Davutoğlu'nun şifreleri

Yazarlar bugün gündemi nasıl değerlendirdi?

GÜNCEL .
davutoğlunun şifreleri

Hayrettin Karaman, Ömer Lekesiz, Yusuf Kaplan, Fatma Barbarosoğlu, İbrahim Karagül, Faruk Beşer, Mehmet Şeker, Haşmet Babaoğlu, Burhanettin Duran, Mehmet Barlas, Mahmut Övür, Hasan Bülent Kahraman, Beril Dedeoğlu, Mustafa Kartoğlu, Ahmet Taşgetiren, Sibel Eraslan, Ahmet Kekeç, Kurtuluş Tayiz, Emin Pazarcı ve Melih Altınok bugün önemli konuları ele aldı...

Hayrettin Karaman: IŞİD, Boko Haram, el-Kaide vb.

Başka bir yazıda Peygamberimiz'in (s.a.) insanları neye nasıl davet ettiği, Müslüman olmam diyenlere ne yaptığı konusunda önemli bir hadisin mealini vereceğim.

İlgili âyetler ve hadisler ile bunları ehliyetle yorumlamış ve İslam'ın hükmünü ortaya koymuş olan alimlerin yazdıklarına ve asırlardır süregelen uygulamaya baktığımızda, yazının başlığında birkaçının adını zikrettiğim grupların ve bunlara ait İslam anlayışı ve uygulamaların 'sahih İslam'dan çıkmayacağı kesindir; yani bu grupları İslam doğurmamıştır, bunların nesepleri sahih değildir, 'nikahsız başka babalar'dan doğmuşlardır.

Çağımızın önde gelen alimlerinden Ali Muhyiddîn Karadâğî'nin el-Cezîre Türk'e verdiği röportajda bu muzır cereyanların ve grupların ne zaman ve nasıl ortaya çıktıklarına dair dikkat çekici tespitler var:

'...Bunlar İslam dünyamızda son yıllarda ortaya çıktı. Başlangıçta selefi düşünce ismiyle çıksa da, kökleri, Müslümanların kimi dost, kimi düşman bileceği konusundaki hükmünün katı, daraltılmış ve sert anlayışına dayanıyor. Onlar bu düşünceyi daraltınca belli vasıfların dışında kalanları İslam milletinin dışındakiler olarak algıladılar... Bu katı düşünce daha sonra gelişti ve özellikle baskıcı rejimlerin hapishanelerinde hayat buldu. Mesela ilk çıkışı Mısır hapishaneleri olmuştur. İçeriye atılanların, etraflarındaki polis ve askerlerde düşündükleri İslam vasıflarının hiçbirisini görememeleri sert fikirlerinin zeminini oluşturdu. Bu fikri sahiplenen Muhammed Şükrü Mustafa kurduğu gruba 'Tekfir ve Hicret Cemaati' adını verdi. Onun bu fikrine yine kendisiyle aynı dönemde cezaevinde bulunan ve işkence gören İhvan Genel Sekreteri Hasan Hudeybi karşı çıktı ve onların bu fikrine reddiye olarak yazdığı kitaba 'Yargıçlar Değil Davetçiler' adını verdi. O dönem İhvan üyeleri onlardan çok daha fazla işkence görüyor ve öldürülüyorlardı ama anlayışları farklıydı. Şunu diyorlardı, ne yaşanırsa yaşansın, biz Allah yolunda sınırımızı aşıp 'insanları İslam'a davet yerine haklarında hüküm verici olamayız. Bir insana 'kafir veya değil' demek, onun hakkında hüküm vermektir...

'Aslında bazıları geri adım attı. Gençlerin arasında bu düşüncenin yayılmasının iki nedeni var. Fikirde katılık ve baskıcı yönetimlerin yaptığı uygulamalar. Allah'ı tanımayan, onun hükümlerini dikkate almayan baskıcı, zalim rejimler onları bu katılığa itti. 'Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyenler kafirlerin, fasıkların ta kendileridir' mealindeki ayetin zahiri anlamını alarak bu tezlerini savundular. Gerçekten de o yöneticilerden bazıları İslam'a savaş açmıştı. Aslında buna karşı mücadelenin yolu tekfir etmek değildir, buna ragmen, bu fikirler ortaya çıktı.

'Gençler zaten hırslı ancak şunu da söylemek lazım; bu dönemde arabulucu, ılımlı alimler gerekli olan ortayı bulma yolunda görevlerini yapmadılar. Böylece onlar bu boşluğu doldurmuş oldular... Bu gruplara bazı Arap ülkelerinden büyük mali yardımlar da yapıldı. Buna 'Gerçek selefilik' diye güzel de bir isim buldular. Oysa gerçek selefilik bu değil. Ilımlı selefiliği kasdetmiyorum, buna göre biz de selefiyiz.

'Tekfir ve Hicret fikri ortaya çıktıktan sonra Mısır'daki cihadı önceleyen kişiler bunu sahiplendi. Devlet Başkanı Enver Sedat'ın öldürülmesini organize ettiler, hapse atıldılar, Sonra bunlardan bir kısmı geri adım atıp bunu kitaplaştırdılar. Ancak bu düşünce doktor Zevahiri üzerinden Afganistan'a ulaştı. Usame bin Ladin bu fikirden etkilendi. Parası ve gücü vardı ve o dönem Körfez ülkeleri cihadı destekliyordu. Sonra mücahitler kendi aralarında ayrılığa düştüklerinde, bu fikirlerin yayılması için zemin bulunmuş oldu. Mücahitler o dönemde orta yollu bir İslami düşünceye, İhvan ya da benzer düşüncelere sahipti . Ama kendi aralarında ayrıştılar...

'Böyle bir ortamda Arap Baharı ortaya çıktı. Önce Tunus kendi baskıcı yöneticisinden kurtuldu, sonra Mısır. Arap Baharı sürecinde sertlik yanlılarının gücü azaldı. Ama ılımlılar, doktor Mursi hedef alınınca, dediler ki bizim savaşmaktan başka mücadele yolumuz yoktur. Şunu bilelim ki; bu düşünceler her zaman doğal olmayan ortamlarda yayılır. Özgürlük ortamları, serbestiyet olsa bu fikirlerin zemin bulması mümkün olmaz. Arap dünyasında insanlara serbestçe gösteri yapma hakkı tanınsa, bu tür durumlar yaşanmaz. Yönetimlerde, yöneticilerde değişimler olsa bu fikirler yayılmaz. Ülke liderleri Allah'ın dinine önem verseler bunlar çıkmaz...

'Bu düşünceler yabancılar tarafından kullanılıyor. Batılılar, Osmanlı sonrası İslam dünyasıyla askeri yöntemle savaşmak yerine kültürel savaşı planladı. İslam dünyasında bölünmeler oluşturma planları yaptılar. Bunu da iktidarlar üzerinden değil, fikirler üzerinden planladılar... İslam dünyasını bölecek yeni düşünce arayışlarını gittiler ve bu doğrultuda işte bu cemaatleri buldular...

'Sertlik yanlısı bu kişiler kendilerine en büyük düşman olarak ılımlı İslam'ı görüyorlar. Mesela bugün Irak'ta Afganistan'da, ya da başka bir yerde Müslüman Kardeşler'den birini gördüklerinde, öldürüyorlar, kesiyorlar...

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Ömer Lekesiz: Ali Bulaç'ın muhasebeleri

Ali Bulaç, bu köşede yer alan beş (Y. Şafak; 13, 17, 22, 25, 27 Temmuz) yazım üzerine, 2-21 Ağustos tarihleri arasında 2'si 'Muhasebe', 3'ü 'AK Parti ve İslamcılık', 3'ü 'Cemaat(ler) ve devlet', 1'i 'Cemaatlerin devletle ilişkileri' başlıkları altında 9 yazı yazdı. Bir de 'sonuç' yazısı yazması beklenebilir ama bu muhtemel yazıyı (cevaplarımı içerecek olan yazılarımın tarihine denk düşeceği için gerekli olursa onun da üzerinde durabileceğimden) beklememe gerek kalmadı.

Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki, Ali Bulaç'la konuştuğumuz ve konuşabileceğimiz hususlar inancımızın özüne ilişkin hususlar değildir ve inşallah hiç olmayacaktır. Hamdolsun ikimiz de kaydi bilgi, zihniyet ve kültür olarak 'İslam dairesi'nin içindeyiz; 'fikri nesep' bağıyla hısımız, dolayısıyla 'hasım' değiliz.

Öte yandan Ali Bulaç, İslamcılık düşüncesini sureten öğrenmek ve sireten izlemek bakımından da kendisine borçlu olduğum biridir. Elbette benim İslamcılığım onun İslamcılığıyla aynı öze sahiptir ancak aynı forma sahip değildir. Ali Bulaç'ı buna 'da' bağlı olarak eleştirebilirim ama üzerimdeki hakkını inkar edemeyeceğim gibi, kendisinin 'siyaseten taraf değiştirmesi' durumunda da onu sadece 'taraf değiştirmiş biri' olarak aklımda tutar, saygımdan ve sevgimden vaz geçmem. Bu bağlamda 'Ali Bulaç' dediğim her yerde aslında 'Ali Abi' dediğimin farzedilmesini talep ederim.

İlgili yazılarımda Ali Bulaç'a neyi sorduğumu, ayrıca onun 9 yazısında da yer aldığı için tekrar etmeme gerek yok. Kaldı ki Ali Bulaç da ilk 2 yazısını muhasebe yapmaya ayırmakla konuşma konumuzu kendisinin mevcut tutumundaki 'karışıklık' ve bu karışıklığı telafi etme esası üzerine kurarak, son tahlilde 'Bugün geldiğimiz nokta benden sonrası tufan diyen; ezilenlerin, dışlananların sesine kulaklarını tıkayan ve 'Rabbena, hep bana' diyenlerin iktidarıdır. Bu iktidarı eleştirmek sol, milliyetçi, sağcı ve liberallerden önce İslamcıların görevidir. Ben bir parti veya cemaat adına değil, kendi adıma ve bireysel Müslüman kimliğimle görevimi yerine getirmeye çalışıyorum' dedi.

Daha şuracıktaki 'birey' kelimesine bakarak, Ali Bulaç'ın muarızlarınca mezkur 'karışıklık'la nitelenmesinin hiç de boşuna olmadığını, bilakis bu karışıklığa dair bilgiyi onlara doğrudan kendisinin verdiğini söyleyebilirim.

Çünkü:

1-İlk yazısında kendisini 'bireysel Müslüman kimlikle' nitelerken 6.'sında şunu yazdı: 'Şahsiyet İslam'a, birey Aydınlanma'ya aittir. Şahsiyet sahibi insan Allah'a kulluk eder, birey Allah'a meydan okur.'

2-'Lügatle pehlivanlık olmaz!' (Ali Nihat Tarlan)

Ali Bulaç'tan istirhamım, bu çelişkisini vurgulayışımı lütfen polemik yaptığıma yormasın. Şundan ki, zikrettiğim çelişki Ali Bulaç'ın son aylarda yazdığı yazılarda, paralel medyaya verdiği söyleşilerde Hizmetçileri açıkça savunduğu herkesçe görülüyor ve biliniyorken onun 'dışlananların, ezilenlerin haklarını savunma görevini yerine getirdiği' iddiasını ısrarla ileri sürmesi söz konusu karışıklığın haberi mahiyetindedir.

Öte yandan onun öncelikle zihnindeki karışıklık nedeniyle mevcut tutumundaki karışıklığa maruz kaldığı yolundaki kanaatlerini e-posta yoluyla bana iletenlerin sayısı da hiç azımsanacak gibi değildir.

