Markar Esayan: Cemaat güç zehirlenmesi yaşıyor

17 Aralık operasyonunun ardından akıllara takılan soruları Yeni Şafak yazarı Markar Esayan’la konuştuk.

GÜNCEL .
markar esayan: cemaat güç zehirlenmesi yaşıyor
RöportajEngin Dinç

Engin Dinç'in röportajı 

Türkiye 17 Aralık operasyonlarıyla yeni bir sürece girdi. Türkiye’ye sarsan bu operasyonlar zinciri kamuoyunda bir yolsuzluk operasyonundan çok meşru hükümete yönelik bir darbe olarak okundu. Hükümete yönelik siyaset dışı alandan gelen bu operasyonel süreç aslında geçtiğimiz haziran ayında Gezi olaylarıyla başlamıştı. Gezi olayları istenilen sonucu vermedi. Ancak 17 Aralık’ta çok daha başka bir tehlikeyle karşı karşıya kaldı. Türkiye, 17 Aralık’ta başlayan operasyonların ardından yargı ve emniyet teşkilatı içinde yuvalanmış bir ‘paralel yapı’nın varlığını konuşuyor. Söz konusu bu ‘paralel yapı’ ise Fethullah Gülen hareketi ya da Hizmet hareketi ile ilişkilendiriliyor. Bu yapı neden hükümete karşı böylesi bir kalkışma içine girdi? Türkiye, art arda böylesine sert müdahaleleri neden yaşıyor? Hizmet hareketi bu süreçte kendisine nasıl zarar verdi? Çözüm sürecinin tüm bu yaşananlarda ne gibi bir etkisi var? 17 Aralık’ın ardından akıllara gelen bu soruları Yeni Şafak yazarı Markar Esayan’la konuştuk. 

GEZİ'DEKİ KİTLELER CHP'Yİ YOK ETTİ 

2013 yılı önemli bir yıldı. Önce Gezi olayları ardından 17 Aralık süreci geldi… Bu süreçlerin üst üste gelmesi tesadüf mü?

 ‘Dünyayı Durduran 60 Gün’ kitabında, Cemil Ertem Bey’le, birlikte Gezi’yi de içine alan son 100 yıllık siyasi ve ekonomik tarihi izlediğim kadarıyla anlatmıştım. Gezi’deki krizin başlamasında ciddi bir yönetim zaafiyeti ve hatalar var. Kullanılan dil çok sert, yapılan müdahalelerin nasıl öyle olabilmiş olduğuna dair bilgimiz hala yok. Bu da bir eksiklik. O çadırların sabahın 5’inde kimden gelen, hangi emirle yakıldığına dair bilgimiz yok. Bu sadece eski bir devlet adamı zihniyetinden kaynaklanan zafiyet mi veya başka bir şey var mı? Bunları daha bilmiyoruz ama gördüğümüz şeyden yola çıkarsak krizin başlangıcında bir yerlerden düğmeye basılıp, şurada şöyle bir kriz çıkartalım şeklinde olduğunu düşünmüyorum. Hatta klişe oldu, Gezi’nin ilk 3 günü kimsede bir görüş ayrılığı yoktu. İnsan olarak orada yapılan polis şiddetini, bir çevre eyleminin bu kadar tahrik edilmesini zaten hepimiz eleştirdik. Ama, ‘ama’sı önemli, daha sonra bu kriz çok ciddi anlamda suiistimal edildi. Burada bu tehlikeyi hemen öngörüp, o krizi söndürmek için ateşin üzerine su atmayan hükümet, belediye başkanı, vali, emniyet müdürü bunlar sorumludur. Ama sonuçta bu krizi sosyal medyada, basılı ve görsel medyanın malum bölümlerinde çok ciddi anlamda tahrik eden bir networkün devreye girdiğini gördük. Dolayısıyla yönetim zafiyetiyle birlikte, çevre hassasiyeti için orada olanlara çok başka katmanlar eklendi ve toplumsal bir olaya dönüştü. Bu olaylar artık o ilk haftasından sonra Ak Parti ve özellikle Erdoğan karşıtı bir harekete dönüşmüş oldu.

