Peygamber hiç tek başına yemek yemedi

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şinasi Gündüz'le "Ramazan'da sosyal hayat" üzerine konuştuk.

İNANÇ .
peygamber hiç tek başına yemek yemedi
Abdullah Güner'in röportajı
Ramazan’ın sosyal hayatımızdaki yerini, Peygamberimizin (sav) Ramazan’ı nasıl yaşadığını, Ramazan’ın diğer aylardan farkını ve günümüzde değişen, dönüşen yönlerini Dinler Tarihi alanında yapmış olduğu çalışmalarla tanıdığımız İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı ve Dinler Tarihi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Şinasi Gündüz'le konuştuk.
Türk insanının Ramazan’daki sosyal hayatı nasıldır? Ramazan sosyal hayatımızı nasıl etkiler? Bundan kısaca bahsedebilir misiniz?
Ramazan’ın Türkiye’de yaşayan insanlar arasında tarihten gelen köklü bir yeri var. Ramazan en önemli geleneklerimizden bir tanesini oluşturuyor. Dolayısıyla her Ramazan döneminde kuşkusuz hem sosyal yaşantımızda, hem insanların davranış biçimlerinde, hem insanların çevreye ve topluma karşı olan ilişkilerinde çok ciddi köklü birtakım değişikliklerin olduğunu görürüz. En basitinden aile yapısı içinde Ramazan ayrı bir heyecan kazandırır. Normal günübirlik yaşantıda herkes iş ve ev arasında rutin bir hayat sürerken Ramazan’da bütün planlar bu aya göre hazırlanır. Öyle ki iftarlar, sahurlar, teravih namazları ve Ramazan içindeki birtakım ziyaretler vb. bunlar özel bir yer tutar insanların yaşantısında.
Bunun ötesinde mutfak kültüründen aile bireylerinin davranış biçimlerine kadar Ramazan’ın değişik bir etkisi kendisini gösterir. Bunun dışında insanlar arası ilişkilerde Ramazan’ın değişik bir hava kattığını söyleyebiliriz. Öyle ki Ramazan sezonunda insanlar, otokontrol mekanizmalarını çalıştırarak kendilerini biraz daha disiplin altına almaya gayret gösterirler. Bununla birlikte zaman zaman belirli insanlarda iftara doğru sinir patlamalarının özellikle trafikte yaşandığını gözlemlemek mümkün. Fakat bunlar istisnai durumlar. Bunun ötesinde insanlar daha munis, daha duyarlı, en azından kendi otokontrol mekanizmasını çalıştırarak duygularını, duyularını biraz daha disiplinli bir şekilde kullanmaya çalışma yönünde bir eğilim gösterir. Bunun dışında kültürel yönden çok önemli farklılıklar kendisini gösterir. Ramazan dönemi boyunca toplu ve bireysel verilen iftar yemeklerinden tutun da insanların daha fazla misafir ağırlamaya gayret göstermesi, yardımseverlik duygusunun gelişmesi veya Ramazan çerçevesinde İslam’ın temel kaynaklarına daha bir ilgi duyması… Özellikle medyanın Ramazan Bayramı öncesinde insanlara bazen kuponla bazen kuponsuz hediye olarak verdiği Ramazan eklerinde Kur’an-ı Kerim gibi, Hz. Peygamber’in hadislerini kapsayan birtakım eserler gibi eserleri dağıttığını, hemen her gazetenin Ramazan sayfaları düzenlediklerini, görsel medyada Ramazan ayı boyunca büyük bir kısmında iftar ve sahur programları düzenlendiğini, dini yayınlara biraz daha ağırlık verilmesi gibi… Bütün bunlar kendisini gösteriyor. Yani Türkiye’de her haliyle, bireysel yaşantıdan sosyal yaşantıya, kültür hayatımıza kadar, sokaktaki insan davranışına kadar, dışarıdan gelen ve Ramazan diye bir şeyi hiç bilmeyen insan bir değişiklik olduğunu, en azından diğer aylardan farklı bir değişiklik olduğunu hissedecektir diye düşünüyorum. Bütün bunlar dikkate alındığında gerçekten sosyal ve bireysel yaşantımızda çok köklü değişikliklerin yaşandığı bir aydır Ramazan.