Bu noktada Ali Bulaç'ın 'kötülüğü sabit olmuş bir iktidarı eleştiriyorum' demesi bu yaygın kanaati ortadan kaldırmadığı gibi, zikrettiğim yazılarındaki aşırı tekrar ve sair çelişkiler de (ki inşallah bunlar üzerinde duracağım) söz konusu durumunu belgelemektedir.

İstitraden belirtmeliyim ki, düşünen biri için çelişki de tekrara düşmek de düşünme fiilinin özüyle bağdaştığından mümkün ve makul görülebilen iki insani haldir. Bu iki hal, Ali Bulaç'ta 'muhasebe' yapma ihtiyacının tekrarıyla birleştiği için 'sorgulanabilirlik' boyutuna taşınmaktadır.

Çünkü muhasebe, hesaplardaki karışıklığı gidermek üzere yapılır. Deyim yerindeyse işlem ve rakam bolluğu muhasebe yapmayı zorunlu kılar ki, bunun aslı da muhtemel bir karışıklığın kabulünden (potansiyel bir durumdan) kaynaklanır.

Bunlardan hareketle şimdi üzülerek şunu düşünüyorum: Eğer bu zihni ve fiili karışıklık söz konusu olmasaydı Ali Bulaç 24.02 2014'te 'Belirtmek gerekir ki İslam referanslı siyasetten uzak durup ağırlıklı olarak sosyal faaliyetlere yönelen cemaat ve gruplar da bu konuda en ufak bir gayret göstermediler, 'Biz siyasetle uğraşmıyoruz' diye kamusal ve toplumsal karar alma mekanizmalarını ve süreçleri laik partilere bıraktılar, ancak son zamanlarda bunun çıkar yol olmadığını anlayıp devlet ve iktidar üzerinde imal-i fikr etmeye başladılar; biz de sosyolojinin bir parçasıyız siyasette sözümüz olmalı deyince kıyamet koptu. Bu Osmanlı-modern izdivacın çocuğu devlet 'şerik' kabul etmez' sözleriyle ortaya koyduğu 'net tutum'undan ve 'doğru yorum'undan bugün 'Hizmetçilere hizmet eden olması' hükmünü pekiştiren bir kamuoyu kabulüne maruz kalmayabilir ve yine bu bağlamda o gün 'cemaat ve gruplar da bu konuda en ufak bir gayret göstermediler' diyerek cemaatleri tek bir grupta toplayıp, külliyen 'gayretsiz' olarak nitelerken bugün 'Hizmetçiler haklı, iktidar haksız; Hizmetçiler masum, iktidar suçlu' iddiasını içeren bir ayrımı gereksinmeyebilirdi.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Yusuf Kaplan: Postmodern hazcılar ve 'hacılar'la nereye kadar?

Yaklaşık yüzyıldır Batı uygarlığını- öncelikle kurumları ve hegemonya biçimleri açısından- büyük ölçüde Amerika temsil ediyor.

Amerika'da düşünce üretilmiyor. Tarihî derinliği, felsefî gelenekleri, özgün kültürel dinamikleri ve 'müzikalitesi' olmayan bir yerde, elbette ki, düşünce üretilemez.

Bugün düşünce, hâlâ Avrupa'da üretiliyor, Amerika'da öğretiliyor, bütün dünyada da tüketiliyor.

Batı'da düşüncenin esas itibariyle Avrupa'da üretiliyor olmasının nedeni, modern Batı uygarlığının fikir, sanat ve hayat-dünyasının köklerinin ve dinamiklerinin Avrupa'da geliştirilmiş olması.

POSTMODERN 'HACI'LAR, HAZCILAR VE NARSİST İTİRAFÇILAR

Avrupa, yaklaşık yüzyıldır tarihten çekildi. Yarım asırdır yeniden tarihe girmeye çalışıyor. Batı'da düşünce Avrupa'da üretiliyor, dedim ama aslında Avrupa'da üretilen çağdaş düşüncenin özgün bir yanı yok: Postmodern Avrupalı düşünürler, şerhçilik yapıyorlar ve narsisizm çukurunda debelenip duruyorlar sadece.

Avrupa'da modern düşüncenin temellerini Descartes attı. Kant, modern düşüncenin gediklerini 'devâsâ bir şal'la büyük bir maharetle kapattı. Hegel, abartılı bir şekilde modern düşünceyi, hayat-dünyasını ve modern devleti putlaştırdı.

Nietzsche, modern dünyanın ve düşüncenin temellerinin son derece çürük olduğunu gösterdi; pozitivizmle düşünceyi tıkayan ve donduran modern Avrupa düşüncesinin Avrupa'yı ve bütün insanlığı felâketlerin eşiğine sürüklediğini haykırdı.

Wittgenstein, felsefenin; Heidegger'se düşüncenin bittiğini ilan etti.

Nietzsche-sonrası Avrupa düşüncesi, esas itibariyle şerhçilik'tir: Postmodern düşünce, düşüncenin ve düşünmenin bittiğinin ilanıdır aslında.

Postmodernler, o yüzden, bütün düşünme çabalarını, modernliğin hakikati, hayatı ve insanı bitiren günah galerisinde itiraflarda bulunan zamane 'hazcı'ları' ve 'seküler hacı'ları'dır. Hazcılık'la 'postmodern hacı'lık' birbirinin ikiz kardeşidir ayrıca.

Derrida'dan Foucault'ya, Lyotard'dan Deleuze'e kadar bütün postmodern düşünürler, Batı'da düşüncenin bitişini itiraf eden, itirafı kutsal bir arınma / hac yolculuğuna dönüştüren, işi nomad'lığa / 'göçebeliğe' vuran, insanlığı izafileşme ve nihilizm biçimlerinin eşiğine getirip bırakan modern düşüncenin mezar kazıcılarıdır esas itibariyle.

DELİLİKLE DÂHİLİK ARASINDA NIETZSCHE'NİN FİKİR ÇİLESİ

Yalnızca modern düşüncenin değil, Greklerden itibaren bütün antroposantrik (insan-merkezci, yani insanı Tanrılaştıran) Batı düşüncesinin mezar kazıcılarının pîrî elbette ki, Nietzsche'dir.

O yüzden, çağdaş düşüncede Nietzsche, milattır; bütün yollar Nietzsche'ye çıkar.

Ancak Nietzsche'yle postmodern şakirdleri arasında büyük bir fark var: Nietzsche, modernliğe ölümcül darbeyi vuran bir nihilist olarak, nihilizmin insanlığı büyük bir felâketin eşiğine sürüklediğini iliklerine kadar hissetmiş, bu yüzden, insanlığın varoluşsal sorunlarını bütün hücrelerine kadar yaşadığı için 11 yıl boyunca delilikle dâhilik arasında nefes alıp vermeye çalışmıştır.

Postmodernler, Nietzsche'nin üst-insan ahlâkının yanından yöresinden bile geçecek bir yere ulaşamadılar hiçbir zaman.

O yüzden, yalnızca itirafın hazzını yaşayarak, narsisizm yaparak seküler hacılıklarının keyfini sürdüler, sürüyorlar...

AVRUPA'NIN SAHTE 'ÖLÜM' TARLALARI

Postmodern düşünürlerin itirafçı hazcılıklarının ve hacılıklarının çapının çok gerisine düşen Fransız sosyoloğu Alain Touraine, 'Bugünün Dünyası İçin Yeni Bir Paradigma' başlığıyla çevirebileceğimiz yedi yıl önce yayımlanan kitabında, Avrupa toplumunun üç ölümü'nden sözeder.

Touraine'e göre, Avrupa toplumu, yakın tarihte üç ölümle kıyasıya boğuşmuştur...

Avrupa toplumunun birinci ölümü, 'dinamik gerilimlerin yokolması'dır. Avrupa toplumlarında, dinamik gerilimlerin kaynağı, demokrasidir, Touraine'e göre.

Avrupa toplumunun boğuştuğu ikinci 'ölüm', Nazizm, Komünizm gibi 'baskıcı diktatörlüklerin zuhûru'dur.

Avrupa toplumunun mücadele ettiği üçüncü ölüm biçimi ise, 'serbest pazar ekonomisinde voluntarizmin yokolması'dır.

Görüldüğü gibi, düşüncenin derinliklerinde yol alabilecek çaptan uzak bir Fransız sosyoloğunun, Avrupa'nın 'ölümleri'ne ilişkin sosyolojikleştirici, o yüzden de, asıl sorunu, varoluşsal sorunu göremeyen 'gözlemleri' bunlar.

HAKİKAT 'NE/RESİ', AVRUPA NEREYE DÜŞER?

Oysa özelde Avrupa'nın, genelde ise Batı uygarlığının asıl sorunu, ontolojik güvensizlik sorunu yaşıyor olmasıdır. Ontolojisinin olmaması yani.

O yüzden, Avrupa, epistemolojik güvenlik alanlarını alabildiğine genişleterek, varlığını sürdürme, ölümünü geciktirme savaşı veriyor.

Epistemolojik güvenlik alanlarının genişletilmesi, hayata tutunmayı sağlayacak güç üreten araçları elde etme güdüsüdür. Yani amaçların / normların yitirilmesi, güç üreten araçları elde etme güdüsünün yegâne amaç hâline getirilmesi...

Başka bir deyişle, Avrupa / Batı uygarlığının temel sorunu, hakikat fikrinden yoksun olmasıdır. Avrupa'nın hakikat fikrini yitirmesi, Greklerden itibaren, insanın varoluş serüvenini, yer'e / mülk âlemi'ne mahkûm etmesinin kaçınılmaz sonucudur.

Grek insanı, insanın 'gök'le, dolayısıyla melekutî âlemle irtibatını koparmış, insanı 'yer'e düşürmüştü. Sadece yer'e düşen insanın, her şeyi yerinden etmesi, yerle bir etmesi ve 'yersizleşmesi' (ontolojik güvensizlik duygusuna dûçâr olması) kaçınılmazdı.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Fatma Barbarosoğlu: Bizden geriye bir suçluluk, bir hamlık mı kalacak sadece?

Dünyadan daha az haberimiz olsaydı huzuru bulur muyduk?

İbadetimiz ibadet, hasretimiz hasret, ömrümüz ömür olur muydu?

Ekmeği nan-ı aziz, suyu ab-ı leziz bilen bir idrak ile ağzımızın tadı gönlümüzü yeşillendirir miydi?

Dünyadan daha az haberdar olsaydık, içimizdeki iyiliğin her karanlık köşeyi aydınlattığına daha çok inanır, ışığından gözümüzün kamaşacağı, geçmiş zaman velilerinin gönül izine gönlümüzü teslim edip, durur muyduk bir vakit?

Bizimle birlikte saniyeler, saliseler de durur muydu?

Koşan değil, coşan değil, duran vakitlerin içinde biz de huzura durur muyduk?

Dünyadan daha az haberdar olsaydık, yan komşumuzu bilir miydik?

Derdini ve sevincini, tasasını ve kederini bilir miydik? Bilir de kederine teselli, derdine derman, sevincine ortak olmak için kapısını çalar mıydık?

Dünyadan daha az haberdar olsaydık, bu handa bu yolcunun daha da durmayacağı gerçeğine aynel yakın olarak varır mıydık?

Beden denilen zindanda durmak istemeyen can kuşumuzu azat etmek için, yüklerimizi olabildiğince hafifleterek; bütün emeğimizi, gayretimizi ruhumuzu kanatlandırmak için harcar mıydık...

Dünyadan daha az haberdar olsaydık, kendimize dair bilgimizi çoğaltabilir miydik?

Saniyede onlarca 'dünya' dan haberdar olurken...