Bunun çokça sebebi olabilir… Bunlardan bir tanesi 11 yıldır çok güçlü bir hükümet ve lider var; buna karşılık bu hükümete ve lidere sempatiyle bakmayan, ona oy vermeyen CHP tabanı ya da Kemalist taban diyebileceğimiz bir kesimde ciddi bir depresyon var. Bu depresyonun nedeni hükümetin başarıları oranında muhalefetin, CHP’nin kişiliksizleşmesi. Bu hükümete karşı siyasi anlamda bir karşılık verememesi, sürekli olarak statükoyu savunması ve statükoyu savunduğu oranda da hayattan ve realiteden koparak, aslında kendi kendisini yok etmesi. Bu büyük bir depresyon yarattı bu kesimlerde, çünkü haklı bir şeydir. Kimse Ak Parti hükümetine oy vermek zorunda değil ya da gelişmeleri Ak Parti seçmeni gibi görmek zorunda değil. Onun bu ülkenin başından gitmesini isteyebilir, bu meşru bir haktır ama buna aday bir muhalefet partisi yok ve önümüzdeki 10 yıl olmayacağına dair de, Ak Parti seçmeninden ziyade bizatihi CHP seçmeninde bir yargı var.

Dolayısıyla bu şiddet ve kötü yönetimle birlikte sokaklara bu haliyle yansıdı. O geniş kitleler aslında CHP’yi yok etti. Burada Ak Parti’den ziyade CHP ciddi zarar gördü. Çünkü o insanların söylediği şey aslında şu oldu; “Ben seçimlerde ya da önümüzdeki dönemde CHP’nin veya başka bir muhalefet partisinin Ak Parti ve Erdoğan’la baş edebileceğinden umudumu kestim. Çok öfkeliyim, ümidim olmadığı için de doğrudan ben kendim görev alıyorum ve sokaklara iniyorum. Siyasi bir temsilci olarak ben, aracıyı devreden çıkardım, doğrudan sokağa çıkıyorum.” Bu çok tehlikeliydi. Bu krizde hükümetin ne kadar mesuliyeti varsa, CHP’nin ondan çok daha fazla mesuliyeti var, çünkü insanlara bu ümidi veremedi. Reel siyaset yaparak, güven vererek, bu dünyanın, şu anın meselelerine odaklanarak siyaset yapmadı CHP, sadece kendi oy verenlerinin korkularını, şüphelerini arttıracak çok kolaycı ve aslında ahlaki olmayan bir yol seçti. Sürekli Ak Parti düşmanlığı üzerinden, sadece Ak Parti’nin gitmesi üzerinden bir politika yürüttü ama bunun altını doldurmayarak, aslında kendi oy verenlerine saygısızlık etti ve onlarda çok ciddi bir -ben buna o dönemde depresyon ismini koymuştum- depresyona ve melankoliye yol açtı.  

Markar

GEZİ'DE ÇOK CİDDİ BİR DARBE KALKIŞMASI GÖRDÜK

Bunlar işin sosyolojik ve siyasi kısmı ama biz aynı zamanda o döneme herhangi, tarafsız bir akıl olarak baktığımızda çok ciddi bir darbe kalkışması gördük. Bunu şöyle okumak doğru, bizim aklımız ve düşüncelerimiz kısıtlı olduğu için her şeyi kategorik olarak gruplandırarak düşünüyoruz, sözcüklere indirgiyoruz ama hayat bu kadar basit değil. Ben Gezi olaylarının, daha sonra arkasından gelen ve içinde yaşadığımız süreçlerin, bundan diyelim ki 3-5 yıl evvel bu netlikte oturulup bir yerlerde hazırlandığını düşünemem, böyle bir şey yoktu. Ama bu, Türkiye’de hükümetin değişmesini isteyen ve düşünen, içeride ve dışarıda aynı dalga boyuna düşen güçler yoktur anlamına gelmez. Bunlar Gezi’deki gibi fırsatları veya bir ekonomik krizin yaratacağı fırsatları bekleyip o anda harekete geçmeyecekler diye bir şey yok. Bunların da çok fazla organize olmalarına gerek yok, çünkü bu güdü hükümetle ilgili bir güdü ve o güdü zaten bir ‘network’ü kendinden yaratıyor. Gezi olayları için profesyonel bir örgüte gerek olmayabilir. Bununla ilgili bilgilere sahip olmadığımız için olayları böyle görmek lazım, net bilgiler çıktığı zaman bunların üzerinden konuşuruz. Ama Türkiye’nin 11 yıldır ciddi anlamda bir aks değiştirdiği ve bunun çok rahatsızlık verdiği, bu rahatsızlık verme noktasının da çözüm süreci ile tepe yaptığını görmek lazım. Bu kadar saf olmaya gerek yok. Çünkü Türkiye 100 yıllık periyodu kapatıyor. 1913’te Babıali baskını ile açılan darbecilik parantezinin o rijit, o pozitivist batı iç kolonyal mantığını ve aynı zamanda o parantezi kapatıyor. O parantezin ortalarına gelmiş durumda.  

