına çıktık, yapamadık, olmuyor.” Bunu dedikleri noktada muhalefet açısından normalleşme başlar. Ben böyle bir formül buldum ve bunun doğru olduğunu düşünüyorum. O yüzden bu süreç her açıdan çok önemli. Yeni muhalefetin çıkması açısından da, Ak Parti’nin yenilenmesi açısından da, devletin reformları açısından da, aynı zamanda halkın yeni Türkiye konusundaki tasavvurlarının netleşmesi açısından da çok önemli bir süreç yaşıyoruz. Burada sivil siyaset kurallarına uyarak, gerçekten demokrasiden ayrılmadan ama sert bir mücadele vereceksiniz, kararsızlık ve geri adım yok ama yanlışları tekrarlamayacaksınız… Çünkü siz size karşı yapılmış adaletsizliklerle adaletsizlikle karşılık verdiğinizde,  güçten düştüğünüzde o adaletsizlik tekrar size karşı geliyor. Dolayısıyla paradigma değiştirmemiz lazım. O da demokrasiye,  hukuk kurallarına ve her zaman halka ve meşruiyete dayanarak olacak.

Güçlü bir iktidar var, kimse buna itiraz etmiyor ama biz yüzde 50’den ibaret değiliz. Bir de bu ülkenin diğer yüzde 50’si var ve onların bir kısmı çok mutsuz. Bunu taşıyamazsınız uzun süre. Çünkü sokağa 100 bin kişi çıktığında, ister provokasyon olsun, ister komplo olsun, isterse hükümetin yüzde 100 hatasından olsun ülke yönetilemez hale geliyor. Dolayısıyla biz bu toplumsal barışı da korumak zorundayız. O anlamda da bu yeniden yargılamaların da önemli olduğunu düşünüyorum.

BİR KİŞİ BİLE HAKSIZ YERE HÜKÜM GİYMİŞSE HAYATA KALDIĞINIZ YERDEN DEVAM EDEMEZSİNİZ

Ben de bu yeniden yargılanma konusundan devam etmek istiyorum. Yeniden yargılama derken mesela Hanefi Avcı burada güzel bir örnek. Son zamanlarda gazetelerde de konuşmaları yayınlanıyor. “Bana burada komplo kuruldu ve hapse girdim.” diyor.

Çok dengeli yaklaşıyor,  nefretle de bakmıyor, hükümete kırgın ama hükümete sahip çıkmak gerektiğini söylüyor. Ben gerçekten onu yaklaşımını iyi buluyorum.

Demokrat kesimlerin büyük çoğunlukla sahiplendikleri Ergenekon ve Balyoz davalarında da birtakım CD’lerde oynama olduğu iddia edildi.  Şike davasında Aziz Yıldırım’ın itirazları var,  askeri casusluk davasında itirazlar var. Siz Hrant Dink davası konusunda yazdınız. Tüm bu örneklerde görüldüğü kadarıyla yargıya güven dip yaptı. Yeniden yargılama nasıl olabilir? Yargıda bir yeniden yapılandırmaya ihtiyaç var mı? Bunun için neler yapmak lazım?  

Var tabi, bu zor bir şey ama gayri mümkün değil. Ben bu konularda konuşurken Osman Can’dan aldığım şu örneği kullanıyorum, biraz da değiştirdim: Biz 200 km hızla giden bir arabayız. Zaman durmayacağından dolayı, gelişmek ve zenginleşmek istediğimiz için aslında eski bir arabayla giderken -ki o araba devlet- biz hızı arttırdık, çeşitli modifikasyonlar yaptık, arabayı biraz güçlendirmeye çalıştık.  Ama sonuçta bu işin zorluğu burada. Hem durmayacaksınız, duramazsınız hem de dünya durmaya müsaade etmiyor. Aynı zamanda 200 km giderken motorda belli değişiklikler yapmanız lazım, patlayan lastiği değiştirmeniz lazım. Aslında bu böyle bir durum ama mümkün. Verdiğim örnekte mümkün olmayabilir ama hayatta mümkün. Öncelikle genel anlamda ilkelerden kopmamak lazım.