Bir yanda vahşi ölümler, kıyım, işkence, cinayet, zorbalık, bombalar, ölüm kuyuları. Öte yanda yalan, riya, tuzak, kumpas.

Tanıtım, promosyon, ikna, ifşa, reklam.

Bir tarafta olabildiğince lüks hayatlar, bir tarafta altım toprak üstüm yaprak hayatlar.

Biri der dünya bana güzel ötesi yalan.

Öteki der ahretin olmasaydı, adaletin olmasa idi Allah'ım, bu yoklukta seni kalbimde bulmasaydım daha da dayanamazdım.

İkisi de aynı zamanın hikayesi.

Hangi dünyadan haberdarız!

Gözümüz kime açık, kulağımız kime kapalı.

Yalan dünya, hakikatin yolunu her an kesiyor, gah şiddet ile kesiyor gah estetik ile kesiyor.

Dünyadan haberdarız lakin kendimizden bihaber.

Üstat Mustafa Kutlu soruyordu: 'Bizden geriye ne kalacak?'

Bu soruyu 18 yaşımdan beri soruyorum.

Neden 18 yaş?

Çiçeği burnunda bir felsefe öğrencisi olarak bu sorunun peşine düşmüştüm.

İlk ders. İlk soru: Bu nedir? Masa. Masa olmadan evvel ne idi? Ağaç. Ağaç olmadan evvel ne idi? Tohum. Tohum olmadan evvel ne idi?

Hocanın sorusu şimdi buradayız, 'ya sonra!'nın kederine hapsetmişti bizi. Biz dediğim dokuz kişiydi.

Şimdi buradayız ya sonra.

Ne kalacak bizden sonraya.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

İbrahim Karagül: Başbakan Davutoğlu ve Türkiye devrimi..

Yeni Türkiye bir slogan değildir.

Bir parti söylemi, siyasi şov değildir.

Yeni Türkiye bir projedir. Yüz yıl aradan sonra Türkiye'nin yeni baştan dizayn edilmesi, yeniden kurulması projesidir.

Yeni Türkiye, Birinci Dünya Savaşı'nın bitişinin, yeni bir ülke inşa edilmesinin ilanıdır.

Her felaketten sonra yepyeni bir yükseliş başlatan Anadolu'nun, Dünya Savaşı'na ve ondan sonraki yüzyıllık vesayet dönemine cevabıdır, meydan okuyuşudur.

Yeni bir kuruluş sözleşmesi, yeni bir toplumsal sözleşmedir.

Zihinlerimizdeki sınırları kaldırmadır. Bize dayatılan çatışma alanlarına, yapay siyasi kimliklere göre kamplaşmaya son vermedir. Ülke olarak, millet olarak, Anadolu olarak bir Selçuklu, bir Osmanlı idrakiyle; tarihi, kardeşliği, dayanışmayı, ortak hafızayı bugüne çağırma girişimidir.

Yeni Türkiye demek dış politikada, ekonomide, sosyal politikalarda ve Türkiye'nin yüz yıllık perspektifinde köklü, yapısal değişimler demektir. Ezberlerin bozulması, siyaset dilimizin yenilenmesi, ülkeye ve dünyaya bakışımızın kökten değişmesi demektir.

ULUS DEVLETTEN DÜNYA DEVLETİNE

Ulus devletten dünya devletine dönüşün yol haritasıdır. İçe dönük devlet olmaktan dışa dönük, coğrafya ve dünyaya açılan Türkiye demektir.

İster kabul edin ister etmeyin, Tayyip Erdoğan bu büyük dönüşümün mimarıdır. Bu öncülüğünü Türkiye'nin doğrudan halkoyuyla seçilmiş Cumhurbaşkanı olarak çok daha güçlü bir şekilde devam ettirecektir.

Ahmet Davutoğlu'nun AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan olarak tercih edilmesi Yeni Türkiye projesinin en kritik eşiklerinden biridir. Büyük yürüyüş, bugüne kadar olandan çok daha güçlü biçimde devam edecektir. Erdoğan ve Davutoğlu, güçlü bir kabinenin ve güçlü halk iradesinin desteğiyle yirminci yüzyıl parantezini kapatacak, defterini dürecek, yeni Türkiye'nin kuruluşuna imza atacaktır.

Türkiye'nin siyasi tarihinde hiçbir dönemde, doğrudan seçilen ve Türkiye'ye öncülük eden güçlü bir Cumhurbaşkanı, onunla aynı perspektife sahip güçlü bir Başbakan ve arkasında millet desteği olmamıştır.

Bu tarihsel kırılma döneminde, yeni bir tarihin başlangıç döneminde bütün bunların rastlantı olduğunu sanmak kör olmak demektir. Selçuklu-Osmanlı birikimi, hafızası ve bilinci Erdoğan ve Davutoğlu üzerinden Cumhuriyet'e aktarılıyor. Dünyanın en güçlü siyasal mirası ile yeni bir kuruluş şekilleniyor.

Bu dönemi, Türkiye'nin geleneksel siyasal geçmişinin bir parçası olarak görmek talihsizlik olur. Bu dönem, sadece Türkiye'nin değil coğrafyanın siyasal şekillenişinde derin izler bırakacaktır. Yeni Türkiye, bu anlamda, ilk kez küresel iktidar paylaşımında bir aktör olarak öne çıkacaktır.

TARİH İHANETİ YAZACAK

İşte bu yüzden; yeni bir ülke inşa edenlere, coğrafyaya bir şeyler söyleyenlere, küresel iktidar alanından pay isteyenlere bu denli saldırılması anlaşılabilir bir şeydir. Ama saldırı içeriden geliyorsa, dışarıyla, bu sürece karşı olanlarla iş tutuluyor demektir ve bu ihanettir. Öyle gelişi güzel bir karşı duruş değil, Türkiye'nin siyasi tarihinde sayfalar işgal edecek bir ihanet türüdür. Zaman kimin ne tür bir pozisyon tuttuğunun en önemli olduğu zamandır.

Güçlü Cumhurbaşkanı, güçlü Başbakan, güçlü kabine ve güçlü toplumsal destek/akış güçlü bir Türkiye'nin temeli atılıyor. Erdoğan yeni Başbakan'ın kim olacağına dair sorulara hep bu formülle cevap verdi.

Öyle de oldu... Davutoğlu, Anadolu'nun bağrından çıkan yeni Başbakan, bütün donanımıyla bu büyük projenin Erdoğan'dan sonraki en büyük uygulayıcısı olacaktır.

SELÇUKLU-OSMANLI BİRİKİMİ

Davutoğlu ile birlikte tarihsel hafıza, ortak bilinç, ortak kimlik çok daha belirgin bir şekilde öne çıkacak. Cumhuriyet'in kuruluşundan sonraki ikinci kuruluş dönemi olacak. Birinci Dünya Savaşı'nın savurduğu coğrafyada Anadolu'ya sığınanların, var olanı koruma adına verdikleri mücadeleden sonra Türkiye için yeni bir kuruluş stratejisi uygulanacak. Selçuklu ve Osmanlı birikimleri bugüne çağrılacak. Çatışma ve ayrışmanın, ulus devlete sıkışmanın yerini güç ve dayanışma, meydan okuma, coğrafyayı şekillendirme, yeni ortaklıklar alacak.

Davutoğlu, bu dönemi okuyabilen, o donanıma sahip tek isim. İnanıyorum aynı iddialar, idealler ve azim çerçevesinde şekillendirilmiş güçlü bir kabine ile desteklenecek. Erdoğan'ın güçlü liderliğinin öncülük ettiği büyük yürüyüş asıl bundan sonra kendini gösterecek. 'Çözülürler mi' diye beklenti içine girenler Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı döneminde AK Parti iktidarlarının en güçlü hükümetine tanık olacak.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Faruk Beşer: Zan ve tahminden marifet doğar mı?

İslam'ın temel kaynaklarında ilim en üst düzey bir bilgiyi ifade eder ama sufilere göre marifet dini tecrübe ile ve sezgi ile elde edilen ve onlarca doğruluğunda artık şüphe kalmayan en sağlam bilgidir dedik. Buna karşılık günümüzün İbn Rüşt'ü sayılan Cabirî marifeti, ya da kendi ifadesiyle irfanî bilgi'yi İslam kaynaklı görmez, onu sınırları belli olmayan, her an batıniliğe kayması mukadder, gizemli, kısaca hermetik bir bilgi olarak anlatır.

Gerçi sufilerin marifet dedikleri şeyi bir ıstılah inşası/kavramlaştırma olarak görürsek bunun da sahih bir mahmili olabilir. Yani aslında salike o itminanı veren bilgi her neyse onlar ona marifet deyivermişlerse kavramlaştırmada kavga olmaz denebilir.

Öyleyse marifeti; gaybı, vahyin söyledikleri ile tanıma, tanımadan öte ona ikna olma diye anlarsak sufilerin dediklerinde de bir sakınca kalmaz. Bu da tezkiye-i nefis, takva ve kısaca dini tecrübe ile gerçekleşebilir. Ama bunun da sağlam bir zahir bilgiye ihtiyacı olduğu kesindir. Zahir bilgi; Kur'an-ı Kerim, Sünnet ve onlara dayalı kelam tefsir ve fıkıhtır. Bu sebeple en büyük sufilerden İmam Rabbanî keşif ve ilhamın, yani bir bakıma marifetin zahir bilgi ile çatışması halinde, farklılık kıl kadar bile olsa onlara itibar edilmeyeceğini, atılacaklarını ve zahir bilgiyle hareket edilmesi gerektiğini söyler. Bunun içindir ki, vahiyden serazat bir felsefenin isabeti hesaba katılmayacak kadar az bir ihtimaldir.

Ama şöyle de diyebiliriz: Sufilerin marifet dedikleri bilgi gaybe ait bir bilgidir. Gaybın bilgisi çok karmaşık ve sınırsız olduğu için o ancak vahiy ile teyit edilirse marifet sayılabilir. 'Marifet' kelimesinden de bu anlaşılır. O bir tanımayı, tanışmayı ifade eder. Sanki sadece vahiyle tanışan, örtüşen bir gayb bilgisi marifet olabilir. Aksi, zandır, hayaldir, spekülasyondur...

Allah müşriklerin temel özelliklerinden söz ederken der ki, 'söyle onlara, yanınızda ilim adına bir şey var mı? Varsa bize onu getirin. Siz zandan ve tahminden başka bir şeye uymuyorsunuz!' (6/148).

Yine buyurur ki,

'Eğer sen dünyadaki insanların çoğuna uyacak olsan onlar seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Çünkü onlar bilgi olarak sadece zanna uyarlar, sadece tahminde bulunurlar' (6/116).

'Allah'tan gayri ortaklardan dilenenler, zandan başka bir bilgiye uymuş, tahminden başka bir yol izlemiş olamazlar' (10/66).

'Meleklere kadın adı verenler bunu ilimle yapmıyorlar, sadece zanna dayanıyorlar. Oysa zan hakikat adına hiçbir şey ifade etmez' (53/28).

Bunlar gibi onlarca ayeti kerime ilimle, yani vahiy bilgisiyle, ya da İmam Rabbanî'nin dediği gibi, zahir ilimlerle desteklenmeyen bilgilerin zan ve tahminden öte geçmeyeceklerini ve onlara uyanların yanlış yolda olduklarını anlatmaya yeter. Onun için eski sufiler, 'görünmeyen âlemden bize bir takım haller geldiğinde biz buna Kitap'tan ve Sünnet'ten iki adil şahit bulmadıkça onlara itibar etmezdik' demişler. Tasavvufun günümüzdeki baş problemi de buradadır. Yani tasavvufu insanların gözünden düşürenler de yine zanna ve tahmine dayanan sufilerdir.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Mehmet Şeker: Abdullah Gül için bir fıkra

Papa'ya yeni bir makam otomobili almışlar. Bakmış, çok beğenmiş.