Ramazan’daki geleneksel kendi örf-adetlerimizle iç içe geçmiş adetlerimiz de mevcut: İftarlar, sahurlar, ibadetler, komşuluk ilişkileri… Tüm bunları sıcak ve yoğun yaşıyoruz Ramazan’da. Geçmişten günümüze baktığımızda neler değişti Ramazan'da? Neler eksildi, neler eklendi?
Biz şu sözü sıklıkla duyarız: 'Nerede o eski Ramazanlar?' Bu, çok yönlü değerlendirilebilecek bir ifade. Çünkü çoğu zaman insanlar aslında ‘Nerede o benim çocukluğum, nerede o benim gençliğim?’ diye, yani bir geçmişe öykünme, aslında kendi gençliğine ve çocukluk günlerine bir hasret içerisinde bu sözü söylerler. Kuşkusuz her zaman dilimi kendi zamanı içerisinde bir anlam kazanır. Dolayısıyla eskiyle bugünü bu yönüyle kıyaslamak bize çok sağlıklı sonuçlar vermez. Özellikle eski zamanı yaşayan bireyler açısından sağlıklı birtakım karşılaştırmalar sunmaz. Çünkü örneğin bundan bir otuz yıl önce benim o çocukluk duygularıyla yaşadığım Ramazan’la, bugün yetişkin bir birey olarak yaşadığım Ramazan aynı duygu yüküne sahip değil.
Bununla birlikte Ramazan ayı içerisinde yapılan birtakım faaliyetlerde kuşkusuz bazı değişiklikler de kendisini gösteriyor. Şurası bir gerçek: gittikçe daha seküler bir toplum haline geliyoruz. Buradaki seküler ifadesini de toplumsal hayatta dinin görünürlüğünün dışlanması olarak tanımlıyorum ben. İnsanlar daha fazla bireyselleşiyor. Daha liberal zihniyetler, yaklaşımlar hayatımızda yer tutuyor. Bütün bunlar kuşkusuz Ramazan’la ilgili algılarımıza da yansıyor. Önceden geniş aile çerçevesinde, dedelerle, ninelerle birlikte yaşanıldığı, kırsal hayatın daha yoğun olduğu toplumsal yapımızda Ramazanların, özellikle aile bireylerinin birbirleriyle ilişkilerinde daha bir farkındalık oluştuğunu biliyoruz. Bugün bu biraz daha şehir hayatıyla birlikte gevşemiş durumda. İnsanlar biraz daha yalnızlığı tercih ediyor. Bunun tabii Ramazan’a yansımaları da var kuşkusuz. Bunun ötesinde bugün ilişkiler belirli çevrelerde biraz daha gösteriş merkezli hale geldi. Öyle ki mesela çok şaşaalı, çok tantanalı Ramazan çadırlarından ve özellikle iftar ve sahur etkinliklerinden söz ediyoruz. Örneğin yerel yönetimler birbirleriyle yarışıyorlar. En uzun Ramazan iftar masasını kim kuracak? En fazla iftar veya sahur yemeğini kim veriyor yarışması yapıyorlar adeta. Bununla birlikte çok şatafatlı, çok gösterişli iftar sofraları karşımıza çıkıyor. Yani bu da biraz içinde yaşadığımız toplumun değişen ekonomik, sosyal, kültürel algılarına göre, sosyal yapımızdaki değişen şartlara göre Ramazan’daki olması gereken tevazu, içtenlik, samimiyet, takva, Allah’a yakınlık, kulluk bilincinin daha bir ortaya çıkması gibi hususlarda bir şekilde bunları yıpratan bir durum ortaya çıkartıyor. Böyle bir şeyi yaşıyoruz. En basitinden Ramazan Bayramı’nı birçok insan tatil olarak görüyor. Bayram olarak değil bir tatil olarak görüyor. Ramazan bayramı kaç gün, bunun hesabını yapıyoruz. Hafta sonuna gelecek mi, gelmeyecek mi? Tatil beldelerinden hemen rezervasyon yapmaya çalışıyor birçok insan. Yani kendi aile büyükleriyle, tanıdıklarla bir arada daha bir kaynaşmanın sağlanacağı bir ortam olarak görmek yerine işten güçten fırsat bulup tatil yapmak olarak görülüyor ki bütün bunlar, doğrusu Ramazan’la ilgili algılarımızın bugünkü sosyal yaşantımıza göre değiştiğini gösteriyor.
 
