Farklı düşünme özgürlüğü ve tenkit ahlakı

"Başta düşüncede olmak üzere her alanda bir muhalefet olabilir ve olmalıdır da. Ancak muhalefet, etik bir tenkide bağlı olarak, bir şeye mutlak karşı olmak ve buna bir gerekçe bulmaktan öte, o konuda öngörülen doğrunun da gösterilmesi üzerine kurulur. Yeni ve sağlam bir düşüncenin inşası farklı görüşlerin ciddi bir kritiği üzerine oturur. "

KÜLTÜR SANAT .
farklı düşünme özgürlüğü ve tenkit ahlakı

Prof.Dr. Mustafa Aydın'ın "UMRAN DERGİSİ"nin Mart 2017 sayısında yer alan yazısı...

İçinde bulunduğumuz ortamda zihniyet dünyamızla ilgili önemli sorunlarımızdan birisi herhalde düşünce ve tenkit ahlakıdır. Konuyu açabilmek için işin öznesi olan “düşünme”nin yanında elimizde üç önemli kavram var: İnfirâk, ihtilâf ve i’tizâl, yani farklılık, karşıtlık ve ayrılık.

Müslümanlar güncel dilde bu kavramlardan genel olarak infirakı fırkacılık, ihtilafı anlaşmazlık, i’tizâli de kendi içimizde bir ayrılıkçılık olarak anlamaktadırlar. Mesela genelde sahih olmadığı kabul edilen bir hadise göre “İslâm ümmeti 73 fırkaya ayrılacak, 72 tanesi sapık (dalâlette), bir tanesi ise kurtulmuş (nâciye) olacaktır”.  Tarih boyunca da 73 fırkanın hepsi nâciye fırkasının kendisi olduğunu iddia ede gelmişlerdir. Hâlbuki İslâm’ın temel esprisine göre hiç kimse kurtulmuşluk garantisinde değildir.  Herkes her an havf (korku) ve recâ (ümit) arasında teyakkuz halindedir, yani mutlak kurtulmuşluğundan emin olamaz. Çünkü kurtulmuşluk, kendini, dünyevi bir gruplaşmada değil, bir cemaat ortamında olsa bile ferdi bir arınmada gösterir. Bu bağlamda birilerini peşinen cehennem ehli olarak kodlamak da kimsenin haddine değildir.

İşte bu çerçevede düşünme ve sınırları, farklılaşma ve sonuçları, tenkit ve tenkit ahlakı bu yazımızın konusunu oluşturuyor.

Etik Yoksunu Olmayan Farklı Düşünceler

Bir Zenginlik Sebebidir

Düşünmek, tefekkür etmek, dış dünyadan aldığımız imajlar ve bilgilerden, zihnimize daha önce yerleştirdiğimiz zihinsel malzemelerden, kabul edip inandığımız temel ilkelerden (ki bu, Müslüman için vahyi bilgilerdir) hareketle yeni duygu ve düşüncelere ulaşabilmektir. Kur’ân müminlerin yere ve gökleri boş nazarlarla ve anlamsız bir seyretme ile değil, tecessüsle bakarak farklı bir şey ortaya koyabilmesini ısrarla tavsiye eder. Esasen düşünme her halükârda bir farklılık göstermek demektir. Kur’ân, düşünme, akletme konusu üzerinde o kadar çok durur ki ‘düşünmenin farz olduğu’nda hiç şüphe yoktur. Fazlur Rahman’ın dediği gibi bağ-bahçesiyle uğraşan bir müslüman çiftçinin maalesef başını kaldırıp gökyüzüne bakıp düşünecek bir tecessüsü yoktur. Genel olarak müminler düşünmeye yer ayırmadıkları için düşünce farkları ve bu farklar karşısında nasıl davranacakları konusunda bir ölçüye sahip bulunmamaktadırlar, rastgele hareket etmektedirler.

Düşünme tabii ki şuursuzca gerçekleşen bir refleksiyon hareketi değildir, işleyiş kuralları, uyulması gerekli ilkeleri vardır. Bu kurallar gözetilmediğinde bir faydasız ilim de ortaya çıkabilmektedir. Bu faydasız bilgi, amacı, hedefi, belli olmayan ve dolayısıyla kullanımı bile sorunlu olan bilgidir. Buradan hareketle diyebiliriz ki düşünmenin olumlu ve olumsuz biçimleri vardır. Olumlu düşünmenin kuralları: Varlık üzerinde iyi bir gözlemde bulunmak, okumak, akletmek, vahye uymak, nesnenin görünümünden ayrı olarak sorunları görebilmek, bunların en önemlileridir.