Gençliğinden beri arabalara merakı varmış Papa'nın. Şoförüne 'Sen bir kahve iç, ben bir tur atıp geleyim' demiş.

Araba güzel. Bastıkça basıyor.

Otoyola çıkmış, hız sınırını geçmiş.

Bir polis, telsizden merkezi aramış ve aşırı hızlı giden bir otomobil olduğunu bildirmiş.

Durdurmasını söylemişler.

Yapamam demiş polis.

Niye?

Yanımdan yıldırım gibi geçen çok lüks arabanın direksiyonunda Papa vardı. Makam koltuğunda kim olabilir, bilmiyorum... Durdurup ceza kesmeye cesaret edemedim.

Polis haklı.

Kim durdurabilir? Hele ki ceza kesmek...

*

Bu fıkrayı Abdullah Gül için hatırlattım.

Partiye geri döneceğim demek kolay...

Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlık ve nihayet Cumhurbaşkanlığı yapıp görev süresini tamamlamış birine, kim ne görev verebilir?

İSTİHBARATÇI: YALANCI

Bild gazetesine konuşan Alman istihbaratçı yekten söyledi:

'Türkiye'yi dinlememek için deli olmamız gerekir.'

Bu kadar dürüstlük fazla.

Hiç kimse bu kadar net konuşmaz.

Hem bir Alman, hem de istihbaratçı ise, asla...

O halde, söylediklerini tekrar kontrol etmek icap eder.

*

Ne demişti Alman istihbaratçı?

Suriye sınırındaki Alman cihatçılarla ilgili Türkiye'den bilgi istemişler; ancak Türkiye yok öyle üç köfte beş kuruşa demiş.

'Biz sizden Almanya'daki TC vatandaşı teröristlerle ilgili bilgi istiyoruz, vermiyorsunuz. Önce siz o bilgiyi verin, biz de Alman cihatçılar hakkında gerekeni yaparız.'

Adeta mecbur kalmışlar dinlemeye.

Minnet etmektense, kendin pişir kendin ye usulü, dinlemelerini yapmışlar.

İstihbaratçı sözü elbette doğru değildir.

Arada bir tane doğru cümle varsa, yüz tane de yalan bulunuyordur.

*

İşte çok geçmeden anlaşıldı.

Görüldü ki Alman cihatçılar açıklaması tamamen hikâye imiş.

İşte bir Yeni Şafak haberi:

'Alman istihbaratının Türkiye'yi dinleme skandalının arkasından çözüm süreci çıktı.

Almanya, Türkiye'ye yönelik gizli dinlemeleriyle çözüm sürecini hedef aldı. Paris cinayetleri, PKK, Kuzey Irak gibi çözüm sürecinin kırılma noktalarında 'parmak izi' bırakan Almanya, Ortadoğu'da değişen yeni petrol denkleminde Türkiye'yi kıskacına almaya çalıştı. Paralel yapının dinlemeler için emniyet içinde kullandığı yazılım da Alman menşeli.'

NASIL DA KARIŞIYOR HER ŞEY BİRBİRİNE

Karışmaması için önce kavramlarda anlaşmak şart.

Aynı yerden bakmak mümkün olmasa bile, hiç değilse kavramlardan ne anladığımızı karşılıklı teyit etmekte fayda var.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Haşmet Babaoğlu: Kolonyalizmin dine müdahalesi ve uluslaşma!

"Eşyanın tabiatı"na ait bir hikâyeymiş gibi anlatılır...

Emperyal çağ ve kolonyalizm biter, uluslar başlar.

Ama şu sorular katiyen sorulmaz: Yoksa "ulus" dediğimiz şey kolonyalizmin ürünü müdür? 

Ulus, sömürgeciliğe bir başkaldırı mıdır, yoksa insanlığın bir başka tarihsel yenilgisi midir? Burası karıştırılır, bulandırılır, sloganlaştırılır.

Batı'da da, bizde de, post-kolonyal toplumlarda da aşağı yukarı böyledir; bunlar "yasak sorular"dır.

***

Geçen gün genç bir arkadaşım "içimizdeki kolonyal zihniyet" üzerine yazılarıma devam edip etmeyeceğimi sordu.

Cevabım net: Aklım erdikçe o konuya döneceğim. 

Çünkü Batı'yı bilmeden Batıcı ve reaksiyon olarak da sırf siyasi düzlemde Doğu'yu bilmeden Doğucu aydın tipolojisi başımızdaki en ciddi derttir.

Üşenmeden, usanmadan üzerinde durmak gerek.

Fakat ne yalan söyleyeyim; "günümüz toplumlarında kolonyal etkiler" üzerine yapılmış yeni çalışmaları okurken küçük dilimi yutacak gibi oluyorum.

***

Mesela yukarıda sordum ya...

Uluslaşma dediğimiz şey yoksa kolonyalizmin bir ürünü mü, diye...

Durum şu: Kolonide önce seçkin bir sınıf yaratılıyor; emeği, sermayesi ve kültürüyle kolonyaliste bağlı "esmer efendi" niteliğinde bir sınıf.

Tabii kolonyalizm dediğimiz sadece bir baskınlık biçimi değil, bir karşılıklı etkileşim. 

"Esmer efendi"ler kendi kültürleri içinde kalıcı bir yer edinmek istiyorlar.

Kolonyalisti kovunca kendilerini güçlü kılacak bir yol bulmak istiyorlar.

İlk iş olarak aydınlar tarafından halk "hurafelere inanmak"la suçlanıyor.

Sonra yayın ve "ilahiyat" eğitimi yoluyla halkın inanma biçimlerinden uzaklaşılıp "katı", "yarı seküler" ve "yerli" bir din tesis ediliyor.

Süreç açık: Geleneksel dinden uzaklaşıldıkça uluslaşılıyor!

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Burhanettin Duran: Davutoğlu ve medeniyet söyleminin iktidarı

Yeni başbakan da, AK Parti genel başkanı da artık hepimizin malumu. Hayırlı uğurlu olsun. Bundan sonra artık önümüze bakma, esaslı sorulara cevap bulma zamanı. Bana kalırsa en önemli sorulardan biri, Türkiye'nin nasıl bir siyasal ontolojiyle yoluna devam edeceği sorusudur.

Türkiye modernleşmesi başlangıcından itibaren bir medenileşme projesidir. Batıcılıktan muhafazakârlığa, sosyalizmden İslamcılığa kadar bütün siyasi akımlar farklı medeniyet söylemleri geliştirmiştir.

Örneğin Batıcılar dönemin "evrensel medeniyeti" olan Avrupa'ya dahil olmayı seçerken, bu tercihin somut bir çıktısı olarak Kemalizm tecessüm etmiştir. İslamcılar ise İslami bir modernlik önermiş, Batı sekülarizmi ve materyalizmiyle hesaplaşırken, onun maddi birikimini de içselleştirmeyi, bir başka deyişle ondan öğrenmeyi tercih etmişti. Hedefleri, kendi tarihi ve felsefi derinliğinden beslenerek İslam medeniyetini diriltmekti. Bu, bir özgüven göstergesi, İslami değerleri yaşatmanın ve modern çağla hesaplaşmanın bir yoluydu.

İslami bir medeniyet tasavvuru, Müslüman aydınlardan Milli Görüş'e ve dini cemaatlere kadar bütün İslami hareketi etkileyen bir perspektif olarak gelişti. Ümmetin maslahatını Türkiye'nin milli menfaatleri ile harmanlayan bu yeni medeniyet tasavvuru Türkiye'deki İslami hareketin Kemalizm ve Batı karşısındaki özgüvenini de temsil etti. 

***

Kuruluşundan günümüze AK Parti'yi tanımlayacak ana kavram "yeni bir medeniyet tasavvuru arayışı"dır. Sadece İslamcı medeniyet perspektifiyle sınırlı olmayan bu perspektif, Türkiye'yi merkeze alarak bütün siyasi akımların iddialarını sentezleme gayretindedir.

Erdoğan'ın konuşmalarının temel motifi "bizim medeniyetimiz" vurgusudur.

Dış politikada bu arayışın entelektüel mimarı ve uygulayıcısı ise Ahmet Davutoğlu'dur. Bu iki aktörün Yeni Türkiye'nin liderliğini kuracak olması Türkiye'nin karşı karşıya kalacağı yeni siyasal ontoloji hakkında net fikir vermektedir. Bu, medeniyet perspektifidir. 

"Bizim medeniyetimiz" perspektifi, kadim ile moderni, milli ile bölgesel ve evrensel olanı birleştirme iddiasındadır. AK Parti'nin medeniyet söylemi AB üzerinden Batı ile eleştirel bir entegrasyonu da sert bir İsrail eleştirisini de içerecek esnekliğe sahiptir. Çözüm sürecini tamamlayarak Türkiye'nin milli kimliğini yeniden kurma isteğindedir.

Nitekim AK Parti medeniyet söyleminin kapsamlı esnekliğine dayanarak Arap Baharının getirdiği meydan okumaları karşılamaya çalışmıştır. Bu söylem hem Türkiye'nin yeni bölgesel ve küresel rolü için kullanılmakta hem de kapsamlı bir yeni inşa süreci için seferber edilmektedir. Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı ve Davutoğlu'nun başbakanlığı medeniyet söyleminin mutlak iktidarına karşılık gelmektedir.

Tam da bu noktada önümüzdeki kritik sorular şunlardır:

Önümüzdeki on yıl iktidarda olması muhtemel AK Parti'nin medeniyetçiliği "Boğaziçi, Bilkent, ODTÜ yıkılmalı" diyecek sert bir ideoloji mi olmalıdır? Yeni Türkiye'yi kurma hedefi yeni bir izm üreterek gerçekleştirebilir mi? Bu iki sorunun da cevabı bence hayırdır.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Mehmet Barlas: Konsere başladıkları gibi bitirenleri bekliyoruz

Mezarlıklar vazgeçilmez insanlarla doludur ya... Bazıları bunun farkında değildirler. Daha da ötesi bazı dünyalılar, sahip oldukları gücü ve zenginliği öteki dünyaya taşıyabileceklerini de sanırlar.

Çok zengin bir adam, ölüm döşeğinde oğluna iki zarf vermiş. "Bu zarflardan birincisini ben öldükten sonra, ikinci zarfı da ben gömüldükten sonra aç" demiş ve hayata gözlerini yummuş.

Oğlu hemen birinci zarfı açmış.

Zarftan çıkan kâğıtta "Beni çoraplarım ayağımdayken gömün" yazıyormuş.

Oğul müftüye gidip babasının son isteğini anlatmış...

Ama müftü "Mümkün değil, bizim inancımızda ölenlerin tek giysisi kefendir" demiş. Sonuçta adamı kefene sarıp toprağa vermişler.

Cenaze töreni ertesinde zengin adamın oğlu ikinci zarfı açmış. Zarftan çıkan kâğıtta "Gördün mü, çorabımı bile yanımda götüremedim" yazılıymış. 

Hayata farklı bakmak 

Hayata böyle bakmak yerine, dünyevi değerlere ve hepsi de sonunda geçici olan makamlara, koltuklara sarılıp kalmak bunu yapanları sonunda gülünç duruma düşürür. Hele kendinden sonra nöbeti devralacak yeni isimlere "Onu ben yarattım" diyerek bakmak, bunu yapanların ağırlıklarını azaltır.