"Zamanın Ruhunu Yakalarken Ramazan'ın Ruhunu Kaybetmemek Gerekiyor"
 
Osmanlı döneminde Ramazan’da edebiyatın, sanatın, günlük hayatın, mutfağın, bununla birlikte eğlence hayatının, bunların tümünün o döneme damgasını vurduğunu, sosyal hayatı belirlediğini görüyoruz. Günümüzde de bununla ilgili çok fazla etkinlik yapılıyor, az önce bahsettiniz. Ramazan’da caz gibi, belediyenin iftar çadırları kurması, pek çok hocanın televizyonlarda bir şeyler anlatıyor olması, sohbet etmesi, kitap fuarları… Tüm bunlar Ramazan’la ilgili bir atmosferimiz olduğunu gösteriyor bize. Bu atmosferi nasıl görüyorsunuz? Daha diri ve güzel bir Ramazan için neler yapılabilir?
Kuşkusuz zamanın ruhunu yakalamak gerekiyor. Bundan otuz, elli, yüz yıl öncesine takılıp da bugünü yaşayamazsınız. Bugünü bugün yaşamanız gerekiyor. Ama zamanın ruhunu yakalayacağım derken Ramazan’ın da ruhunu kaybetmemek gerekiyor. Bu ikisini bir arada sentezlemek lazım. Ramazan’da caz, Ramazan’da moda, Ramazan’da defile, Ramazan’da sergi… Bütün bunlar son dönemde yeni çıkan adetler olarak karşımıza çıkıyor. Ancak hiç unutmayalım ki Ramazan’ın özü şudur: Kişinin kulluk bilinci açısından Rabbine karşı görevleridir. İnsanların birbirlerine karşı sorumlulukları açısından insanların ilişkileri açısından bir fark oluşturan bir ay olduğunu, insanı düşündüren, tefekkür ettiren, kendi kendisiyle hesaplaşmak, insana kendi kendisiyle yüzleşme fırsatı sunan bir ay olduğunu biliyoruz. Ramazan’ın özelliği bu. Ramazan Kur'an ayıdır. Ramazan’ın en önemli özelliği Kuran’ın o ayda nazil olmasıdır. Dolayısıyla Ramazan aslında bizim Müslümanlar olarak Kur'an’la buluşma konusunda daha bir isteklilik içerisinde olduğumuz, daha bir kendimizi Kur'an’ı anlama açısından bir fırsat ortamı içerisinde gördüğümüz bir ay. Böyle olmak durumunda. Bunun tam tersine Ramazan’la ilgili yapılan şeyler bizi Kur'an’ın ruhundan, Kur'an’ı anlamaktan, Kur'an’la buluşmaktan, kendimizle yüzleşmekten, tefekkürden ve Allah’a karşı kulluk bilincine yönelik bir farkındalıktan uzaklaştırıyorsa bu, Ramazan’ın ruhunu kaybetmektir.
Belki zamanın ruhunu yakalıyorsunuz. Defileler, caz, gösterişli sofralar filan; ama Ramazan’ın ruhundan uzaklaşıyorsunuz. Bence bu ikisini bir arada buluşturmak gerekiyor. Bunun için de o Ramazan’ın ruhuna aykırılık teşkil etmeyecek olan, onu yaralamayacak, bizi ondan uzaklaştırmayacak olan bugüne ait şeyleri de katarak Ramazan’ı kutlamaya çalışırsak, idrak etmeye çalışırsak çok güzel şeyler ortaya çıkar. Şehirlerde özellikle dindar insanın sosyal hayata katılımı gittikçe artıyor. Kimileri bunu, "Türkiye gittikçe