Düşünmek, sadece bilgi veya malumat edinmek demek değildir. Hayal veya fantezi, birilerinin üstüne çıkma çabası, hele günümüzde sıklıkla yaşandığı gibi bir zeka oyunu hiç değildir. Kişinin bilgi, iman, eylem bütünlüğü içinde, başkalarıyla değil, kendi kendisiyle yarışması erdemlilikte (takvâda) bir üst derece elde edebilmesidir. Sağlıklı bilgi aynı zamanda salih bir ameldir.

Farklı düşünceler üretebilmek ümmet için bir zenginliktir. Düşünmek ve bunun için bir yarış içinde olmak farzdır. Bu farklılık her zaman ihtilaf anlamına gelmez. İhtilâf, çoğu kere doğruyu bulma çabasından öte kişinin, iddiasını yüksek konuma getirmek, başkasını alçaltmak için yapılan bir iştir. Hâlbuki İslâm’da gerçek, bir kere yakalanan ve hep öylece sürüp giden bir şey değildir. Hep aranan ve hayatımızda yeniden inşa edilen bir şeydir.

Sağlıklı düşünebilmenin önündeki önemli engellerden birisi şüphesiz onu bir karşıtlık içinde, alternatifliklerde kurmaktır. Çünkü karşıtlık içinde kurulan her düşünce, karşıdan gelen şeye karşı hep savunmadadır. Kaygısı, genel geçer bir doğru bulmaktan çok, yanlış görülen bir şeye karşı tavır almaktır. Onun için birilerine cevap niteliği taşıyan bir açıklama bile yanlı olabilir. Hâlbuki müminin savunduğu gerçeklik tevhidi (bütüncü) olmalıdır. Esasen tevhid yalnızca Allah’ı birlemek değil, her şeyi Allah’ta birlemektir. Dolayısıyla bir noktadaki farklı görüşler ressamın fırça darbelerinde olduğu gibi hakikate giden doğru bir çizgiyi tamamlayan parçaları olmalıdır. Bu durum, gerçeğin kimsenin tekelinde olmadığını da açıklar.

Düşüncede Farklılaşma Süreci ve Olumsuz Sonuçları:

İhtilâf ve İ’tizâl (Karşıtlık ve Ayrılıkçılık)

İftirâk, infirâk ve hatta güncel dilde daha çok kullanılan fırka kelimelerinin ortak kökü olan fark, ayrışma sonunda çeşitli durumların ortaya çıkması, bunların birbirine az veya çok benzememesi anlamına gelmektedir. Kavram mevcut sosyal bilimlerde farklılaşma olarak kullanılır. Farklılaşma, Batılı evrimci anlayışın eksen kavramlarından birisidir. Buna göre başta canlılar olmak üzere her şey, basitten gelişmişe doğru ilerleyip ayrışmaktadırlar. Mesela insanlar, demografik olarak artmakta, ağaçlar büyüyüp çatallaşmakta, kurumların içinden yeni kurumlar çıkmakta, bilimlerden yeni bilimler doğmaktadır. Yine sözgelimi tıpta dahiliyeden kardiyoloji, kardiyolojinin içinden bir düzineyi aşkın kalp ve damar hastalıkları alanı türemiş bulunmaktadır.

Mutlak kendiliğindenliği, geri dönüşümünün olmadığı ve sürekli ilerlediği iddialarını bir kenara bırakırsak bu açıklamanın İslâm açısından da doğru olduğunu söyleyebiliriz. Bütün varlıklar yaratılma, varlığını sürdürme, yaşama, serpilip gelişme ve nihayet çözülüp bitme ölüme, gibi bir süreçten geçmektedirler. Söz konusu süreç farklılaşmayı kaçınılmaz kılar. Değişik çözümler üretme de sonuç olarak cehd (ki cihat da bu kökten gelir) ve gayretlere bağlıdır. Burada tartışılması gerekli nokta farklılaşmanın kendisi değil, bunun olumsuzluğa varan sonuçlarıdır. Yani farklılaşmanın sonucu her zaman olumlu olmayabilir.