İttihat Terakki ile başlayan süreç…

İttihat Terakki ile başlayan, Kemalizm ile devam eden ve Ak Parti’ye kadar gelen, Adnan Menderes, Özal gibi ara dönemleri yaşayıp darbelerle, suikastlerle önü kesilen bir süreci Ak Parti çok güçlü bir şekilde tamamlamaya çalışıyor. Bunu yaparken de eski hatalardan mümkün olduğu kadar ders alıyor. Bu nedir? Mutlaka ve mutlaka halk hareketi olması, halkın asla arka plana atılmaması, ekonominin zayıf olduğu bir ülkede asla demokratik reformların halk tarafından öncelikli olarak kabul edilemeyeceği gibi hayatın gerçeklerinden yola çıkarak ekonominin mutlaka güçlü tutulması… Ve tabi “3 tarafı denizle kaplı, 3 tarafı düşmanla çevrili” Kemalist paradigmanın asla buna uygun olmadığını görüp, sadece kendine odaklı değil, dış dünyaya da odaklı pro-aktif ve barışçı bir politika uygulanması… Bunlarda hatalar, eksikler vardır, o ayrı ama genel olarak Ak Parti hükümetinin 11 yıldır izlediği projeksiyon bu oldu. Aynı zamanda hem içerde hem de dışarda barışı sağlamaya çalışan bir projeksiyon oldu. Biz çok zengin bir Osmanlı İmparatorluğu bakiyesiyiz ve içimizde çok zengin ırklar, dinler, mezhepler harmonisi var. Dolayısıyla bunların Kemalist paradigmada olduğu gibi bir tehdit değil, tam tersine bizim en büyük gücümüz olduğunu keşfetmek; Alevi, Kürt, dindar, gayri müslim kim varsa, bütün bu vatandaşların bu ülkenin birinci sınıf vatandaşları ve gerçekten devlet önünde bir ve eşit olduğunu göstermek; devletin halk için hizmet aygıtı haline getirilmesi, yani halkın devletin malı değil, devletin halkın bir hizmetkarı olduğu zihniyetini hayata geçirmek. Bu bir paradigma değişimi ve Türkiye’nin son 10-11 yılda bu değişimi yaşadı.

ÇÖZÜM SÜRECİNİN ÇOK YÜKSEK KATMA DEĞERİ OLACAK

Düşünün ki, Şubat 2001 krizinde Türkiye ekonomik anlamda dibi bulmuştu; maaşları, dış borçları ödeyemeyecek duruma gelmişti, IMF neredeyse sömürge valisi gibi buraya insan atamaya kalktı. Öyle bir durumdan bu paradigma değişimi sayesinde kurtuldu Türkiye ve dünyanın 16. büyük ekonomisi haline geldi.  Ve dünyada küresel kriz varken bu oldu. Bu durum, bu zihniyetin değişmesinin ne kadar etkili olduğunu gösteriyor. Çünkü bizim insan kaynağımız var, çok ciddi anlamda ekonomik kaynağımız var. Bizim enerji kaynaklarımız olmayabilir ama bunu telafi edecek fikir gücü, toplumsal dinamizm, girişimcilik, dayanışma var. Aynı zamanda başka olanaklarımız da var.

