Yeni Türkiye'de yaşama rehberi

Yazarlar bugün gündeme dair hangi konuları yazdı? Birlikte bakalım...

GÜNCEL .
yeni türkiyede yaşama rehberi

Süleyman Seyfi Öğün, Markar Esayan, İbrahim Karagül, Yusuf Kaplan, Osman Akkuşak, Abdülkadir Selvi, Ardan Zentürk, Orhan Miroğlu, Ahmet Kekeç, Mehmet Barlas, Engin Ardıç, Haşmet Babaoğlu, Hasan Bülent Kahraman, Ceren Kenar, Yıldıray Oğur, Emin Pazarcı ve Funda Özkan bugün önemli konuları ele alıyor. 

Süleyman Seyfi Öğün: Devlet dedikleri...

Ortadoğu'da yaşanan son dramatik gelişmeler, 'devlet' konusunda yeniden düşünmeyi, entelektüel dünyâmızın ezberlerini gözden geçirmeyi gerektiriyor.

Modern Batı, her ne kadar kendisini farklı kurgulasa da, adına feodalite denilen, derin bir devletsizlik geçmişinin mirasçısıdır. Batı'nın bir dünyâ gücü haline gelmesi, yüzyıllarca yoksunluğunu çektiği devleti ihtirasla başarmasıyla âlâkalıdır. 16-19. Yüzyıl arasında kalan siyâsal Batı târihi, modern devletin inşa târihinden başka bir şey değildir.

Doğu ise yine siyâseten, geleneksel devletten başka bir şey değildir. Kaldı ki, Doğu'yu, oryantalizmin kültürel kriterlerinden arındırarak bir siyâsal kriter üzerinden anlamak gerekir. Bu kriteri süreklilik ekseninde biraz daha saydamlaştırırsak, ortaya ilginç bazı durumlar da çıkabilmektedir. Meselâ, kağıt üzerinde bugün hepsi ulus-devlet olsa da; Araplar da dâhil olmak üzere çok sayıda Yakın ve Ortadoğu halklarının, târihsel anlamda devlet deneyimiden yoksun olmaları îtibârıyla Doğu sayılamayacağı tezi güçlenir. Ben bu alana 'gevşek devletli halklar' diyorum. Bu alan alabildiğine gridir ve Doğu Avrupa'dan Balkanlar'a; Balkanlar'dan Kafkasya, Orta Asya ve Arap dünyâsına kadar geniş bir bölgeyi kuşatır. Bunlar ya feodal geçmişlerine gömülü kalmış, ya da bir zamanların büyük emperyal yapılarından sökülerek sözümona uluslu-devletli kılınmış bir dünyânın aksamıdır.

Türkiye, İran ve Çin kadim devlet gelenekleriyle elbette ki bu gri alanın dışındadır. Bu üç târihsel aktör arasında, sâdece Türkiye, yerini aldığı Roma gibi, çok kültürlü bir dünyânın devleti olma özelliğini taşır. Çin ve İran kültürel olarak daha saf iken, Türkiye, Osmanlı geçmişi ile tam tersine, çok kültürlülüğü idâre etme kapasitesine sâhip bir deneyimin taşıyıcısı olan bir devleti ifâde eder.

Yakın zamanların târihi, siyâsal kültürümüzde bir büzüşmeyi ifâde ediyor. Türkiye, bir devlet-ulus olarak küçültüldü. Bu sâdece coğrâfî egemenlik alanındaki bir küçülme değil, zihniyet olarak da küçülmedir. Türk'ün Türk'den başka dostunun olmadığına inanan, Osmanlı geçmişinden utandırılan kompleksli nesiller yetiştirildi. Sözümona Osmanlı geçmişini sahiplenenler ise, Osmanlı'nın çok kültürlü dünyâsını büyük bir körlükle ıskaladı ve onu ulusa ya da dine indirgeyerek faşizan-militarist yorumların konusu yaptı.