dindarlaşıyor", diye yorumluyor ama bence çok yanlış bir yorum bu. Aslında Türkiye dindarlaşmıyor, tam tersine dindar insanlar sosyal hayatta daha bir görünür hale geliyorlar. Nerede? Ekonomide, sanatta, akademi ya da hizmet sektöründe, şurada burada. Yani her yerde dindar insanlar görünür hale geliyorlar ve bu dindarlaşmanın arttığı gibi yorumlanıyor. Oysa son dönemlerde birçok yabancı ya da yerli araştırma şirketinin yaptığı kamuoyu yoklamalarında Türkiye’de düzenli olarak oruç tutan, yani Ramazan orucu tutan insanların oranı % 50 ile 60 arasındadır. Zaman zaman oruç tutarım diyenlerin oranı da % 80’lere filan çıkar. Kuşkusuz bundan 30 yıl önce de böyleydi. Muhtemelen elli-altmış yıl önce de böyleydi. Muhtemelen diyorum çünkü sonuçları tam bilmiyorum açıkçası. Tabii şehirleşmeyle birlikte, yani dindar insanın sosyal hayata katılımıyla birlikte bugün şehirdeki sosyal hayatınızda özellikle Türkiye’nin daha liberalleşen, daha sekülerleşen bir toplum yapısı haline gelmesiyle birlikte dini ibadet, ritüellere yönelik algılarımızda, dini yaşantımızda bir “liberalleşme” bir “sekülerleşme” kendini gösteriyor. Tesettür modalarından tesettür defilelerine kadar, "yeşil sermaye" diye tanımlanan insanların yaşam biçimlerine kadar, bütün bunlarda görüyoruz. Kuşkusuz bütün bunlar Ramazan’la ilgili algılarımıza da yansıyor. Bunlar kuşkusuz eleştirilmeli. Ramazan’daki o sadelik mutlaka yakalanmaya çalışılmalı. Takva kesinlikle göz ardı edilmemeli. Kişinin Allah’a, insanlara karşı sorumluluğunun bilincinde olması ön plana çıkartılmalı, dahası insanı Kuran’la buluşturacak olan birtakım etkinliklere ağırlık verilmeli Ramazan’da. Çünkü Ramazan Kuran ayı. Onun sebebi hikmeti o. Dolayısıyla Ramazan, bizi Kuran’la buluşturan bir ay olmak durumunda. Tam tersi, Ramazan geliyor geçiyor, Kuran’la hiç buluşmamışız, yani Kuran’a yönelik hiçbir farkındalığımız oluşmamışsa o Ramazan boşuna geçmiş demektir.
Oruç tutan insanın gündelik hayattaki yeri, anlamı ne oluyor? Oruç ibadeti manevi anlamda bizde bir arınma sağlıyor. Maddi anlamda da bedenin arınması gerçekleşiyor. Bu arınık berrak halin yaşadığımız hayata yansıması nasıl oluyor? Bunun bize etkisi nasıl oluyor?
Bu tabii ki kişiden kişiye değişir. Her insan burada ayrı bir konudur bence. Ama ne değişmeli, nasıl değiştirmeli diye bu soruyu cevaplayayım isterseniz. Mesela Kur’an-ı Kerim namazla ilgili der ki: Namaz insanı kötülüklerden alıkoyar, iyiliklere yönlendirir. Burada bu ifadeden hareketle eğer kıldığımız namaz bizi kötülüklerden alıkoymuyor ve iyiliklere de yönlendirmiyorsa o namaz, namaz değildir sonucu