1960 sonrasını hatırlayanlar bilir...

Süleyman Demirel Adalet Partisi'nin başındaydı, iktidarın sahibi ve Başbakan olmuştu. 27 Mayıs darbesi ile devrilen ve Yassıada Divanı'nda mahkûm edilen Demokrat Partililer de, başta Celal Bayar olmak üzere siyasi af beklentisi içindeydiler.

O dönemde Celal Bayar ülkenin Başbakanı olan Demirel'i hafife alır ve "Bizim su işleri müdürü" diye söz ederdi ondan. Bilemiyorum daha sonra da Süleyman Demirel, Turgut Özal'dan

"Benim Planlama Müsteşarım" diyerek söz etti mi hiç?

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Mahmut Övür: AK Parti'de Davutoğlu dönemi

AK Parti'nin yeni genel başkan adayını, seçilmiş Cumhurbaşkanı ve Başbakan Erdoğan açıkladı: Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu. Bu seçimle aynı zamanda yeni başbakan da belli oldu. Sürpriz değil beklenen bir sonuç bu. Türkiye ve AK Parti için de yeni bir dönem başlıyor. Birinci 12 yıllık dönemin başarıları üzerine kurulu ikinci bir yeni dönem.

Arkasında 9 seçim başarısı olan bir partiden söz ediyoruz. Türkiye, çok temel sorunlarıyla yüzleştiği, adını koyduğu ve bazı konularda önemli adımlar attığı bir dönemi artık geride bırakırken, anayasadan idari yapılanmasına kadar, kurumsallaşmanın öne çıktığı yeni bir dönemin başındayız.

Bu dönemde siyasetin merkezi, halkın ilk kez cumhurbaşkanı seçmesiyle değişti. AK Parti, bu gerçekle örtüşen bir değişim yaptı ve yeni genel başkanının ismini belirleyecek ilk adımı attı: Dışişleri Bakanı 

Ahmet Davutoğlu. Davutoğlu, Türkiye'nin demokratikleşme yürüyüşüne, sorunlarıyla yüzleşmesine yol açan AK Parti'nin siyaset felsefesini içselleştiren, bunu dış politikadaki "ahlaki ve ilkesel" duruşuyla dünyaya taşıyarak öne çıkan, etkili bir isimdi.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Hasan Bülent Kahraman: Davutoğlu'nun şifreleri

Uzun ve heyecanlı bekleyişin sonunda Ahmet Davutoğlu'nun Başbakan adayı olması gerçekten de yeni bir döneme geçildiğini gösteriyor. Kendisini hem artık uzakta kalmış akademik kimliğiyle hem de Dışişleri Bakanı olarak tanıyorum.

Yakın olmak, yakından gözlemlemek fırsatı buldum.

Davutoğlu her şeyden önce entelektüel ve belirttiğim akademik kimliğiyle öne çıkmış bir isim. Türkiye'de akademide üretilen soğuk ve mesafeli tezlerin dışında Davutoğlu, özellikle yazdığı ve çok tartışma uyandıran Stratejik Derinlik kitabıyla ve diğer makaleleriyle daha "sıcak" ve atak bir tutum sergiliyordu.

Davutoğlu, andığım kitabında öne sürdüğü görüşlerle Türkiye'nin dış politikasına Cumhuriyet anlayış ve yaklaşımının dışında yaklaşıyordu. Konuyu tarihsel bir perspektife yerleştiriyordu. Bu perspektif sadece nötr ve objektif değildi. Coğrafyanın bir kader olduğunu kabul ediyordu ama tarihin kültür üreten fonksiyonunu da önemsiyordu. Kültür onun için ayrıca önemliydi. Osmanlı geçmiş ve birikimini bu meyanda benimsiyordu. Daha açık söylemek gerekirse Osmanlının dünyadaki hâkimiyetini ve o hâkimiyetin bilhassa din üstünden oluşturduğu ilişkileri yoğrulabilir, karılabilir, yeniden şekillendirilebilir bir imkân olarak ele alıyordu. 

Önce Başbakanlık 

Başdanışmanlığında, sonra Dışişleri Bakanlığında bu görüşlerini uygulama olanağı buldu. Özellikle Ortadoğu ona yerleştirmek istediği anlayışı uygulaması bakımından imkânlar sundu. Sadece OD'da değil Davutoğlu dönemi Türk dış politikası, dünyanın her köşesinde Türkiye'nin aktif rol alması gerektiğine inanıyordu.

Bunu gerçekleştirdi de. Zaman zaman Yeni Osmanlıcılık diye eleştirildi bu görüşler.

Davutoğlu da karşı çıktı bu adlandırmaya.

Fakat Osmanlı arka planını yok saydığını da asla söylemedi. Aksine, siyasetini Osmanlı gergefi üstüne işledi. Osmanlıcılık zaten nostaljik ve sübjektif değerlendirmeler hâkimiyetinde yanlış olurdu. Kültürel plandaki kabulü ise bir realiteye işaretti.

OD'da işlerin beklendiği gibi gitmediği, ardı ardına sorunlar çıktığı bir gerçek.

Davutoğlu politikasının bu nedenle hayli eleştirildiği de bir başka gerçek. Ama bu dönemin karar üretme, ön alma, müdahale etme, taraf olma, tutum sergileme gibi yaklaşımlar çerçevesindeki farkı açık.

Şimdi onların bir sonucu olarak Davutoğlu Başbakanlığa geldi. Bu çok başarılı bir kariyer demek. Şimdi gelelim bu atamanın diğer şifrelerine.

Davutoğlu olağanüstü derecede çalışkan birisi. Müthiş bir kavram üretme ve meseleleri çerçeveleme yeteneği var. Fakat Başbakanlık icracı bir konumdur ve başka birikimleri de gereksinir. Davutoğlu'nun adı geçen diğer ve icracı isimlere rağmen tercih edilmesi yeni dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın icrada etkili olacağının bir göstergesi.

Bu çok açık. Yoksa Erdoğan çok daha farklı bir ismi tercih ederdi. Kaldı ki, şimdi onun 2023'e partiyi taşımasını beklediğini konuşmasında vurguladı. Ve işleri beraber yürüteceğini de açık açık vurguladı.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Beril Dedeoğlu: Ateşkese ateşkesle karşılık vermek

Gazze savaşında ne yazık ki başlanılan noktaya geri dönüldü. Yaklaşık bir ay süren çatışmalar sonrasında Mısır’da uzun süreli ateşkes görüşmeleri başlamıştı. Uzun süreli ateşkes koşullarının bazıları da aslında barış sürecinde konu edilen başlıklarla aynıydı.

Uzun süreli ateşkes müzakereleri, kısa hatta kısacık süren ateşkes ilanlarıyla yürüdü. Görüşmeler başlarken ve hatta sürerken ateşkesin ara ara ihlal edilmesi, tarafların isteklerinden geri adım atmama iradesi olarak yorumlanabilir. Her iki taraf da savaşta yenilgiye uğramış bir izlenim vermemek, geri adım atmak için bir neden olmadığını göstermek için füzelerini ara ara ateşlediler. Ancak son saldırıda İsrail doğrudan Hamas’ın askeri kanat lideri Muhammed Deif’i hedef aldı, eşinin çocuğunun ölümüne yol açan bir saldırı yaptı.

Karşılıklı roket atışları, İsrail’in masadan kalkmasına, dolayısıyla uzun süreli ateşkes görüşmelerinden çekilmesiyle sonuçlandı. Artık yeniden masaya dönülebilmesi için, yaşanmakta olanlardan farklı bir gelişme olması ya da taraflardan birinin karşı tarafa razı olacağını açıklamasıyla mümkün olabilir.

Kazanma beklentisi

Hamas’ın İsrail’e razı olması zor, zira kaybedecek fazla bir şeyi yok. Hamas açısından bir tür yenilgiden söz edilebilmesi için İsrail’in ancak binlerce kişiyi daha öldürmesi gerekir. Yenme-yenilme konusu, Hamas’ın değil daha çok İsrail’in gündeminde. İsrail’de kamuoyu, bunca bomba atıldı da ne kazanıldı tartışması yapıyor. Bu arada Netanyahu’nun Kahire’deki görüşmeler sırasında Hamas’ın bazı isteklerini kabul ettiğini ileri süren parlamenterler, başbakanı savaşı bir galibiyete dönüştürmeden Hamas’a razı olmakla suçluyorlar.

Şu bir gerçek ki İsrail’de Netanyahu’yu bile yumuşak bulanlar var. Ancak sertlik yanlılarının bir bu tür bir savaşın galibi olmaktan ne kast ettikleri açık değil. Gazze’deki herkesin öldürülmesini mi istiyorlar, yoksa Hamas liderleri öldürülünce mi zafer ilan edecekler açık değil. İsrail’in uluslararası alandaki pozisyonu, çok daha fazla insan öldürmeye uygun değil; kendisine tanınan göz yumma süresini kullandı. Ayrıca, Hamas, liderleri öldürülünce bitebilecek bir yapı değil; tam tersine her ölüm daha fazla güçlenmesine yol açabilir.

Tüm bunlara rağmen İsrail’deki şahinlerin, sertlik yanlılarının görüşmeleri sabote edecek işlere kalkıştıkları ortada.

Kaybetme öngörüsü

Sertlik yanlılarının Hamas tahrikleriyle harekete geçmeleri ve bir zafer peşinde koşmaları, aslında pek de sürdürülebilir bir duruma işaret etmiyor. Yaklaşık bir aylık savaşın bile İsrail’e oldukça büyük maliyeti oldu. Bu maliyet, bir yandan mali, öte yandan sosyolojik  kayıplar anlamına geliyor. Savaşın sürmesi halinde kayıpların daha da artacağı açık.

Ekonomik olarak İsrail’in kayıplarını karşılama olanaklarının büyük kısmı ABD’den geçiyor; ancak Obama ABD’si İsrail’in bundan böyle savaşmasını değil barışmasını tercih ediyor. Sosyolojik sorunların bertaraf edilmesi için ise daha uzun zamana ihtiyaç olduğu anlaşılıyor. Hamas ile süren savaş, İsrail’deki ılımlıları şahin, şahinleri daha şahin hale getiriyor. Bundan sonraki İsrail hükümetlerinin bugünü aratacak nitelikte olacağı öngörülebilir.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Mustafa Kartoğlu: Ankara’da hiçbir şey tesadüf değil

30 Mart seçimlerinden hemen sonra 4 Nisan’da yayımlanan ‘Cumhurbaşkanlığı için erken bir yazı’ başlıklı yazıda Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve CHP ile ilgili üç öngörü sıralamıştım. 

- “Cumhurbaşkanlığı seçiminde ‘ters köşe’ olmaz, Başbakan Erdoğan aday olur; yerel seçim sonuçları da seçileceğini gösteriyor.”

- “Başbakanlık için Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün potansiyel adaylığı satın alınmış durumda; ancak sürpriz olabilir, örneğin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu...”

- “Mustafa Sarıgül cumhurbaşkanı seçiminin ardından yönünü Ankara’ya çevirecek, Genel Başkanlık için düğmeye basacak.”

Bunlardan ikisi gerçekleşti.

Erdoğan cumhurbaşkanı seçildi.

Yine o yazıda değindiğim Abdullah Gül formülleri tartışıldı, ancak Davutoğlu isminde karar kılındı.

Sarıgül, cumhurbaşkanlığı seçimindeki başarısızlığın ardından olağanüstü kurultay kararı alan Kemal Kılıçdaroğlu tarafından CHP yönetimine alınıyor.

Türkiye’de çok fazla tesadüflere yer yok.

Esasen sürprizlere de...