1990'larda Balkanlar ve Kafkasya'da; 2010'larda ise Arap Baharı ertesinde Arap dünyâsında yaşananlar, devletsiz gri alanlarda çekirdek kapitalist devletlerin bildik kaos oyunlarıdır. Türkiye bu kervâna katılmak istendi. 1990'larda büyük ölçüde bu oyuna gelindi. 2000'li yıllarda ise aklımız başımıza geldi. Şükür ki, kan davasının psikozundan çıktık. Oyunu bozduk. Kültürel bir tekçiliğe dayanan siyâsetlerin toplumsal dokumuzda açtığı yaraları 'kendi inisyatifimizle' iyileştirme irâdesine kavuştuk. Bu, büyük ölçüde zihin diplerine itilen Osmanlı geçmişinin şöyle, böyle de olsa hatırlanmasıyla oldu.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Markar Esayan: Yeni Türkiye'nin havuz problemi...

Eski Taraf gazetesinde yazarken geliştirdiğim bir kavram vardı. AK Parti'yi tüm o mücadeleleri verirken 'Eski Türkiye'nin Yeni Partisi', statükoyu savunan CHP ve MHP'yi ise 'Eski Türkiye'nin Eski Partileri' olarak tanımlamıştım. Erdoğan ve partisi eski Türkiye'nin kalın zırhında gedikler açmak için olağanüstü bir siyasi kavga veriyor, bürokratik-oligarşik devletin yargı, ordu, sermaye, STK'lar, sendikalar, üniversiteler gibi kurumları da bu değişim iradesi karşısında inanılmaz bir gerici direnç gösteriyorlardı.

AK Parti eski Türkiye'nin içinden çıkmış, değişime inanmış ve bu konudaki zihinsel safralarını Milli Görüş içindeki yenilikçiler-gelenekçiler mücadelesinde atma kararlılığını göstermişti. Bu kararlılığı göstermiş olmak AK Parti'yi aniden yeni yapmıyordu ama önünde yep- yeni bir paradigma açıyordu. Bu alana girme ve orada ilerleme basiretinin kendisi bizzatihi devrimci bir durumdu. Olağanüstü heyecanlı, sürprizli, yaratıcı bir dönemdi ve Erdoğan bu dönemin eşsizliğini derinden kavrayan, kavradığı için de rakiplerini sürekli ters köşeye yatıran siyasi özgünlükler sergiledi. Eski zihniyet bir kez kırılmıştı ve bu yeni zihniyet dünyasında rakipler eskisinde kaldığı için yaratıcı stratejiler kurmak olimpik bir havuzda tek başına yüzmek gibiydi.

Eski Türkiye'nin havuzu dar, küçük ve pislik içindeydi. Rakipleri Erdoğan ile aynı havuzda yarıştıkları yanılgısında olduklarından, kazanabilmeleri için en azından aynı sahada olmaları gerektiğini anlamadılar. Ya da o havuza girmenin kendisinin zaten onların sonu olacağını hissettiler ve bundan imtina ettiler.

Bu yeni niyet süzgecinden geçen birçok siyasi kavga verildi ve yıllar geçtikçe bu kavganın kendisi devrimci durumu güçlendirdi, Erdoğan'ı da nevi şahsına münhasır bir lider haline getirdi. Ülkenin demokratikleşmesi, oligarşik devletten kurtulma gibi amaçlar en başta da vardı ama, bu adımları engellemeye çalışan gerici saldırıların enerjisini kendisine itici güç olarak geri döndüren siyasi özgünlük yeniydi. Yani Erdoğan eski Türkiye'nin gerici güçlerinin saldırılarını siyasetle boşa çıkarmakla, onları geri dönüşüme, arıtmaya tabi tuttu. CHP ve tüm vesayet parçaları, her siyasi yenilgiden sonra biraz daha değişime teslim oldular. Başörtüsüne, Çözüm Süreci'ne eskisi gibi yekten karşı çıkamamak, uyduruk da olsa dindar bir adayı ulusalcı bir partiden aday göstermek hep bu nedenle zorunlu oldu. Bu değişimin yüzeysel, taktiksel ve içe sinmemiş olması bir şeyi değiştirmiyor; çünkü artık geriye dönmeleri ancak yüzde 1'lik marjinal bir hareket olmayı göze almaları halinde mümkün. İşte yavaş devrimin etkileri böyle oldu.