Yeniden yargılama konularına gelelim. Eğer bu davalarda Ergenekon, Balyoz, casusluk davası, Poyrazköy ve hepsinde bir kişi dahi yaratılmış bir delille veya mahkemenin yanlılığı nedeniyle haksız yere hüküm giymişse biz hayata kaldığımız yerden devam edemeyiz, hiçbir şey olmamış gibi yapamayız, oraya bakmamız lazım. Bunu zaten 17 Aralık öncesinde de söylüyorduk ama yeteri kadar güçlü söylemiyorduk. Tabi ki halkın tereddütleri var, özellikle bizlerin, yani demokrat dediğimiz çevrelerin, çünkü biz bu davalara çok destek verdik. Bunun eski devletten kurtulmak için çok önemli olduğunu düşündük. Doğru, burada herhangi bir tereddüt yok, bugün de olsa 12 Eylül’de o referanduma “evet” verirdim. Çünkü hiçbir şey bir anda mükemmel olmaz. Olumlu adımları desteklemek zorundayız. Daha sonra ortaya çıkan komplikasyonlarla da tekrar biz mücadele edeceğiz. Bir komplikasyon var karşımızda. Öyle gözüküyor ki, bu darbe davalarını üstlenen yargıçlar, savcılar, emniyetçiler rutinin dışına çıkmışlar, burada usulsüzlükler yapılmış. 17 Aralık’tan sonraki tablo bize bunu düşündürtüyor. Dolayısıyla burada halkın panik yapmasına, acaba eskiye mi döneriz demesine hiç gerek yok. Eskiye dönemezsiniz, o dönem yaşandı ve bitti; derin devlet de deşifre edildi. Ama şimdi Hanefi Avcı gibi masum, ilgisiz insanlar gerçekten siyaseten hedef seçilmiş ve haksızlığa uğramışlarsa bizim o yargılamalara dönüp bir bakmamız gerekiyor. Hukuk da bunu söyler. Mahkemelerde deliller, her şey kayıtlı; deliller sabit ve somutsa niçin tereddüt ediliyor, onu anlamıyorum. Yeniden yargılamada zaten somut delil, suç tanımı ve ilişkilere bakılır, bunlar doğruysa cezalar yeniden onanır. Sorunlu olan ve yanlış yargılanan insanlar varsa da beraat eder. Buna kim karşı çıkabilir. Biz burada Balyoz veya Ergenekon ya da şu, bu davalarının kendisini yargılamayacağız, oradaki kişi özelinde yargılamaların tekrar yapılmasının doğru olacağını düşünüyorum. Hukukçu değilim ama kişi bazında; Ahmet, Mehmet’in, bu insanların teker teker dosyasına bakılır; o cezaları almasını gerektirecek delillere ulaşılmış mı, bu delillere kanun ve hukuk çerçevesinde mi ulaşılmış, herhangi bir yanlışlık yapılmış mı araştırılır. Evet denir, aynı ceza onaylanır veya hayır denir, o insan beraat eder ya da cezası düşer. Bence bundan hiç çekinmemek lazım çünkü biz bunu yaparsak aslında yargıyı yavaş yavaş iyi bir noktaya getireceğiz. Bir günde olmayacak bu belki bizim 10 yılımızı alacak, ama önemli adımlardan bir tanesi de bu yeniden yargılamalar. Biz geçmişle yüzleşirken masum insanları kurban edemeyiz, böyle bir şey mümkün değil. O zaman biz eskilerin yaptığını tekrarlamış olacağız. İstiklal Mahkemeleri’nde yapıldığı gibi… Onların da kendilerine göre bir rasyonalitesi vardı. Ama 11 bin insanın büyük bir kısmını idam ettiler. Şimdi öyle yapamayız. Yeni bir yargıya, yeni bir akılla ulaşabiliriz. O yüzden bu insanların mağduriyetlerini gidermek o davaların meşruiyetlerini ortadan kaldırmaz.  Balyoz davası için konuşursak mesela, ben açıkçası o seminer programında darbe hazırlığı olduğundan eminim, bunun bir cezası var. Ama ilgili ilgisiz insanlar ceza almışsa, bunlara teker teker, kişi bazında ve hüküm bazında bakılır ve buna göre karar verilir. Bunun AİHM’i de var, şusu da var, busu da var; dolayısıyla bu yüzden burada bir güven lazım. Bu davalar sayesinde yargı siyasallıktan arınmaya başlar, o süreç de başlar diye düşünüyorum.