Ortada açık bir gerçek varken ihtilâf etmeyi Kur’ân açıkça tenkit etmektedir. Bir peygamberin geleceğini söyleyen Ehl-i Kitab’ın peygamber geldikten ve karinelerini de gördükten sonra yan çizmelerini kınamaktadır, çünkü böylesi bir davranış ahlaki değildir. Çünkü burada açık bir gerçeğe yan çizilmektedir.

Bu gelinen noktadan hareketle denebilir ki farklılaşmanın biri olumlu diğeri olumsuz iki değişik sonucu vardır: Sosyolojide farklılaşmanın olumlu sonuçları genel olarak senteze ulaşma, yeniden yapılanma gibi kavramlarla anlatılır. Toplumlar için mutlak gerekli olan kültürleşmenin hedefi de budur ve buna hep ihtiyaç vardır. Bu, eski Türkçe ifadeyle (muhâlefet değil) bir muvâfakattir. Duyarlı bir düşünme süreci böylesi önemli bir sentezle bitmelidir. Fakat farklılaşmanın sonunda her zaman olumlu değil, olumsuz sonuçlar da doğar ki bunların en belirgin olanları ihtilâf ve i’tizâldir, yani karşı olmak ve ayrı düşmektir.

İhtilâf, muhalif olmak, karşı çıkmak, itiraz etmek anlamlarına gelmektedir. Aslında itiraz etmek, karşı çıkmak her haliyle olumsuz değildir. Düşünce, başkalarıyla ortak çizgileri olsa bile sonuç itibariyle kişisel tasarım bir yönü vardır. Aynı şartlar altında ve hatta aynı belgelere dayanarak farklı düşünceler ortaya konabilir. Göreceliği olmayan mutlak doğru bir insan bilgisi yoktur. Bunun için de her türlü düşüncenin eleştiriye ihtiyacı, tenkit edilebilecek bir yönü vardır.  Yeter ki tenkitçi tenkit ahlakını taşısın, düşünce sahibi de bencilliğe tutunup bunu görmezlikten gelmesin ve hele tenkit edeni rakip ve hatta düşman bilmesin.

İ’tizâl, ise ayrılmak, kopmak uzaklaşmak anlamına gelmektedir. İnançta ve düşüncede ayrılıkçılık, ana gövdeden koparak ayrı bir ekol haline gelmek demektir. Ayrılıkçılığın, genel olarak ayrılıkçıların ana gövdeden koptuklarını kabule, ana yapının da bu kopuşu ilan ve tescil etmesine bağlı olduğu kabul edilir. Mesela kavramın en çok uygulama bulduğu Hıristiyanlıkta ayrılıkçıların kendileri itiraf etmese bile, ana yapıyı temsil eden Kilisenin aforozu ile gerçekleşe gelmiştir.

İfade edilen bu kurala (bu çerçevede mesela Fazlur Rahman’a) göre İslâm’da i’tizâlin olmadığı ileri sürülmektedir. Gerçekten de İslâm tarihinde, 15. yüzyıla kadar, ilk dönemlerdeki ferdi irtidatların dışında hiçbir grup, kendisinin İslâm’dan ayrıldığını söylememiş; hiçbir İslâmi otorite de (ki İslâm’da kilise gibi böylesi bir otorite yoktur) bunların İslâm dairesi dışında kaldıklarını ilan etmemiştir. Yani ilkece İslâm’la uyuşması mümkün olmayan görüşlerin sahipleri bile kendilerini müslüman kabul etmiş, bunları dışarıda gösterecek bir mekanizma da var olmamıştır. Ancak 15. yüzyıl sonrasında Hindistan’da Sihlik, 19. yüzyıldan bu tarafa da Babilik, Bahailik, Kadiyanilik, gibi oluşumlar kendilerini İslâm dışı yeni bir din olarak görmektedirler, dolayısıyla bunlar kendi beyanları üzerinden birer ayrılıkçı (i’tizâlî) grup olarak kabul edilmektedirler. Hemen belirtelim ki İslâm’ın ilk yüzyıllarında oluşan Mutezile, i’tizâl ismini taşısa bile kesinlikle belirtilen anlamda (örneklemedeki gruplar gibi) bir i’tizâl grubu değildir, İslâm ümmetinin en doğal bir parçasıdır.