Sadece siyasi profillerin ve grupların tanınması, boyut ve etkinliklerinin bilinmesi, pek çok konuda gelişmeleri öngörmek için önemli bir zemin sunuyor.

Bu yüzden, birçok konuda ‘dış mihraklar’ın karar verdiği savına katılmam; etkili olabileceğini kabul etmekle birlikte.

Perşembenin gelişini öngörmek için hangi günün yaşandığını biliyor olmak yeterlidir örneğin...

Türkiye’nin önünde bir ‘yeni siyaset’ dönemi var.

Seçilmiş cumhurbaşkanının siyasi liderliği ve yetenekleri ile seçilmiş hükümetin siyasi ve icrai liderliği ve yeteneklerini çatışarak değil aynı hedefte birleştirerek ortaya yeni model koyacağı bir dönem.

Bu ‘yeni siyaset’ hem içeride kendini inşa edecek ve bu inşa sürecinde kendini millete kabul ettirecek; hem de aynı anda içeride ve dışarıda mücadele sürecinin içinde olacak.

Kolay bir dönem olmayacak.

- ‘Çözüm süreci’ ile iç barışını sağlanması, yeni bir anayasa ile bunun tüm toplum kesimlerini kapsayacak şekilde tahkim edilmesi;

- Demokrasinin anayasadan yasalara, yargıdan güvenliğe kadar tüm devlet kurumlarına ve kamu idarecilerinden vatandaşa kadar düşünce biçimi haline getirilmesi;

- Ekonominin, dev yatırımları finanse edecek yerli sermayeyi oluşturacak, büyümeyi üretimle gerçekleştirecek sistem haline getirilmesi;

- Ülke ve sisteme yönelik tehditlere karşı savunma kurumları, organizasyonu, teknik sistemleri ve sanayinin ‘yerlileşerek’ bağımsızlaştırılması;

- Bu savunma gücünün özellikle dış politikada diplomasiyi destekleyici bir ‘barış gücü’ olarak değerlendirilmesi; 

- Türkiye coğrafyasının sunduğu “Doğu’dan Batı’ya akan enerji kaynaklarının ‘sahibi’ olma” imkanının dişli rakiplere karşı kararlılıkla savunulması ve kullanılması;

- Aynı zamanda, bu coğrafyanın doğu ve güneyinde barındırdığı yüksek risklerin de ortadan kaldırılması ve avantaja dönüştürülmesi;

- Türkiye’nin, sınırları ötesindeki ortak inanç ve tarih coğrafyası üzerindeki güç ve etkinliğinin barış, demokratik ve ekonomik gelişme odaklı kullanılması;

- Aynı zamanda bu geniş coğrafya ile Batı arasındaki ilişkiyi çatışmadan çıkarıp işbirliği ilişkisine dönüştürme çabalarını sürdürmesi ‘Yeni Türkiye’nin yol haritasıdır.

Bunu hedefleyen ‘yeni siyaset’ her yönden saldırı altında olacak, yıkıcı olamasa da ‘masada elini zayıflatma’ çabasını gösterecektir.

Bunu Türkiye’yi yönetenler okuyor, hedeflerini koyuyor, adımlarını atıyorlar.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Ahmet Taşgetiren: Davutoğlu için ilk adım

Evet, Ak Parti, kendi içindeki istişareleri tamamladı ve Genel Kurul’a götüreceği Genel Başkan ve Başbakan adayını belirledi. Pek çok işaretle beklendiği gibi bu isim Ahmet Davutoğlu oldu. Muhtemel ki bu parti eğilimi, Erdoğan ile Gül arasında da görüşülmüş ve Gül’ün resepsiyondaki “Aday Davutoğlu” açıklaması onun sonucu olmuştur. 

Zaten, kamuoyuna bunca mal olduktan sonra Ak Parti MYK’sından başka isim çıksaydı, hem sürpriz olurdu, hem de başka bir yığın siyasi spekülasyona yol açardı. 

En başta “Ak Parti için büyük sınav” diye yazmıştım. Liderini Cumhurbaşkanlığına göndermiş, Parti Genel Başkanını yeniden belirleyecek, Başbakanını yeniden belirleyecek dolayısıyla hem partinin hem hükümetin yeni duruma göre dizaynı gibi bir sorunu aşacak parti Ak Parti. Bunun yanında halk oyu ile seçilmiş Cumhurbaşkanı ile ahenk içinde çalışacak yine halk oyu ile seçilmiş Başbakan formülünün ahenk sorunu çözülmüş olacak..

Erdoğan da Davutoğlu da sınavda.

Adım adım ilerleniyor. Muhalefetin komplikasyon üretme girişimleri yok değil, ama hedefe doğru yürüyüşe mani olunamıyor. Haftaya Kongre yapıldığında bir berzah aşılmış, yeni hedeflere doğru yürüyüş başlamış olacak.

İntifada

İntifada, Filistin halkının İsrail vahşetine karşı verdiği varoluş mücadelesinin adı. Ama şimdi Türkiye gündemine, Hayrünnisa Gül’ün son çıkışı ile giriyor. “Dindar camiadan saldırılar oldu. Artık susmayacağım, asıl intifadayı başlatacağım.”  Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ndeki davette, ev sahibesi iken, davetli gazetecilerden bazılarına yönelik “Sizin elinizi sıkmayacağım” gibi ağır sitemler eşliğinde söyleniyor bu sözler.

Siyasette bir hafta uzun bir zamandır denir ya, günlerin de uzadığı ve her günün içine siyasetin geleceğini etkileyecek sayısız gelişmenin girdiğine tanık olabiliyoruz.

Mesela bu hadise: Bir veda resepsiyonunda, bunların olacağı tasarlanmış olabilir mi Gül çifti tarafından? Bunların ertesi günkü medyaya yansımaları, bunun Cumhurbaşkanı Gül’ün siyasetinin seyrini nasıl etkileyeceği hesaplanmış mıdır? Eminim ki sayın Gül, Hayrünnisa Hanımefendi’nin çıkışının medyaya yansımasını dikkatle değerlendirmiştir. Hele Bayan Gül’ün başlatacağını bildirdiği “intifada”nın, Türkiye siyaset zemininde nasıl algılanacağını da dikkatle tahlil etmiştir.

Bilmiyorum, acaba görmemeli miydik Bayan Gül’ün çıkışını? Ama görünmesini bizzat kendileri istemiş, “Yazın” demiş “Yazalım mı” diyenlere?

Acaba Fatih Altaylı gibi mi görmeliydik, acaba Zaman gazetesi gibi mi görmeliydik? Her görüşün, bir siyasal beklentiye tekabül ettiğini en iyi Sayın Gül değerlendirecektir. Fatih Altaylı “Hayrünnisa Gül’e helal olsun” demiş, Zaman “Yaşadıklarımız 28 Şubat’tan daha çok üzdü” manşetini atmış. “Paralel itirazlar”a paralel olarak. Ben ise sadece üzüldüğümü belirtmek isterim.

Çankaya boşalsın, diyen yok!

CHP’li Atilla Kart, Yargıtay’a başvurdu: Erdoğan Cumhurbaşkanı seçildi, 15 Ağustos’ta YSK bunu ilan etti, bu durumda Erdoğan’ın Başbakanlığının ve Ak Parti Genel Başkanlığının sona ermesi lazım. Yargıtay bu talebi reddetti. Kart, bu defa AYM’ye gidiyor. Halbuki bu konuda Yargıtay’ın daha önce bir içtihadı oluşmuş: Cumhurbaşkanlığı ancak devir - teslimle gerçekleşir, şeklinde. Muhalefet maraza çıkarmakta ısrar ediyor. Ben bir başka hususa işaret etmek isterim: Muhalefet adına herhangi bir kimse, mesela “Seçimler yapıldı, halk yeni Cumhurbaşkanını seçti, Gül’ün görevi sona erdi, öyleyse Çankaya boşaltılmalıdır” gibi bir çağrıda bulunuyor mu? Tabii ki bulunmuyor. Çünkü bulunamaz. Çünkü Gül’ün görev süresi 28 Ağustos’ta doluyor. Öyleyse Erdoğan’ın şu anda Cumhurbaşkanı seçilmiş olması, boşalmayan bir Çankaya söz konusu olduğundan bir anlam taşımıyor. Bir anlamda eskilerin deyimiyle “bil kuvve” Cumhurbaşkanı olmuş oluyor,“bilfiil” olması için ise Çankaya’nın boşalması lazım, ki o da 28 Ağustos’taki törenle gerçekleşecek.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Sibel Eraslan: Hanımefendi’nin üzüntüsünü silecek bir jest: Bülent Yıldırım’dan

Ankara! Rengi gridir benim için, çünkü büyük mahkemelerin hepsi oradadır çatık kaşlarıyla. Arkadaşlarımın, akranlarımın hayatını, bir natürmort dayatmasıyla kapatmış, ışıklarımızı söndürmüş bir “Nick The Chopper” zihniyeti otururdu vaktiyle başkentte. 

Bana uzun yıllar sadece iki tür mektup gelmiştir Ankara’dan; ya merkezi sistemle girdiğim sınav sonuçlarının veya hakkımda verilmiş cezaların yazılı olduğu zabıtlar. 22 Temmuz 2007’den itibarense Ankara’dan gelen mektuplar değişti benim için... Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül ve eşi Hayrunnisa Gül Hanımefendi’den gelen davet mektuplarının yeri, bu yüzden apayrıdır bende.

Belki yeni nesil için çok anlamı olmayabilir, lakin ahir ömründe başörtüsü yüzünden kovulmadığı itilip kakılmadığı yer kalmamış benim gibiler için Devlet Başkanımızın huzuruna “haddi bildirilecek bir suçlu” olarak değil de, “misafir” olarak çağrılmak, bir milattır, çığırdır. Rahmetlik Aşık Veysel’e de benzeri bir davet gelmiş vakti zamanında, ne ki yamalı kasketi, eskimiş urbası, kırık sazıyla Çankaya’ya avdeti münasip görülmemiş, uygunsuz bir meczup zannedilmiş, geldiği otobüse bindirilerek köyüne geri yollanmış. Keza davet sahibi Hayrunnisa Gül Hanımefendi’ye başörtüsünden dolayı, daha birkaç yıl öncesine kadar reva görülen tavırlar da aklımızdayken... Hayrunnisa Hanım başörtüsünden dolayı üniversiteye kayıt yaptıramadığı gün, etrafları bugünkü gibi kalabalık değildi, yanında eşi Abdullah Bey’den başka birkaç örtülü kız vardı. Abdullah Bey 2 Mayıs 1999 günü milletvekili Merve Kavakçı’ya yapılan linç girişiminde de Merve’nin hemen yanındaki tek adamdı. Neydi o günler? Generallerin Hayrunnisa Hanım’a sırt dönmeceleri, kahırdan çatlayarak küplere binen teyzeler, 9. Senfoniler, cumhuriyet mitingleri, protokol protestoları neler neler... Tüm bu ağır birikimler, ürkütücü usandırıcı hatıralar eşliğinde de düşünülsün “Çankaya’nın Halka Açılışı” başlığı.

Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül Beyefendiyi, yüzünden hiç eksilmeyen “gülümsemesi” ile hatırlayacağız, veda gecesinde böyle düşündüm. Onu Milli Görüş Hareketi içinde tanıdık, onu çalışkanlığı ve siyasi başarıları kadar, çok ağır nice çetin ateşlerin içinden birlikte geçtikleri yol arkadaşlarıyla tanıdık. Ki bu sınanmış dostluğun, kardeşliğin en önemli ismidir Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan. Tayyip Bey’in Abdullah Bey’e en samimi ifadesidir: “Kardeşim”... Yolları birdir bu iki “kardeş”in, lakin mizaçları farklıdır, birisinde Hz. Hüseyin’in şaha kalkmış onurlu şecaati baskınsa, diğerinde Hz. Hasan’ın barışsever, feragatçi, bitiştirici rengi hakimdir. Bunları bir gazeteci olarak değil, açtıkları zorlu yolun medyunu şükranı olan halktan birisi olarak kaleme alıyorum.