KÜRT HAREKETİ KAYPAKLIK YAPSAYDI GEZİ VE 17 ARALIK BAŞARILI OLURDU

Tüm bu tartışmaların odağında sizin de bahsettiğiniz gibi çözüm süreci var. Bu süreçte Kürt hareketini de burada biraz konuşmak lazım. Hem Gezi sürecinde hem de 17 Aralık’ta Ak Parti hükümetine çok da fazla sorun çıkartacak ne söylem ne de tavırda bulundular. Kürt hareketinin buradaki sağduyulu yaklaşımını nasıl görmek lazım? Onlar da çözüm sürecinden ümitli sanırım…

Bizden çok daha tecrübeliler bir kere. Abdullah Öcalan derin devleti, derin devlet mantığını bizden çok daha iyi tanıyor. 2010 yılındaki görüşme notlarına bakarsanız bugünlerde olabilecekleri orada yazmış olduğunu görürsünüz. Bu da çok normal çünkü 35 yıldır her türlü derin devlet ve istihbarat örgütüyle aşık atmış ve ayakta kalmış bir örgütten bahsediyoruz. Tabi burada ciddi bir siyasi beceri var. Bunun dışında Kürt kardeşlerimize de gerçekten teşekkür borçluyuz, çünkü ne Gezi’de ne de 17 Aralık’ta provokasyonlara gelmediler. Öcalan sorumlu bir lider olarak doğru çağrılarda bulundu. 17 Aralık’ın ismini bir darbe olarak çok net koydu ve bunun asla maşası olmayacaklarını söyledi. Çünkü Öcalan bunları defalarca yaşamış bir lider. “Barış için kime el uzatsam, devirdiler” diyen bir lider. Özal’ı da hatırlıyor, Erbakan’ı da hatırlıyor, hepsini hatırlıyor. Dolayısıyla bu oyunları çok iyi bilen birisi ve çözüm süreci de sadece iyi niyetle olabilecek bir şey değil. Demek ki çözüm sürecinin güçlü olduğunu düşünüyor ve bunu da ancak bu hükümetin yapabileceğini düşünüyor. Erdoğan gibi güçlü bir liderin bu meşruiyeti sağlayabileceğini ve halka bunu anlatabileceğini düşünüyor. Dile kolay çünkü 35 yılda 40 bin insanımız öldü, bunun için 50 bin diyenler var. Bunun yüzde 90’ı Kürt ama 5-7 bin arasında da askerimiz şehit oldu. Sonuçta bunların hepsi bizim insanımız, büyük bir travma ve büyük bir endoktrinasyon var. Bunu gerçekten tersine çeviren bir güç ve karizmaya Erdoğan sahipti. Siyasi geleceğini de tehlikeye atarak bu riski aldı. Bence Erdoğan çok değerli bir iş yapıyor. Öcalan pek çok insan için bir terörist başı olabilir ama Kürtler için çok değerli bir isim, Kürt halkı üzerinde ciddi bir etkisi var ve bunu barış için kullanıyor. Bunun hakkını da teslim etmek lazım. Şunu unutmayalım, Gezi’de veya 17 Aralık’ta Kürt hareketi eğer kaypaklık yapsaydı Gezi başarılı olurdu. Çünkü Kürtlerin vereceği karar çok önemliydi ve doğru kararları verdiler. Biz ancak onlara sağduyulu davrandıkları ve demokrasiyi seçtikleri için teşekkür edebiliriz.  Bu önemli bir garanti, çünkü Gezi’de de Aleviler ve Kürtler yönelik medya üzerinden hem bir kışkırtma hem de çok ciddi bir baskı vardı. Ertuğrul Özkök bile “Niye çıkmıyorsunuz sokağa?” diye yazdı. Kürtlerin çektiği acılar konusunda Ertuğrul Özkök’ün nasıl bir ilgisi, nasıl bir endişesi ya da nasıl bir hassasiyeti olabilir? Komik yani. Ama bu bize onların sokağa çıkmasının önemli olduğunu gösteriyor. Ve sokağa çıkmadılar, sembolik olarak oradaki hatalara vurgu yaptılar, oradaki park meselesindeki polis şiddetini kınadılar falan ama onun dışında da ‘hayır’. Bu meselede de Öcalan’ın çok net açıklaması var. BDP içerisinde beyaz Türklere yakın ciddi bir damar var, o damarı durdurdu. BDP’de her şey o kadar net değil aslında. Öcalan olmasa BDP içerisinde çok kullanışlı bir damar var ama Öcalan ona çok net bir çizgi çekti.

Bu damar içerisinde kimler yer alıyor? 