Ülkenin namuslu bir şekilde yönetilmesiyle nelerin değişebileceğini gördük. Bizim kader olarak kabul ettiğimiz, yüzyıl boyunca yaşadığımız fakirliğin, enflasyonun, yokluğun, hastane kapılarında sürünmenin aslında ne kadar kısa bir sürede halkçı anlamda bir yönetimle değişebileceğini herkes gördü. Dolayısıyla bu dış politikada itibar yükselmesine yol açtı. Bu aynı zamanda hükümetin Kürt sorunu gibi çok ciddi bir sorunu çözebilme özgüvenine ulaşıp, bunu ciddi bir projeyle uygulamaya koymasına yol açtı. Ama dünya dikensiz bir gül bahçesi değil, bölgede rakiplerimiz var. Türkiye kendi iç barışını sağlarsa bunun benim bu röportajda anlatamayacağım, bir ansiklopediye ancak sığacak kadar ciddi bir katma değeri olur. Her şeyden evvel bu ahlaki bir sorumluluk, çünkü gençlerimiz ölmeyecek. Ama bunun yanında sadece savaşa harcanmış 600 milyar dolardan daha ötede, katma değeri çok yüksek bir barış olacak. Bu aynı zamanda Türkiye’nin, bizim Güneydoğu bölgemizde, K. Irak’ta,  Ortadoğu’da ve inşallah Suriye’deki savaşın bitmesiyle Suriye’de sınırların anlamsızlaştığı bir refah bölgesinin kurucu aktörü olmasına yol açacak. TANAP projeleriyle Türkiye’de Brent petrolü gibi bir Ceyhan petrolü fiyatı ortaya çıkacak. Avrupa; Rusya, Almanya enerji tekelinden Türkiye’ye kayacak. Bunlar çok büyük aks değiştirmeler, dolayısıyla bunlara rezistans olmaması mümkün değil. Bunun düğüm noktasında da çözüm süreci olduğu için çözüm sürecinin hedefte olmasından, otomatik olarak çözüm sürecinin en büyük iradesi olan Erdoğan’ın da hedefte olmasından daha doğal bir şey yok. Bize çok ahlaksızca gelebilir ama dünya reel politiğinde bunları yan yana koyduğunuzda bu anlama gelir. Dolayısıyla Gezi krizi de bu anlamda büyük bir fırsat yarattı. Hükümete ve Erdoğan’a çözüm süreçlerinde, ekonomik kararlarda, siyasi reformlarda diş bileyenler veya onunla aynı fikirde olmayanlar siyaseten hiçbir şanslarının olmadığını gördükleri için bence siyaset dışı ittifaklara yöneldiler. Bu yurtdışında mutlaka karşılığını bulmuştur. Bu rastlantısal olarak güdü birliğinden dolayı da aynı noktaya yüklenmeyi sağlamıştır diye düşünüyorum.  

GEZİ'DEKİ ERDOĞAN KARŞITI DİZİLİM 17 ARALIK'TAKİYLE AYNI 

17 Aralık’a gelirsek… 17 Aralık bu sürecin bir devamı mıdır? Yoksa içerideki aktörlerin çatışmasından mı kaynaklanmıştır? Ya da ikisi birlikte midir?

İçerideki ve dışarıdaki aktörlere baktığımızda Gezi’deki dizilimin 17 Aralık’taki dizilimle aynı olduğunu görüyorsunuz. Erdoğan karşıtı dizilimin, ittifakın Gezi’deki davranış biçimiyle, 17 Aralık ve sonrasındaki davranış biçimi arasında ciddi bir örtüşme var. Yurtdışında Wall Street Journal, Le Monde, Washington Post’da çıkan makaleleri izlediğinizde “Erdoğan artık bitti”, “10 yıllık artılarını tüketti”, “Gitti, gidiyor” yayın tarzını Türkiye’de Doğan medyasında, dershane krizinden sonra Hizmet medyasında da görüyoruz. Ama bu realiteyle uyuşuyor mu uyuşmuyor mu? Bu biliyorsunuz bir algı mühendisliği. Burada önemli olan çok güçlü bir muarız var “Erdoğan ve hükümeti”, arkasında çok ciddi bir halk desteği var, seçimlerle ve meşru yollarla göndermek çok zor. Mesela hatırlarsınız, Gezi’de ne oldu? “Demokrasilerde seçim her şey değildir” tartışılmaya açıldı. O aslında halka ahlaksız bir teklifi, ahlaklı göstermenin bir yolu idi.