çıkarabiliriz. Çünkü namaz insanda bir davranış değişikliği yapmak durumunda. Bir zihniyet değişikliği yapmak durumunda. Kötülüklerden uzaklaşan, iyiliklere yönelen, daha iyi bir insan olma yolunda bir değişiklik sağlamalı insanda. Ramazan da böyle. Ramazan’ın da sebebi hikmeti şudur: İnsanın daha iyi bir insan olmaya çalışması, daha iyi bir mümin olmaya çalışması. Kendisiyle, günahlarıyla yüzleşerek, hatalarının farkına vararak hatalarını bir tarafa bırakması, doğruya yönelmesi. Bu konuda hem Rabbine hem kendi kendine söz vermesi ve Ramazan’ın bitiminde Ramazan ayının öncesinden daha iyi bir insan olarak Ramazan’dan çıkmış olmalı. Amaçlanan şey budur ki bundan dolayı Ramazan otokontrol sistemimizin zirveye çıktığı bir dönemdir, bir zaman dilimidir. Mesela bireysel olarak Ramazan’da her oruç tutan insanın, sadece yemesini içmesini sınırlaması değil, eşiyle cinsel yaşamdan uzak durması değil, bütün duyu ve duygularını kontrol altına alması esas alınır.
Bundan dolayı Hz. Peygamber (as) kimilerinin sadece aç durduklarını söyler bize. "Bazıları sadece aç kalıyorlar" der. Niye aç kalıyor? Çünkü o Ramazan’ın ruhuna aykırı davranıyor. Eğer biz Ramazan ayı boyunca birtakım heva ve heveslerimizi kontrol altına almıyorsak, heva ve heves nedir: kibirdir, gururdur, tamahkarlıktır, nefrettir, kindir, ihtirastır benzeri olumsuz duygular, bunları kontrol altına almıyorsak, insanlar arası ilişkilerde daha iyi bir insan olmak gayreti içerisine girmiyorsak, günlük yaşantımızda bireysel ilişkiler açısından hiçbir değişiklik yoksa hatta tam tersine kötüleşmeler varsa; sinir, öfke nöbetleri, kavga varsa tabii ki tuttuğumuz oruç oruç değildir. Ramazan bize hiçbir olumlu etki yapmamış demektir. Dolayısıyla Ramazan’ı bu şekilde değerlendirmek gerekiyor. Bugünün insanlarına baktığımız zaman bu ne kadar gerçekleşiyor? Birçok kişide bunun bu şekilde gerçekleşmediğini, en azından yaşadığımız tecrübeler ile görebiliriz. Yani insanlar sadece aç kalıyor, dahası Ramazan’ı sadece bir gelenek olarak görüyor bir kısmı. Yılda bir ay, mutlaka yapılması gereken bir gelenek, otomatiğe bağlanmış bir gelenek gibi görüyor. Tam tersine bu bir ayın kendisini sorgulama, kişisel nefs muhasebesi yapma, kendisine fırsat sunulan bir zaman dilimi olduğunu bilmiyor ya da fark etmiyor. Böyle olduğu için de Ramazan’daki oruç sezonunu sadece iftar ve sahura endeksliyor. İftarda ne yiyeceğiz, menüde neler var, sahura nasıl kalkacağız, iftar-sahur arasını nasıl eğlencelerle geçireceğiz. Mesele bu olunca, Ramazan sadece yemeğe, eğlenceye endekslenince o Ramazan, Ramazan olmaktan çıkıyor.
 