Doğru Düşüncenin Ölçüsü Olarak Ahlak

İslâm’da hiç kimse bir başkasını İslâm dışı görüp tekfir (kâfir ilan etme) hak ve yetkisine sahip değildir. Bir kişinin mümin veya kâfir oluşu, din gününün en önemli konusudur ve bu yargıya varabilecek olan, yalnızca, Din Günü’nün yegâne sahibi olan Allah’tır. Bu dünyada böyle bir yargıya varmak Allah’ın bu hakkına tecavüzdür. Böyle bir eylemin sahibi İslâm’dan ayrılmayı kendisi göze almış demektir.

Dikkat çekicidir ki Kur’ân, kendisinin nihai hak olduğunu değil, kendine sıkıca tutunan duyarlı insanlara (muttakilere) yol gösterici bir rehber olduğunu ilan etmektedir. İnsan için nihai hak olan Allah’tır. Müminler, ona götüren rehber olan Kur’ân’a uyarak kendilerine yollar bulurlar. Müminden beklenen de sufilerin dediği gibi Allah’a varıp, varlıksal olarak onunla bütünleşmek değil, ona doğru yol alabilmektir. İnsan böylesi bir testten geçmektedir, imtihanın konusu budur.  

Kur’ân’da belirtildiği üzere daha iyi bilen (âlim)ler olmakla birlikte İslâm’da bilginin varıp duracağı nihai bir nokta yoktur. Yegâne, sınırsız bilen Allah’tır. İnsanın bilgileri de onun bizim bilmemize açtığı sınırlı bilgilerden ibarettir. Hatta insanın bunları edinimi özel bir çabayla gerçekleşir. Tabi burada birbirinden az çok farklı sonuçlar elde edilir. Bunun için hiç kimsenin, kendi bulduğu yolun mutlak doğru, diğerlerininkini de mutlak yanlış görme yani düşünce tekelciliği yapma hak ve yetkisi yoktur.

Ankebut/29 suresinin 69. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “Bizim uğrumuza cihat edenleri (fikri-fiili gayret gösterenleri) elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah, (niyet ve eylem bakımından) iyi davrananlarla beraberdir”. Bu ebedi ilkeye göre Allaha giden tek yol yok, hakka giden farklı yollar vardır. Hedef zirveye tırmanmaktır. Ona giden yolların hepsi meşrudur. Yeter ki iyi bir yol tutulmuş olsun. Buradaki iyi yollar, iyi niyetlerle gösterilen gayretin sonunda Allah’ın teyit ettiği yollardır. Yani Allah’a giden birçok meşru yol vardır. Her müslüman, Kur’ân’ın rehberliğinde, kendi ruh yapısına uygun bir yol seçer. Ama bir başka bir yol seçenlere tepeden bakamaz, kin ve haset bekleyemez.

Şüphesiz yol belirleme ve onun üzerinde yapılan yolculuk, belli ahlaki ilkeler gerektirir. Akıl önemli bir dayanak olmakla birlikte, insani süreçler yalnızca içkin bir akılla, daha doğrusu bir araçsal zekâ ile sağlıklı bir sonuca kavuşturulamazlar. Çünkü akletmeden farklı olarak zekâ dünyevi, konfortabl bir olgudur. Yani insanın çıkarını, rahatını sağlar, benliğini kurar. Onun içindir ki bilge düşünür İzzetbegoviç zekânın sırf insani değil hayvani bir olgu olduğunu söyler. İnsandaki zihni/kalbi sürecin sağlıklı işleyen kısmına akletme denir ki bu ahlakla işleyen zihni meleke anlamına gelir. Yani insani bir olgu olan düşünme ve eleştiri, ahlakın rehberliğinde yürümek zorundadır.

Ahlak, (bir üst) değer giydirilmiş inanış, düşünüş ve davranış biçimleridir. Herhangi bir eylemi insani kılan da bu ahlak ölçüleridir. Hayvanlar da eylem içindedirler, ama bu eylemler değerlere ve tabi aynı zamanda ahlaka karşı kayıtsızdırlar. Onun için de hayvanlar, davranışlarında ahlaklı ya da ahlaksız değildir. Esasen böyle bir yükümlülükleri de yoktur. İnsan, eylemlerini ahlaken kayıt dışı görüyorsa bu, onun insan olmaktan vazgeçtiğinin beyanıdır. Sorun eğer insanlık çerçevesinde kalacaksa bir düşünce beyanı veya tenkitinde ahlaki bir sorumlulukla kayıtlandırmak durumundadır.