İsim vermek doğru olmaz ama net bir şekilde Beyaz Türkler’le, beyaz medya, ulusalcılar ve Kemalistlerle ciddi bir dalga boyunda olan, daha çok kişisel düşünen siyasetçiler var ve buna Öcalan net tavırlar ortaya koyarak izin vermedi. Mesela kendi doğal akışına bıraksanız BDP, CHP ile seçim ittifakına gidebilirdi, Mustafa Sarıgül’ü destekleyebilirlerdi ama Sırrı Süreyya’yı aday yaptı ve o ilişkiyi kesti. Bununla ilgili bir anlaşma yapıldığını dahi biz basında duyduk. Kandil’in buna onay verdiğini de duyduk. Öcalan net bir şekilde bunu da engelledi. Çok net bir şekilde Öcalan siyaseti destekliyor, çünkü net bir şekilde gözüküyor ki, Erdoğan’ın devrilmesi halinde olacak ilk şey, çözüm sürecinin bitmesi, savaşın daha büyük bir boyutla geri dönmesi ve muhtemelen Öcalan’ın da tehlikeye girmesidir. Bunu Öcalan da görüyor, aklı başında gerçekten böyle bir şey isteyen Kürt vatandaşlar da görüyor.

AK PARTİ YEREL SEÇİMLERDE YARA ALIRSA ÇOK DAHA SERT MÜDAHALELER GELİR

Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecine doğru gidiyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçimine sağ salim girebilirsek, yeni operasyonlarla karşılaşmazsak, Cumhurbaşkanlığı seçimi Türkiye’de neleri değiştirebilir? Bu sizin bahsettiğiniz yeni bir reform sürecinin önünü açabilir mi?

Ben adım adım gitmek gerektiğini düşünüyorum yoksa medyumluk yapacağız. Çünkü süreç o kadar belirsiz ki… O yüzden ben Cumhurbaşkanlığı seçimlerini şu anda öngöremiyorum, belki bu benim kabiliyetsizliğimdir. Bence 30 Mart çok önemli şu anda. 31 Mart'taki tablo bize çok daha net konuşma imkanı verecek. Ben de böyle yapmak gerektiğini düşünüyorum. 30 Mart seçimlerinde kamuoyu Ak Parti ve Erdoğan’a, CHP’ye ve siyaset mühendisliğine nasıl bir mesaj verecek bunu görmek, büyükşehirlerin dağılımının nasıl olacağına bakmak lazım. Ak Parti ve Erdoğan buradan nasıl çıkacak, hangi oy oranını alacak bunlar çok önemli. Bir, iki puanlık farklar bile çok önemli. Yüzde 45 başka bir şey, yüzde 43 başka bir şey veya yüzde 47 başka bir şey, yüzde 40 başka bir şey. Bunu maalesef 2009’daki yerel seçim oy oranlarıyla karşılaştırmayacağız; bu seçimler genel seçim havasında geçeceği için herkes bu sonuçları 2011 genel seçimdeki Ak Parti’nin oy oranlarıyla karşılaştıracak. O anlamda Ak Parti’nin buradan güçlü çıkması gerekiyor. Eğer güçlü çıkarsa Cumhurbaşkanlığı seçimleri çok daha rahat geçer. Ama Ak Parti 30 Mart seçimlerinden yaralı çıkarsa müdahaleler çok daha sert biçimde gelmeye başlayacaktır, yeni bir ivme kazanacaktır. Bunu bir gerilla taktiği gibi düşünün, önce bu yolsuzluk iddialarıyla hükümetin meşruiyetine zarar vermek, ekonominin kötüleşmesi ve en nihayetinde hükümetin düşmesi… Böyle bir üçlü evreden bahsediyoruz. Buna da hükümetin karşı koyması, bunları boşa çıkarması gerekiyor. İlk hamleyi savuşturdu, bunu halka anlattı; ikinci en büyük hamle meşruiyet sorunu, hükümetin meşruiyeti ne durumda bunu 30 Mart’ta göreceğiz. Orada da ciddi bir başarı yakalarsa Çankaya’nın teferruat haline gelebileceğini, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin şu anki kadar bile önemli olmayabileceğini görebiliriz. 

"CEMAAT GÜÇ ZEHİRLENMESİ YAŞIYOR" BAŞLIKLI RÖPORTAJIN BİRİNCİ BÖLÜMÜNÜ OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ!

Görünüm zengin & masaüstü ekranı
Mobile git 'Yargı işini yapsın' sözü ahlaksız bir teklif

Yorumlar

bu röportaj için ne düşünüyorsunuz
Küfür, hakaret vb. yorumları yayınlayamayız.

Diğer Röportajlar

bunlar da ilgi çekebilir Röportaj Anasayfa
on5yirmi5.com takip edin
Hakkımızda Künye İletişim Reklam

Kullanım Şartları Yayın İlkeleri Hata Bildir - Görüş Yaz

Copyright © 2008-2019 - Tüm hakları saklıdır.