"Yalan Söylemeyerek 'Ağzınla Oruç Tut', Kötüyü Dinlemeyerek 'Kulağınla Oruç Tut', Kötüye Gitmeyerek 'Ayağınla Oruç Tut'”
 
Dinler tarihi ile ilgili çalışmalar yapıyorsunuz. Bununla ilgili İslam’ın oruçla kurduğu bağı başka dinlerde görüyor muyuz?
Kur’an-ı Kerim’de şöyle deniliyor: Sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Dünyanın dört bir tarafındaki dinlere baktığımızda büyük bir kısmında orucun var olduğunu görüyoruz. Ancak oruçla ilgili şekiller, algılar farklı; ama hemen hemen bu yaygın dünya dinlerinin Hristiyanlık gibi, Budizm gibi veya yaygın olduğu düşünülen Yahudilik gibi inanç sistemlerinin tamamında oruç var. Ancak bu dinlerin bir kısmında oruç sadece perhiz olarak düşünülüyor. Mesela et ya da et ürünleri yememek gibi. Bazılarında oruç zaman olarak İslam’dan farklı oluyor. Mesela Yahudilikte 24 saatlik bir oruç var. Akşamdan akşama hiçbir şey yememek, içmemek şeklinde bir oruç var. Bazı dinlerde mesela sabah ayinine katılmak için sabah hiçbir şey yememek şeklinde, ayine kadar tutulan bir oruç var. Bazılarında sükut orucu var, sessizlik orucu. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Zekeriyya ile ilgili bir ayet-i kerimede buna işaret eder. Oruç bazılarında ise ahlaki birtakım tavırlara endekslenir. Mesela yalan söylemeyerek “ağzınla oruç tut”, kötüyü dinlemeyerek “kulağınla oruç tut”, kötüye gitmeyerek “ayağınla oruç tut” gibi ifadeler vardır. Ama bütün bu farklılıklar bir tarafa oruç, bütün kültürlerde bir şekilde kendisini gösteren bir ibadet biçimi.
Diğer dinlerin İslam’a bakışı, Müslümanlara bakışı yani oruçla kurduğumuz ilişkiye bakışı nasıl? Ne olarak görüyorlar bunu?
Şimdi mesela son zamanlarda şunu medyadan izliyoruz. Vatikan’dan tutun da dünyadaki farklı inanç merkezlerine kadar birçok inanç merkezinde gayri Müslim organizasyonlar, bir şekilde işte Müslümanların oruç dönemlerinde Ramazanlarını kutluyorlar. Hatta kendileri iftar sofraları hazırlayıp Müslümanları davet ediyorlar. Buna son dönemlerde siyasiler de katıldı. Biliyorsunuz işte Amerikan başkanından tut da Avrupa’daki çeşitli siyasi liderlere kadar ülkede yaşayan Müslümanlara yönelik iftar sofraları falan düzenliyorlar. Türkiye gibi ülkelerde yani gayri müslim azınlıkların yaşadığı ülkelerde çeşitli siyasi mahfiller veya bazı kamu kuruluşları -Diyanet gibi- gayri Müslimleri de gayri müslim cemaat temsilcilerini de kapsayan iftar sofraları düzenliyorlar ve buralarda tabi bir iftar sofraları ve Ramazan ayı biraz böyle farklı kültürlerin birbirlerini anlaması, tanıması, bir diyalog ortamının oluşması için bir araç olarak görülüyor.