Gerçekten de ahlak, bütün beşerî eylemlerin alt yapısını oluşturur. Bir başka deyişle inanma düşünme gibi incelikli ve soyut olgulardan en somut olgulara kadar her şey ahlaki değerlerin kontrol alanı içindedir. Tevhid, adalet, hak, yardımseverlik, saygı-sevgi gibi, “yüksek” olarak nitelendirdiğimiz değerlerin; kendini düşünmek, çıkarını bilmek, gibi araç değerleri denetlemesi gerekir. Bunun olmadığı yerde insanlık yoktur, burada bir insan sürüsü vardır ki günümüzde insanlığın yaşadığı trajedi de budur.

Onun için her alanda bir ahlaktan söz edilir. Aile ahlakı, sanat ahlakı, iktisat ahlakı, (modern kültür kabul etmese de) siyaset ahlakı ve tabi düşünme ahlakı gibi. Ahlakın, arındırıldığı lokal bir alan yoktur, o her yerde gereklidir. Ve tabi düşünme alanı onun denetim alanının dışında değildir. Ahlak şüphesiz düşünme ve eleştirinin olmazsa olmazlarından birisidir.

Bir Düşünceyi Düzeltme ve Geliştirme Yolu Olarak

Tenkit veya Eleştiri

Güncel hayatta sıkça kullandığımız eleştirinin nereden geldiğini bilmiyorum, karşılıklı el atmak anlamında uydurulmuş bir kelime olabilir. Bununla birlikte ‘eleştirmek’ karşılıklı yapılan iş anlamında bir işteş fiil olarak gözükmektedir. Ama işin doğrusu, karşılıklı olarak doğru olanı hatırlatmak demek olan müzakere veya daha anlamlı gözüken tenkittir. Arapça kökenli olan ve kayıtlandırmak anlamına gelen ‘tenkit’, güncel dilde sanıldığı gibi bir şeyi her halükârda reddetmek, karşı çıkmak demek değildir. ‘Tenkit’, doğruyu bulmak çabasıyla görüşler arasındaki farkların gerekçelerini göstermek ve sonuç olarak bir şey/ler söylemektir. Her ne kadar eleştiri eyleminde de bu işleme yer verilebiliyorsa da ciddi bir düşünce disiplinine sahip olmayan kişilerin söz konusu ettiğimiz tenkit yolunu izlemeleri gerçekleşmemekte; eleştiri, fark atmak üzere bir zekâ gösterisine dönüşmektedir. Yani tenkidin kendine has bazı etik kuralları, bir başka deyişle bir tenkit ahlakı vardır.

Tenkidin, bu söz konusu etik ilkelerinden bazıları şöyle sıralanabilir: Bir kayda bağlamak için doğru bur argüman kullanmak, genel geçer akla uygun olmak, sağ duyuya tevhidi bir düşünceye ters düşmemek, bütünlüğü gözetmek, toplumsal değer sisteminin başat değerleriyle uyumlu olmak, diğer ilkelere ters düşmemek kaydıyla fert ve toplum maslahatına ters düşmemek, bunların ilk akla gelenleridir. Tenkit bir zekâ gösterisi değil, bencillikten uzak hakkaniyetli, adaletli bir yaklaşımdır.

Ne var ki günümüz ortamında tenkit (belki sorunu daha iyi ifade etmesi bakımından eleştiri), hiç de sağlıklı işlememektedir. En makul görünen pek çok aydınımız sömürge aydınlarına has bir yolu izlemektedir. Mesela bu aydınlara göre “Müslümanlar tarihte hep yanlış yapmışlardır, İslâm’ı zaten anlamamışlardır. Bugün de kaba, bilgisiz, cahil, aç bir insan güruhudur. Dünyada terör, neredeyse müslümanlara ait bir şeydir. Batılılar, medeni ve akıllı insanlardır. Bilgi ve teknikle donanmışlardır. Tüm sorunlarını, insanlığa da ışık tutacak şekilde en ince noktalara kadar çözümlemişlerdir. Müslümanlar da anlamadan, bu muazzam oluşumu eleştirerek tatmin olmaktadırlar. Tek başına bir buçuk trilyonluk bütçesiyle Almanya 57 İslâm ülkesinin toplam bütçelerinin dörtte birine sahiptir. ABD başkanları saraydaki harcamalarını ceplerinden harcarken biz müslümanlar, Hz. Ömer’in adaletine ait hikayelerle yatıp kalkmaktayız. Ömer’i onlar yaşıyor, müslümanlar değil, vs.”