'DEMOKRASİLERDE SEÇİM HER ŞEY DEĞİLDİR' YAKLAŞIMI GEZİ'DE KURAMSALLAŞTIRILDI

Geçenlerde aynı şeyi Zaman yazarı Bülent Korucu da yazdı; "AK Parti astronomik oy alsa da ülkeyi yönetemez" gibi bir cümle kurdu.  

Bu çok tehlikeli bir şey. Zaten Gezi’deki amaçlardan bir tanesi ülkeyi yönetemez hale getirmekti. Burada, Hükümetin ve Erdoğan’ın yüzde 50’lik oyuna rağmen artık ülkeyi yönetemeyeceğine, ülkenin ehil halden çıktığına halkı ikna etmek ve daha kötü bir Türkiye’den imtina etmek için Erdoğan’dan vazgeçmeye dair ahlaksız bir teklif söz konusu. Bu teklif Gezi’de kuramsallaştırıldı. Sanki şiddet yoluyla hükümet yıkılabilirmiş, bu da demokrasinin sınırları içerisinde kalabilirmiş gibi bir ‘kuramsallaştırma’ yapıldı ki, böyle bir kuramsallaştırma yoktur. Demokrasi, evet seçimlerden ibaret değildir ama demokrasi ancak sandıkla birlikte anlam kazanır. Sandığın olmadığı yerde demokrasiden bahsedilemez. Ancak sandık varsa, seçim varsa, halkın iradesi parlamento ve kurumlara yansıyorsa, o demokrasinin eksikliği o sistem içerisinde ara demokrasi kanallarıyla, STK’larla telafi edilir, tahkim edilir. Bunu çocuklar dahi biliyor. Ama seçimleri yok sayarak, seçimleri değersizleştirerek; hükümete kızan bir grup vatandaşın şiddet yoluyla hükümeti gayri meşru ilan edebileceğine dair saf öneri aslında bildiğiniz faşizmdir veyahut da siyaset dışı neyse onun adı odur; aslında suçtur, kalkışmadır, darbedir. Bunun adı bellidir, meşruiyeti aşmıştır çünkü, fiziki şiddet de işin içine girmiştir. Nasıl ki Gezi’de bir çevresel hassasiyetten, hükümetin sert üslubundan, bürokrat ve yöneticilerin sert tavırlarından kaynaklanan bir çevre meşruiyetinin içerisinden bir ayaklanma çıktıysa, 17 Aralık’tan sonra da yine bir kimsenin ilkesel olarak itiraz edemeyeceği yolsuzluk giysisi ambalajı içerisinden bir siyaset mühendisliği yapıldığını ben görüyor ve düşünüyorum. Bu konuda da aklı başında olan herkeste zaten böyle bir konsensüs, böyle bir algı var.

HİZMET HAREKETİ 17 ARALIK'I NİYE BU KADAR ARKASINDA DURUYOR, BUNU ANLAYAMIYORUM

17 Aralık’la birlikte biz şunu gördük, kimilerinin deyimiyle yargı, polis ve emniyet içerisinde bir cunta oluşumu var. Bu cunta oluşumu hükümeti bir nevi darbe ile yıkmaya çalışıyor. Bunun da uzantısı Hizmet hareketi, Fethullah Gülen hareketi. Böyle bir yapının devlet içerisinde bu kadar yerleşmiş olması, hükümetleri tehdit edecek hale gelmiş olması normal midir? Yolsuzluk ambalajında yapılan bu operasyonları nasıl karşılamalıyız?