Bu çerçevede işte birçok mesela gayri müslim din adamı ya da siyasi sima Ramazan ayının özellikle işte Müslümanlarla bir araya gelme, Müslümanlara yönelik empati yapma veya tam tersinden alacak olursak Müslümanların diğerlerine yönelik empati yapması açısından bir fırsat oluşturduğunu falan ifade ediyorlar. Tabi bunlar işin dışa akseden yönleri. En azından medyaya akseden yönlerinden biri. “Gerçekte tabii farklı dinler farklı kültürler İslam’ın ibadetlerine genel anlamda nasıl bakıyorlar?” sorusunu belki şöyle cevaplamak mümkün:
Örneğin bir Hristiyanlık ve Yahudilik açısından İslam nevzuhur bir dindir. Yani sonradan ortaya çıkan bir inanç sistemidir. Çünkü Hristiyanlık açısından zaten İsa Mesih’in Tanrı olduğunu yeryüzünde hulul etmesiyle, yani İsa Mesih şeklinde ilahi şekilde hulul etmesiyle birlikte ve onun yeryüzünde başlattığı Yeni Ahit (Yeni Antlaşma) dönemiyle birlikte artık ilahi, insanların kurtuluşuna yönelik plan yürürlüğe girmiştir. Bundan sonra yeni bir kurtuluş planı söz konusu değildir. İslam ise yüzlerce yıl sonra ortaya çıkmıştır ve Hristiyanlığın bu anlayışına göre alternatif bir kurtuluş planı değildir. Dolayısıyla da kesinlikle kabul görmeyen bir dindir. Böyle baktıkları için İslam’a, İslam’ın da bütün ibadetlerine bu gözle bakıyorlar. Ama bununla birlikte şunu da düşünüyorlar, özellikle Hristiyan kiliselerde bunu görmek lazım: Ahlaklı davranmak, oruç da dahil buna bazı ibadetler insanların daha iyi bir insan iyi bir insan olması açısından insanlara bir fırsat oluşturuyor. Ve dolayısıyla bunu kutsal ruhun –Hristiyanlar-, insanlar arasındaki faaliyeti olarak da görüyorlar. Çünkü netice de Hristiyan mantığına göre insanları Hristiyan mesajına İsa Mesih mesajına hazırlamak için Kutsal Ruh birtakım faaliyetlerde bulunur. Dolayısıyla insanlarda görülen her olumlu davranış, her güzel ahlaki tavır bir şekilde Kutsal Ruh’un faaliyetleriyle ilişkili olarak düşünülür.
 