Şüphesiz bunlar tek tek düşünüldüğünde yanlış olmayan şeylerdir, ama bir bütünlükten, hak ve hakkaniyetten uzak eleştirilerdir. Batı beş yüz yıldır dünyayı talan etmiş, 120 milyon insanın kanına girmiştir. Üstelik bu durum tarihte kalmış bir şey değildir. Kristalize bir sömürgecilik devam etmektedir. Son beş yıl içinde Suriye’de ortaya çıkan kan gölünün müsebbibi Batı’dır. Eğer Batı müdahale etmeseydi, bir milyon insan ölmeyecek, yaklaşık 7 milyon insan yurtsuz yuvasız mülteci konumuna gelmeyecekti. Gerçi sömürge aydınlarına göre bu yanlışlığın müsebbibi Batı değil, yine müslümanlardır ve mesela Türkiye’dir. Batılılar demokrattırlar, adildirler.

Keşke ABD başkanları ülkelerinin bütçelerinden yeseler de dünyayı yağmalamaya devam etmeselerdi. Tarihte olan olmuş diyelim, dünyayı sömürmekten bir utanç duysalardı. İcat ettikleri demokrasi ve insan hakları gibi değerleri, kendileri için bir yüksek değer, diğer dünya toplumları için çıkarlarını koruyan bir araç değer olarak kullanmasalardı. Eleştirmen aydınlarımız ise İslâm toplumlarında bu araç değerlerin takipçisidirler. Mesela Batılıların, işlerine gelmediği yerde, olağanüstü hâl ilan etmekte, kuvvetler ayırımını ihlal edebilmektedirler. Tabi burada asıl sözümüz Batılılara değil, kendi eleştirmenlerimizedir. Eleştirinin ahlaki olmadığı, kuralına uygun bulunmadığınadır. Müslümanların bu perişan hali yalnızca kendi eserleri değildir, daha fazlasıyla Batılılara aittir. Bunu sağlayabilmek için iki yüz yılı aşkın bir zamandır çalışmakta, bellerini doğrultmasına fırsat vermemek için canhıraş bir mücadele yürütmektedirler.

Burada Hz. Peygamber döneminden bir örnek verelim. Müslümanlar haram ayları içinde birilerinin ölümüne sebep olmuşlardı. Müşrikler bunu çok kınadılar. Müslümanları haram-helal tanımayan bir topluluk olarak göstermek istediler. Bu konu üzerine indirilen ayette “İyi de onlar her zaman haram olan Kâbe’yi, insanların tavaf etmesini engellemelerine ne diyorlar?” Bu mahremi ihlal etmenin daha büyüğüdür. Batılılar her adımda insan haklarını ihlal edecekler, biz sıkboğaz edilmiş Müslümanları suçlayacağız. Sağlam bir duruş ve tavizsizlik böyle gerçekleşmez. Müslüman, aynı zamanda müslümanlara karşı şefkatli olmak durumundadır.

Müslümanlar, toplumuna yabancılaşmış aydın sorununu iki yüzyıldır yaşamaktadırlar. Bunlar eleştirilerinde genel olarak bir üçüncü şahıs olarak konuşmaktadırlar. Yani bu düşük kitleden (!) biri olmamaya özen göstermekte, bundan da bir entelektüel haz duymaktadırlar. Üslup üsttendir ve hatta biraz da ironiktir. Rakibini ilzam etmek için her yola başvururlar. Herkesin eleştirilebilirliğine ilişkin zekice argüman kullanımından büyük bir zevk duyarlar. Bütünleştirici bir orta yol kaygısı taşımazlar. Düşünmezler ki alternatifliklerde ürettikleri her türlü görüş şöyle ya da böyle bir yanlılığı, dolayısıyla bir eksikliği taşır.