Her halükarda yaşadığımız şey normal değil. Bu Erdoğan’ın liderliği ya da Ak Parti hükümeti meselesinden öte bir şey. Bu her vatandaşı ilgilendiren bir durum, çünkü bu bizim çok ciddi emekler vererek, ciddi bedeller ödeyerek kurduğumuz bir demokrasi. Eksiği olan, sorunları olan bir demokrasi ama bölgesinde en güçlü demokrasi, Müslüman dünyadaki en güçlü demokrasi. Ama bence son 10-11 yılda Batı’daki ülkelerle de mukayese edildiğinde hiç de azımsanmayacak bir istikrarımız, bir hedefimiz oluştu ve bunun için çok ciddi bir bedel ödendi. Dolayısıyla şimdi bu bir Erdoğan, bir hükümet meselesi değil. Vatandaş bunu bu kadar net bir şekilde izah edemeyebilir ama hissettiği budur. Güvenliğin özgürlüğe; özgürlüğün güvenliğe kurban edilmediği, demokrasiyle yönetilen bir ülke. Geçen Mayıs’a kadar Türkiye dünyada gerçekten imrenilerek bakılacak ülke iken, biz birdenbire bir ay sonra – zaten herkesin de anlamayamadığı bu- neredeyse Lübnan’a döndük, iç savaşın eşiğine geldik. Bunun mantıksal bir açıklamasını bulmak çok zor; ne olmuştu da 81 vilayetin 80’inde bu görüntüler ortaya çıktı. 7 tane vatandaşımız öldü, bundan dolayı gerçekten çok üzgünüz. Sorumlularının mutlaka ortaya çıkarılması lazım ama neden bu kadar büyük bir toplumsal kriz yaşadık? Burada bir enerji eksikliği, bir sorun var. Çünkü sonuçta 10 yıldır bu ülkede gerçekten ciddi düzelmeler var. Halk CHP’ye de oy verse bunu fark ediyor ve bunu kaybetmek istemiyor.

Türkiye reform sürecinde eski devlet aktörlerini tasfiye etmeye başladı, bunlar zaten gayrimeşru aktörlerdi. Derin devlet dediğimiz, kendi halkını bir tehdit gibi gören, onları dindar diye tasfiye eden, Kürt diye öldüren, gayrimüslim diye onları her şeyden dışlayan bir devlet mantığını ve onun aygıtlarını TSK’dan başlayarak tasfiye etmeye başladı ve bu süreçte bu darbe davaları çok önemli işlev gördü, hükümet de bunun arkasında durdu. 12 Eylül Referandumu da bence bu konuda bir milat, yeni bir dönemin miladı, aslında galibiyetin ilanı gibi bir şeydi. Derin devlet sıfırlanmaz ama hükümet gerçekten devlete hakim olma vasfını sanki elde etmiş gibi geldi bize. Bu noktadan sonra bizi bekleyen önemli bir tecrübe vardı, o zamanlar da yazmıştım. Bu askeri vesayet ve bürokrasinin el koyduğu, halkın iradesinden kaynaklanan bu gücü, siyaset eline aldığında nasıl koruyacak? Bu gücü sandıkta tutabilecek mi? Bu gücü sadece gelen hükümetlerin kullanabileceği, emanet bir halk iradesi olma noktasına getirebilecek mi? Burada duvara toslandığını görüyoruz.