"Peygamberimizin (sav) Yaşamında Tek Başına Yemek Yediği Bir Sofra Hemen Hemen Hiç Yok"
 
Peygamber Efendimiz (sav) gayri müslimlere, inanmayanlara nasıl davranmış? Onları iftar sofrasına çağırmış mı?
Şimdi biz şunu kesinlikle biliyoruz: Peygamberimiz sofrasını, sadece iftar sofrasını değil, bütün sofrasını insanlarla paylaşmış. Yani fakir olan, muhtaç olan, misafir olan, yolda kalan insanlarla paylaşmış. Bu konuda ihtiyaç sahibi olan hiç kimse arasında bir ayrım da yapmamış Hazreti Peygamber. Açıkçası tabi Hazreti Peygamberin iftar sofrasına bir gayri müslimi davet etti mi? Ben hatırlamıyorum bildiğim kadarıyla. Ama Peygamberimizin etrafında yaşayan insanlar arasında, mutlaka, özellikle ihtiyaç sahiplerini gözeterek sofralarını onlarla paylaşmaya dikkat etmiş… Dahası Peygamberimizin yaşamında tek başına yemek yediği bir sofra hemen hemen hiç yok. Hep birileriyle paylaşmış. Gerçekten öyle. Hatta eşlerine şunu önermiş: Demiş ki; “Çorbanın suyunu biraz daha fazla koyun, fazla kişi nasiplensin.” Beş kişiye yetiyorsa örneğin işte, iki kat su koyuyorsun 10 kişiye çorba veriyorsun. Peygamberimiz buyuruyor. Yani hiçbir zaman (bildiğim kadarıyla yine) tek başına yemeğini yememiş Hazreti Peygamber. Onun için bizim de iftar sofralarını, sahur sofralarını özellikle bunları ama genelde de bütün sofralarımızı paylaşmamız gerekiyor. Tabi paylaşmak derken eş, dostun birbirini ağırlaması ahbap-çavuş ağırlaması değil de özellikle ihtiyaç sahipleriyle , yoksullarla, yolda kalmışlarla paylaşmamız anlamına geliyor. Ha! Bu şu demek değil ama: Her gün eve birini çağıralım çünkü bunun getireceği bir yük, buna katlanılabilir mi diye düşünebilir insanlar ama en azından ne diyelim kesemizi açabiliriz. İnsanlara hiç olmazsa infakta bulunabiliriz. Ramazan ayı bu açıdan müthiş fırsat sunuyor bizlere. Ne kadar çok maddi olsun, sosyal olsun infakta bulunursak ki ben infakı sadece para vermekle, mal mülk vermekle, yiyecek vermekle de sınırlamıyorum. Herkesin infak yapacağı mutlaka bir şeyler var. Ki Kur’an-ı Kerim’de infakı Cenabı Hak sadece işte yiyecek içecekle parayla sınırlamıyor. Herkesin bağışlayacağı bir şeyler var.
Bağışlayacağımız şeylerimiz neler olabilir? Ha, bir insan zengindir, varlıklıdır, parasından malından mülkünden infak eder. Bir insan orta hallidir, yiyeceğini paylaşır, yemeğini sofrasını paylaşır. Ama bir insan diyelim ki fakirdir o da gücünü, beden gücünü paylaşır veya diliyle infak yapar. İnsanları kötülükten sakındırır ve iyiliğe yönlendirir. Yani en azından yolda gülümsemek bile bir infaktır birbirimize, selam vermek bir infaktır. Çünkü bunların hepsine Hazreti Peygamber ibadet olarak açıklıyor zaten. "Müminin yolda yürürken insanlara zarar veririm endişesiyle bir taşı, dikeni her neyse alıp köşeye koyması bir ibadettir" diyor.. Birbirine gülümsemek ibadettir. Yani mümin insanın her davranışında böyle bir ibadet şuuruyla davranmak önemlidir. Böyle olması lazım. Dolayısıyla her birimiz kendi kendimize düşündüğümüzde infak edecek mutlaka bir şeyler buluruz.
Hocam, sizin Ramazan’da en çok etkilendiğiniz şey ne oluyor? Hangi ibadetlere ağırlık veriyorsunuz?
Kendi kendime ben bunu yapmaya çalışıyorum öyle diyeyim. Kur’an-ı günlük yaşantımda biraz daha fazla dikkate alarak, Kur’an’ın mesajını anlama konusunda, Kur’an bizden ne istiyor bunları kavramaya çalışma açısından kendimi zorlamaya çalışıyorum. Yani Kur’an ayında Kur’an-ı merkeze almaya çalışıyorum.
Bunun ötesinde özellikle aile içerisinde özellikle cemaatle namazlara daha fazla önem vermeye çalışıyorum. Tabi çocukları bulduğumuz müddetçe. Çünkü günümüz şartları maalesef ülkenin dört bir yanına dağıttığı için bazen bir araya gelemiyoruz, buna önem vermeye çalışıyorum. Dostlarla en azından bunu yapmaya çalışıyoruz.
Çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.
 
On5yirmi5
 
 
Görünüm zengin & masaüstü ekranı
Mobile git Peygamber hiç tek başına yemek yemedi
Yasal Uyarı: on5yirmi5.com'a ait özel içeriklerin metin, görsel ve diğer dosyalarının tüm hakları on5yirmi5.com'a aittir. İçerikler aktif link verilerek kısmen kullanılabilir

Yorumlar

bu haber için ne düşünüyorsunuz
Küfür, hakaret vb. yorumları yayınlayamayız.

Çok Okunanlar

on5yirmi5.com takip edin
Hakkımızda Künye İletişim Reklam

Kullanım Şartları Yayın İlkeleri Hata Bildir - Görüş Yaz

Copyright © 2008-2019 - Tüm hakları saklıdır.