Bencilliği Aşabilmek

Günümüzde eleştiri, genelde somut kural(lar) aramaksızın her hâlükârda, gerekli görülmekte ve toplumsal gelişmenin dinamiklerinden sayılmaktadır. Müslümanların bilgi sorunlarının da buradan kaynaklandığı ileri sürülmektedir. Bu yargı genelde doğrudur. Ancak bu modern paradigma gerçeğin sadece bir yüzünü göstermektedir. Burada fark edilmeyen, gerçeğin bir diğer yüzü vardır. Şerif Mardin’in de belirttiği gibi kadim kültürlerdeki bilgelerin zihni yapısındaki daemonik yapı modern dönem aydınlarında açığa çıkmıştır. Nefsani ve şeytani diye çevirebileceğimiz bu yapı bir insan olarak önceki bilginlerde de vardı. Ancak nefsani duyguları, bencilliği, cinsel düşünceleri, çıkarcılıkları ihtiva eden bu daemonik yapı, gözetim ve denetim altında idi. Modern dönemlerde bunun önündeki set yıkıldı. Dolayısıyla da her haliyle dürüst olamayan, eleştirilerinde hakkaniyet ölçüsüne uymayan, belki düşünür yerine, bilen diyebileceğimiz bir aydın tipi doğdu. Gerçekten de bunlar yeterince okumadan ve düşünmeden konuşmakta ve yazmaktadırlar. Öyle ki en azından iki bilip bir söylemesi gerekirken, bir bilip iki ve hatta daha fazla söz söylemektedirler. Bundan dolayı da bu süreçten, makul bir eleştiri, beklenen bir düşünce çıkmamakta, hatta bir zihni kirlilik doğmaktadır. 

Günümüzde insanların en sorunlu olduğu alanlardan birisi şüphesiz düşünme ve düşünceler karşısındaki tavrıdır. Yukarıda da işaret edildiği üzere günümüzde esaslı bir düşünce kıtlığı vardır. Herkes geçici malumat kırıntılarının bombardımanı altındadır. Düşünce bu değildir. Düşünce dediğimiz şey bundan sonra başlar. Bunlar üzerine kurulan çıkarımlardır. İnsanı o anda tatmin eden bu ömürsüz ve verimsiz bilgi kırıntıları sahibini hemen her şeyi bildiği kanaatine götürmektedir. Bilgi çatıştırmasından da bir sonuç çıktığını veya çıkacağını sanmaktadır. İşin kötüsü büyük bir mutlulukla bulduğu o göreceli bilgi uğruna canhıraş bir mücadele vermekte, ortalığı döküp indirmektedir. O mutlak hakikat zannettiği göreceli bilgi için pek çok insanı kırmakta, bir şeyleri kutsarken bazı şeyleri aforoza tabi tutabilmektir.

Başta düşüncede olmak üzere her alanda bir muhalefet olabilir ve olmalıdır da. Ancak muhalefet, etik bir tenkide bağlı olarak, bir şeye mutlak karşı olmak ve buna bir gerekçe bulmaktan öte, o konuda öngörülen doğrunun da gösterilmesi üzerine kurulur. Yeni ve sağlam bir düşüncenin inşası farklı görüşlerin ciddi bir kritiği üzerine oturur. Yeni bir kurgu yoksa eleştiri çoğu kere eleştirenin ferdi beklentilerinin tatmininden öte bir anlam ifade etmeye bilmektedir. 

Görünüm zengin & masaüstü ekranı
Mobile git Farklı düşünme özgürlüğü ve tenkit ahlakı
Yasal Uyarı: on5yirmi5.com'a ait özel içeriklerin metin, görsel ve diğer dosyalarının tüm hakları on5yirmi5.com'a aittir. İçerikler aktif link verilerek kısmen kullanılabilir

Yorumlar

bu haber için ne düşünüyorsunuz
Küfür, hakaret vb. yorumları yayınlayamayız.

Çok Okunanlar

on5yirmi5.com takip edin
Hakkımızda Künye İletişim Reklam

Kullanım Şartları Yayın İlkeleri Hata Bildir - Görüş Yaz

Copyright © 2015 - Tüm hakları saklıdır. Yıldızlar Eğitim Organizasyon A.Ş.