***

Vefa, bir emeklilik ikramiyesi değildir. Değerler birikiminin yüklediği sorumluluk olarak hayat tarzıdır vefa. Cumhurbaşkanımızın Veda Resepsiyonu’nda, İHH Genel Başkanı Avukat Bülent Yıldırım’la beraberdik. Akıncıların son reisi Mehmet Güney ağabeyimizle gelmişlerdi. İkisi de bu tip protokollerin insanı değildirler, kaçınırlar alayişten nümayişten. Lakin Bülent dedi ki;“Cumhurbaşkanımıza vefa borcumuz vardır”. Birkaç kez ısrarla aranınca da, Ankara yollarına düşmüşler. Sevgili kardeşim Bülent, ömründe ilk kez kravat takmanın baskısıyla (zaten aynaya bakmadan bağladığı için yamuk da duran boyun bağıyla) bunalıyordu. Gazze’den gelen haberlerin iyi olmadığını İsrail’in ateşkesi çiğnediğini de konuşurken, Bülent Yıldırım’la fakülteden bu yana süren 25 yıla yakın albümümüz de saçılıyordu içimde. Onu ya savaş ya afet altında sırtındaki techizat yeleğiyle çekmiş hep vicdanımda taşıdığım vizör. Köşk’e, vefanın hatırı için taktığı kravatla çıkmış bu adamı normal şartlarda yatırıp kesseler kimse boyun bağı takamaz. Adamın eline bir dal parçası versen, şimdi bundan bir sal yapıp doğru Filistin’e der... Ama işte kravat takmış o geceye hürmeten. Hatır, demiri kesermiş. Ben farklı mıydım sanki, kız kardeşimden ödünç aldığım topuklu ayakkabıların tepesinden düşüp de alnımı yarmamak için üç kulhuvallah bir elham bile okumuştum. Sırf “Hah hayt... Geldi bidon kafalar” demesinler diye... Cumhurbaşkanımız ve Hanımefendi bizi fark edebildiler mi o kalabalıkta emin değilim, ama bu vefa gecesinde davet sahiplerimize laf söz gelmesin diye, ev sahiplerimizi ele güne mahçup etmeyelim diye hassastık hepimiz de. “Yakışmış be kardeşim” dedim Bülent Yıldırım’a, alnının terini siliyordu...

Alın teri... “Ancak çilesini çekenlere, bir dava için alınteri dökenlere has bir şeydir vefa” dedim o gece Bülent Yıldırım’a, Mehmet Güney’e, hattat Hasan Çelebi’ye bakarken... Bunlar az konuşup çok iş yapan adamlar, iğneyle kuyu kazarak geldiğimiz binbir emek ve fedakarlıklarla taşları üst üste koyarak yürüdüğümüz yolda, harcamayı değil dahil etmeyi, fitneyi değil ikramı ve tevhidi maharet sayanlar... Öne çıkmazlar... Arkada dururlar.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Ahmet Kekeç: Haçlı ittifakını göreve çağıran Türk yazar!

Dün, bir arkadaşım, “Yahu bir Erke Dönergeç vardı, ne oldu ona?” diye sordu. 

Hani, herhangi bir dış katkı gereksinmeden, kendi kendine enerji üreten motor... Con Ahmet’in devridaim makinesinden daha işlevsel, daha az maliyetli ilk ulusal motorumuz.

Ünlü “Cumhuriyet mitingleri” döneminde lansmanı yapılmıştı hani.

Birtakım paşalar, parti kapattırmış cumhuriyet savcıları, sonradan Ergenekon sanığı olacak gazeteciler ve eski MGK üyeleri katılmışlardı toplantıya.

Bir de şirket kurmuşlardı bu iş için.

Bazı “bürokratları” kafalamışlardı.

Bol miktarda da ilan vermişlerdi gazetelere.

Erke Dönergeç’e ne olduğunu bilmiyordum elbette... “Asıl bir Ekmeleddin İhsanoğlu vardı... Ona ne oldu?” dedim.

Hakikaten böyle biri vardı...

Bilim adamı ve eski İİT Genel Sekreteri kimliğiyle tanınsa da, hakkında fazla bir şey bilmediğimiz bir kişilikti. 

Politika yapmayı denedi, beceremedi.

Halka dokunmak istedi, dokunamadı. Hep bir istikrahla baktı.

Uluslararası tanınırlığı olan biriydi oysa... ABD Başkanı tarafından ağırlanan ilk İKÖ sekreteriydi. Batılı başkentlerin onayını almıştı ve isminin karşısında “güvenilir” yazıyordu. İslam dünyası yöneticileri arasında da hatırı sayılır bir yere sahipti. Suudi Arabistan’ın ve RABITA’nın açık desteğini almıştı. Pensilvanya tarafından da çok seviliyordu.

Bana sorarsanız, yazık edildi. Kendisini aday gösterenlerin gadrine uğradı. Çok hırpalandı. Bol dayak yedi. Lüzumsuz sözlere ve aşırı benzetmelere muhatap edildi.

Bizim Yusuf (Ziya Cömert), “dublör” diyordu. Erdoğan’ın karşısına çıkmaya cesaret edemeyenlerin kullandığı dublör.

Kullanıldı.

İşi bitince de atıldı.

Hayır, geriye dönük bir “Ekmel Bey muhasebesi” değil bu yazı. Hakkında her şey söylendi ve tüketildi... Bundan sonra söyleneceklerin bir önemi yok. Bir anlamı da yok.

Ekmeleddin İhsanoğlu’na yararı da yok. Kendisinde değer vehmedenlerin iğvasına kapılarak bir yola girdi ve birtakım “acı derslerle” ayrıldı. Emeklilik hayatında başarılar dinliyoruz. Otursun kerimesi hanımefendiyle birlikte, boğaza nazır evinde çay keyfi yapsın, torun büyütsün, hatıralarını yazsın. Memleket için daha hayırlı bir iş yapmış olur.

Şunu demek istiyorum:

Her alanda olduğu gibi, siyasette de bir “kanon” var.

Siyaseti, mühendislik (ve elbette kurmay) katkısıyla kurgulanabilir, planlanabilir bir “iştigal sahası” olarak görenlerin söz sahibi olduğu bir kanon... Ne yazık ki, giderek rasyonaliteyle bağlarını koparıyor, kendisini hayatın dışına düşürüyor.

Eskiden, seçmenin zihnini çelecek siyaset oyunları kurgulanırdı.

Birilerine parti kurdurulurdu.

İttifaklar yaptırılırdı.

Siyasetçilere akıbet biçilirdi. (Sonları da hep “Menderes gibi” olurdu.)

Daha olmadı, uygun ortam hazırlığına girişilir, darbe siparişleri verilirdi.

Şimdi “uluslararası” çalışıyorlar... “Haçlı ittifakı”nı göreve çağırıyorlar...

Bu ülkeyle tek bağı Paşa dedesinin ismini taşımak olan bir yazar, cümle dünyanın bize karşı olduğunu “üzülerek” duyuran bir yazı kaleme almış. Uyguladığı yasakçı politikalarla (hâlâ utanmadan “içki yasağı” diyor) laik ve beyaz Türk muhitinden dışlanan Erdoğan’ın, dünya merkezleri tarafından izlemeye alındığını ve kendisini müdahaleye açık hale getirdiğini yazıyor...

Bir dolu da mevkute ismi zikretmiş yazısında; Washington Post’undan New York Times’ına, The Guardian’ından Der Spiegel’ine...

Bu mevkutelerde çıkan yazıları örnek gösteriyor ve Türkiye’de siyasetin dünya merkezleri tarafından (ithal mühendisler eliyle) yeniden tanzim edileceğini, “hiç şüpheye kapılmamamızı” söylüyor.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Kurtuluş Tayiz: Kürt gençleri ne durumda?

Heykel tartışmalarıyla birlikte PKK'ya yakın gençlik örgütleri yeniden ön plana çıktı. Bu gruplar uzun süredir siyasetle değil, daha çok şiddet eylemleriyle gündeme geliyorlar. Çatışma dönemlerinde anlaşılır olabilecek olan bu durumu barış sürecinde anlamak imkânsız. Çözüm süreci sayesinde hayat bu kadar normale dönmüş ve demokratik siyaset kanalları sonuna kadar açılmışken, gençlerin şiddet araçlarını ellerinden düşünmemesi ciddi bir sapmaya işaret ediyor. PKK lideri Abdullah Öcalan'ın önem verdiği ve öne çıkmalarını arzuladığı bu gençlerin bugün Öcalan karşıtı bir yere savrulduklarını görüyoruz. Güneydoğu'da bilinçli, dinamik bir gençlik yerini vandal bir kuşağa bırakmış görünüyor. 1990'lardan sonraki gençlik kuşağı, hiç de küçümsenemeyecek kadar okuyan eğitimli bir kuşaktı. O kuşak kendi kendini eğitme becerisini gösterdi. 1980'li yıllar batıda apolitik bir kuşak yetişmesine yol açmıştı, ancak 90'lar gençliği toplumsal sorunlara, politikaya gösterdiği ilgi ve katılımla kendini farklı kılabilmişti.  

Kürt hareketine yakın gençler, bugün 1990'ların bile gerisinde seyrediyor. Kendilerini sadece şiddetle ifade edebiliyorlar. Okul, eğitim, bilinçlenme gibi konular gündemlerinde bile yok. Yakıp yıkma becerisini en fala gösteren, en fazla fanatik olan, sorgulamayan, eleştirmeyen genç öne çıkıyor, yüceltiliyor. Bu kuşak kuşkusuz şiddet yıllarında büyüdü. Evlerini, hayat imkânlarını, gelecek umutlarını Güneydoğu'nun yoğun şiddet ortamında yitirdiler. Bunun yol açtığı yıkımı elbette bugün daha iyi anlıyoruz. Bundan Güneydoğu'yu şiddete boğan devlet ve PKK sorumlu. Ancak bunun bir kader olmadığını 1980'li yılların koşullarına teslim olmayan bir önceki kuşaktan biliyoruz. Onlar toplumsal ve siyasal alandan kopmadılar ve bugün bile hâlâ en politik kuşak olarak anılıyorlar. Onlar için şiddet ikinci planda yer alıyordu, siyaset teorisi daha öncelikliydi. Bugünkü kuşağın ise tipik bir anarşizm anlayışı var. Şiddet döneminin kapanmasına, barış sürecinin gelişmesine neredeyse üzülüyorlar. Sokakları kaosa çevirmekten, yakıp yıkmaktan tuhaf bir zevk alıyorlar. Siyasetçileri azarlayıp tehdit etmekten hoşlanıyorlar. HDP yöneticileri bile bu kontrolsüz güçten korkar durumda. Sık sık ucuz gençlik demagojisi yaparak kendilerini hedef olmaktan çıkarmaya çalışıyorlar. "Fırtına gençlik" denilen bu kuşak siyaset teorisi, devlet, toplum, yaşam hakkında doğrusunu söylemek gerekirse neredeyse hiçbir şey bilmiyor. Liderleri olarak benimsedikleri Abdullah Öcalan'ın ne yapmak istediğinden de haberdar değiller. Bunun üzerinde iki dakika düşüneni bile yoktur. KCK'nın neden silahları susturup geri çekildiği hakkında da pek fikir yürütmüşe benzemiyorlar. Bu ülkenin kaderi ve geleceğiyle ilgili olarak da doğru düzgün bir fikre sahip değiller. Sokak şiddetine ve kaosa en yatkın fikirleri benimsiyorlar ki, buna da fikir denilirse. Yücelttikleri görüşlerin aşıldığını, artık tarih olduğunu bile bilmiyorlar. Üstelik çoğu kendini "aydın gençlik" olarak tanımlıyor. Oysa "kitle"den "özne"ye dönüşme sürecinde bile değiller. Bilimin, siyaset teorisinin hangi noktada olduğundan bihaberler. Öcalan'ın binlerce kitabı canı sıkıldığı için okuduğunu düşünenler az değil.  