Açıkçası Hizmet Hareketi burada çok ciddi bir hata yaptı. Özellikle 17 Aralık operasyonları, 25 Aralık’ta yapılamayan operasyonlar ya da MİT operasyonlarının arkasında niye bu kadar duruyorlar, bunu anlayamıyorum. Ben Today’s Zaman’da da yazıyorum. Burada bir anormallik var. Çünkü bürokraside bu hamleleri yapan insanlar sizin camianızdan… Bunu resmen kabul etmiyorlar. O zaman niye bu kadar sahipleniyorsunuz? Bu bir sorundu, burada bence ciddi anlamda bir sıkıntı var. Bunu bu kadar sahiplenmek, aynı MİT krizinde olduğu gibi buna meşruiyet katmak, hiç sorgulamadan aradaki farkı sıfırlamak, hiç mesafe bırakmamak bir sorun. Ama anlaşıldığı kadarıyla bu darbe davalarında görev yapan, o zamanlar bizim son derece desteklediğimiz savcılar ve hakimler, daha sonra buradan gelen bu gücü suiistimal etmeye başlamışlar. Bu güçle zaten daha o zamandan yargı zorbalıkları başlamıştı ve bizler de Ahmet Şık davalarında falan ne oluyor demeye başlamıştık. Yeterli olmasa da yazmaya da başlamıştık. Onlar o davalara çok ciddi anlamda zarar verdi. Bu anladığımız kadarıyla böyle özel bir şey, o yapılar içerisinde emniyette ve savcılıkta, belki de başka yerlerde bu anlamda bir farklılaşma, bir özelleşme yaşanmış. Bunun adı nedir, çok mu profesyonel, gerçekten bir cunta mı, bunları söyleyebilecek veriler şu anda açıklanmış değil. O yüzden biraz imtina etmek lazım. Ama böyle farklı bir irade kullanmaya yönelik bir bütünleşme orada oluşmuş gözüküyor. Çünkü birlikte hareket ediyorlar, bir siyasi öngörüleri var, mesela çözüm süreci ile ilgili ciddi açıklamaları var.   

CEMAAT GÜÇ ZEHİRLENMESİ YAŞIYOR 

Fethullah Gülen’in BBC’deki açıklamalarında da çözüm sürecine yönelik bir takım eleştiriler söz konusuydu…  

Evet, bunlar son derece normal, böyle bir görüşünüz olabilir. STK olarak, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı olarak çıkıp, “Çözüm sürecinde şöyle şöyle tereddütlerimiz var”, “Destekliyoruz, ama…” dersiniz ya da “Kesinlikle desteklemiyoruz” dersiniz. Bunların hepsi çok normal, kimse desteklemek zorunda değil. Bunun doğru bir çözüm olmadığını söylemek herkesin hakkı. Ama devletin içerisinde emanet aldığınız bir gücü mobilize ederek, meşru hükümetin doğru veya yanlış bir siyasi kararına müdahale edemezsiniz. Bunu yaptığınız zaman Anayasa’dan bağımsız davranmış olursunuz ve demokrasilerde eninde sonunda her şey bir meşruiyete dayanmak zorundadır. O meşruiyet de demokrasilerde halkın iradesidir, o küçümsenen sandıktır. O sandığa mutlaka bir yerinden dokunması gerekir. Siz o meşruiyetten kendinizi bağımsız kılarak meşru bir siyasi hükümete müdahale yapmaya kalkarsanız, bu kimsenin arkasında durabileceği ve açıklayabileceği bir şey değildir. Ben 17 Aralık’tan beri olan şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Bu ne kadar organize, ne kadar ‘örgüt’ faaliyeti, bunun ayrıntılarını bilemem. Ama burada sınırın aşıldığı, bir güç zehirlenmesi yaşandığı, fiili bir organizasyon dahilinde, bir ortak hareket etme dürtüsü olduğu benim tarafımdan net bir şekilde gözüküyor. Ama bunun detaylarına daha ileride vakıf oluruz herhalde. 

"'YARGI KENDİ İŞİNİ YAPSIN' SÖZÜ AHLAKSIZ BİR TEKLİF" BAŞLIKLI RÖPORTAJIN İKİNCİ BÖLÜMÜNÜ OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ!

YARIN: GÜLEN HAREKETİ 17 ARALIK'TAN NASIL BİR ZARAR GÖRDÜ? 

Görünüm zengin & masaüstü ekranı
Mobile git Markar Esayan: Cemaat güç zehirlenmesi yaşıyor

Yorumlar

bu röportaj için ne düşünüyorsunuz
Küfür, hakaret vb. yorumları yayınlayamayız.

Diğer Röportajlar

bunlar da ilgi çekebilir Röportaj Anasayfa
on5yirmi5.com takip edin
Hakkımızda Künye İletişim Reklam

Kullanım Şartları Yayın İlkeleri Hata Bildir - Görüş Yaz


paykasa

Copyright © 2008-2019 - Tüm hakları saklıdır.