Bu yüzden kendi kendi siyasetlerinin öznesi olamıyor, başka siyasetlerin nesnesi durumuna düşüyorlar. IŞİD avına çıkanlar, Atatürk büstü devirme yarışına girenler, ellerinde sopalarla sokaklarda kontrol sağladıklarına inananlar...

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Emin Pazarcı: Dördüncü paralel hezimet

17 Aralık’ta kendilerine çok güveniyorlardı. Çok iyi bir plan hazırladıklarını düşünüyorlardı. “Bitti bu iş” yorumlarını yapıyorlardı. 

Hayal kırıklığına uğradılar. 

30 Mart öncesi de aynı hava hâkimdi. Yine çok güveniyorlardı kendilerine. Bütün güçlerini alana sürdüler. Ellerinden geleni ardına koymadılar. 

Yine olmadı. 

Bıkmadılar, usanmadılar. 10 Ağustos öncesi, kendilerini her zamankinden daha güçlü gördüler. Neredeyse bütün muhalefet onlarla birlikteydi. En büyük silahlarını kullandılar. En güvendikleri kişi, kameraların karşısına geçip açıktan mesajlar verdi. 

Olmadı, üçüncü hezimeti yaşadılar. 

Son bir şansları kaldı. Yine kuyruğu dik tutuyorlar. Yine kendilerine ve yol göstericilerine aşırı güveniyorlar. Yine araziye çıkıp çalışmaya başladılar. 19 Ekim’in ardından yeni bir “yargı darbesi” yapmanın hayallerini kuruyorlar! 

* * *

HSYK seçimlerinden bahsediyorum… 

22 üyeli HSYK’nın 7 üyesi adli, üç üyesi de idari yargıdan seçilecek. Üyelerden 3’ünü Yargıtay Genel Kurulu, 2’sini Danıştay Genel Kurulu, birini de Adalet Akademisi Genel Kurulu belirleyecek. 

4 üyeyi Cumhurbaşkanı atayacak. Adalet Bakanı ile Bakanlık Müsteşarı da kurulun doğal üyeleri. 

Paralel Yapı ise… 

Yargıtay’dan seçilip gelecek üyelere güveniyor. Danıştay’da yapılacak seçimden de fazlaca umutlu. Kürsüden seçilecek 10 üyelik için sahaya inmiş durumdalar. Türkiye’nin dört bir yanında büyük bir kulis faaliyeti var. 

Adli tatil fırsat oldu. Aralarında Yargıtay üyelerinin de bulunduğu bazı isimlerin alanda hummalı bir faaliyet içine girdiği biliniyor. 

* * *

Karşılarında ise Yargıda Birlik Platformu var… 

Bu platformun amacı, HSYK’da çeşitliliği sağlamak. Yargıdaki bütün görüşlerin bu kurulda temsili için çalışıyor. İçlerinde muhafazakârlar da, sol görüşlüler ve ülkücüler de, Aleviler de Sünniler de var. Tek istisna Paralel Yapıya mensup isimler. 

Üstelik, Adalet Bakanlığı tarafından da destekleniyor. Bakanlık, temsilde adalet sağlanarak, HSYK’yı  Paralel Yapı’nın tahakkümünden kurtarmak istiyor. Bu amaçla, UYAP üzerinden genel bir temayül yoklaması bile yapıldı. 

Ortaya çıkan eğilime göre adaylar belirlenecek. 

Şimdi sakın Adalet Bakanlığı’nın kendisine biat edecek bir kurul oluşturmaya çalıştığı anlamını çıkartmayın. Zaten böyle bir gücü yok. Bakanlık, Türkiye’deki hâkim ve savcı eğilimlerinin tamamının HSYK’ya yansıması ve Kurul’daki biat kültürünün yok edilmesi için uğraşıyor. 

* * *

Paralel Yapı, HSYK seçimlerini bir “var oluş-yok oluş” mücadelesi olarak görüyor. Son derece gizli bir çalışma yürütüp, adam adama markaj stratejisi uyguluyor. Ne yapacakları, nasıl davranacakları ve adayları belli değil. Söylemlerinin tamamı ise “yargı bağımsızlığı” üzerine. 

Şaşırtma taktiği uygulayıp, güçlerinin üzerinde bir sayı ile HSYK’yı kuşatmak istiyorlar. Son derece ketum ve sıkı çalışıyorlar. 

Yine kendilerine çok güveniyorlar. Ama Yargıda Birlik Platformu’nun karşı tedbirleri de hazır. Zaten hissi davranılmadığı ve birlik halinde hareket edildiği takdirde, Paralel Yapı’nın hiç şansı yok. O yüzden de ayak oyunları ile birliği bozmaya çalışıyor. 

Demem o ki, Paralel Yapı için dördüncü hezimet de geliyor!

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Melih Altınok: Neyin Taraf’ı

Çarşamba gecesi sosyal medyadaki Cemaat trolleri ve gazetecileri yine ortalığı ayağa kaldırdılar. Söylediklerine bakılırsa Taraf gazetesi perşembe sabahı “100 yılın manşetiyle” çıkacaktı.

Gazetenin ilk sayfası gece yarısından önce internete düşünce, sabahı beklemeden “100 yıllık manşeti” öğrenmiş olduk. Gazetenin daha ziyade yalanlanan haberleriyle gündeme gelen Ankara Temsilcisi’nin haberine göre “Süleyman Şah Türbesi IŞİD’e veriliyor”du!

“Yaklaşık iki buçuk ay önce Türkiye’nin Musul Konsolosluğu’ndaki 49 personeli rehin alan IŞİD, bunların serbest bırakılması karşılığında 928 yıllık Süleyman Şah Türbesi’ndeki Türk askerlerinin çekilmesini istedi… Hükümet, IŞİD’in Süleyman Şah Türbesi’ne olası saldırı ihtimaline karşılık, türbenin boşaltılması gerektiğini Karargâha iletti. Genelkurmay da, hükümetten gelen talimat üzerine, çekilme için bir ön hazırlık yaptı. Ancak çekilme işlemi henüz başlamadı. Kamuoyuna da, olası bir çatışmanın önlenmesi için boşaltıldığı yönünde mesaj verilecek.”

Dün öğle saatlerinde bir açıklama yapan Dışişleri Bakanlığı ise gazetenin iddialarına sert tepki verdi:

“Böylesine hassas bir konuda gazetecilik ve basın ahlakına uygun hareket edilmeli, mesnetsiz, spekülatif ve sorumsuzca yayınlarla kamuoyunun ? yanlış yönlendirilmesinden özenle kaçınılmalıdır. Tüm basın-yayın kuruluşlarını bu konuda gereken duyarlılığı göstermeye, kamuoyumuzu da bu tür yayınlara itibar etmemeye davet ediyoruz!”

Peki, nereden tutsanız elinizde kalacak bu haberle amaçlanan neydi?

Evet, tahmin ettiğiniz üzere, AK Parti’de Tayyip Erdoğan sonrası görevi üstleneceği kesinleşen Ahmet Davutoğlu’na karşı panikle ellerindeki son mermiyi de sıktılar. Haberi AK Parti MYK’sında Davutoğlu’nun adaylığının açıklanacağı güne denk getirip, yeni Başbakanla ilgili iç ve dış kamuoyunda başlayacak tartışmayı manipüle etmeye çalıştılar.

Elbette söz konusu saldırı, bu kurusıkı haberi yayınlayan gazeteyle sınırlı bir operasyon değil. Muhtemelen, devlet içerisindeki ulusal güvenliği ilgilendiren gizli görüşme ve yazışmaları hukuk dışı yöntemlerle takip eden paralel yapı elde ettiği verilerden kendince bir senaryo yazıp en kullanışlı mecra vasıtasıyla dolaşıma soktu. Kurguya zemin oluşturacak malzemelerin edinilmesinde bazı istihbarat servislerinin de kendilerine yardımcı olduğu iddia ediliyor.

Basın özgürlüğü mü?

Haberin yayınlanmasının ardından savunmaya geçen Cemaat çevrelerinin ve ilişiklerinin konuyu basın özgürlüğü bağlamında bir tartışmaya çekme çabaları ise minderin dışına çıkmaktan başka bir anlam taşımıyor.

Hadi ulusal güvenlik ve gizlilik gibi kriterleri şimdilik bir kenara koyalım. Dünyanın hiçbir yerinde onlarca insanın hayatını tehlikeye atacak bir haberin ve yorumun meşruiyeti, kamunun haber alma hakkıyla gerekçelendirilemez. Öyle ya, açıkça yalanlandığı halde haberin doğru olduğunu kabul etsek bile, bir devletin, 49 sivil vatandaşının hayatını kurtarmak için geliştireceği formülleri, stratejileri deşifre etmenin kamu yararıyla ne ilgisi olabilir?

Bu tarz haberler, IŞİD gibi terör örgütlerinin her şeyden çok ihtiyaç duyduğu güç ve presti propagandasından başka neye hizmet eder?

Ayrıca, daha dün, hükümeti, IŞİD tarafından ele geçirilen Musul Konsolosluğu’nu erken boşaltmadı diye eleştiren sizin yazarlarınız değil miydi? Dün doğru bulduğunuz ve önerdiğiniz bir stratejiyi bugün “ihanet” diye değerlendirmeniz nasıl bir mantığın ürünü?

Her şeyden öte, bir devlet, 49 sivilin canını, sembolik değeri olan tarihî yapılardan daha çok önemsiyorsa, bu takdir edilecek bir davranış sayılmaz mı?

Haklısınız vicdan, mantık, tutarlılık, gazetecilik umurlarında mı? Söz konusu nefret ettikleri siyasi hasımlarına çamur atmaksa, 49 can teferruattan başka bir şey değil onlar için. Malzemeyi bulunca, benim diyen ulusalcı-milliyetçi gazetenin pabucunu dama atacak bir kimliğe bürünmekte tereddüt bile etmiyorlar işte.

Yine Yeniçağ’ı, Ortadoğu'yu, Sözcü'yü aratmayan dünkü haberinde olduğu gibi, bölgede çıkan bir çatışmayı “çözüm süreci sekteye uğradı” spotuyla duyurabiliyorlar.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Görünüm zengin & masaüstü ekranı
Mobile git Davutoğlu'nun şifreleri
Yasal Uyarı: on5yirmi5.com'a ait özel içeriklerin metin, görsel ve diğer dosyalarının tüm hakları on5yirmi5.com'a aittir. İçerikler aktif link verilerek kısmen kullanılabilir

Yorumlar

bu haber için ne düşünüyorsunuz
Küfür, hakaret vb. yorumları yayınlayamayız.

Çok Okunanlar

on5yirmi5.com takip edin
Hakkımızda Künye İletişim Reklam

Kullanım Şartları Yayın İlkeleri Hata Bildir - Görüş Yaz

Copyright © 2008-2019 - Tüm hakları saklıdır.