Lakin hala eski Türkiye'deydik. Ejderhanın dişlerini tek tek sökmek bir başarıydı ama ejderhanın varlığını ortadan kaldırmıyordu. 12 Eylül 2010 referandumu eski Türkiye konseptinde kalarak yapılabilecek restorasyonların limitine gelindiğini gösterdi. Nitekim tehlike sürpriz bir yerden geldi. Tabanından farklılaşan cemaatsel bir yapının elitleri, restorasyondan kendisine pay kapmaya çalıştı. Bu durum, Yeni Türkiye'ye geçişin artık ertelenemez olduğunu, ülkenin bir kez daha paradigma değiştirmesi gerektiğini gösterdi.

Ve bunu anlayan ilk kişi de beklendiği gibi Erdoğan oldu. Bu nedenle 17-25 Aralık darbesi sırasında '17-25 Aralık AK Parti'nin ikinci kuruluş tarihi olabilir mi' diye yazmıştım.

Ama önemli bir şey daha olmuştu.

AK Parti'nin artık kurulduğu tarihteki AK Parti olmadığını fark ettik. Köprünün altından çok sular akmıştı. Partinin gençleşmesinin, metal yorgunluğunu atmaktan veya bir yaş meselesinden öte bir durumu ima ettiğini anladık. Temel mesele uzlaşmalarla Eski Türkiye'nin yeni partisi kalmanın konforu ile Yeni Türkiye'yi kurma azmi, derinliği ve cesaretini gösterecek zihniyetin karşı karşıya gelme olasılığıydı. Burada isimlerin kimler olacağından ziyade hangi zihniyetin partide kumandanın başına geçeceği daha önemliydi.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Yusuf Kaplan: Ben'i aşıp Sen'e ulaşabilmek...

Nedir ki, insan dediğin?

'Neresi'dir?

Ama şimdi nerede'dir?

Hüsrandadır... Ziyan'da... Kayıp'ta... 'İşittik ve itaat ettik' diyebilenler... Ve Ben'i aşarak, Sen'e ulaşabilenler, ben'i Sen'de bulabilenler dışında...

Zira 'Sen varsan, ben varım', diyordu üstad Bediüzzaman, 'Sensiz Ben muhaldir, boşluktadır, boş'tur ve boşuna'dır' diye sesleniyordu ta derinden...

İNSANIN İKİ BEN'İ VARDIR: 'BEN' VE 'SEN'

İnsan'ın iki ben'i vardır: 'Ben' ve 'Sen'.

İnsanın dış dünyası, Dış Ben'ini oluşturur: Ben'i. İç dünyası ise İç ben'ini: Sen'i yani.

İnsanın görünüşteki Ben'i, Ben'den ibarettir. Ama insanın asıl ben'i, Sen'dir, Sen'de gizlidir.

Dikkat buyurulsun lütfen: Ben'in ben olması, Ben'inin engellerini aşması, ben'de gizlenen Sen'de ve Sen'le mümkündür: ben'in, Sen'in ses'isine ses verebilmesiyle...

Sen, benim iç ben'imsin çünkü. Benimlesin, ben'desin. Benim asıl benimsin.

Sen'siz bu Ben, bedenin kulu kölesidir: Dış Ben'inin, Nefsinin 'fahişe'si.

SEN'LE BEN, RUH İKİZİ'DİR: RUHUMUN İKİZ KARDEŞİ...

İnsanın dış dünyası, Ben'in Bedeni, Beden'in Ben'idir.

İnsanın iç dünyası ise, Ben'e göre, Sen'dir, O'dur, orada gizlidir: Keşfedilmeyi bekler. Duyulmayı. Ses'ine kulak kesilmeyi.

Dış ben, nefsin sınırlı ve sınırlayıcı dünyasıdır.

İç ben'se ruhun sınırsız ve bütün sırların sırlarını saklayan, dalındıkça açılan, açıldıkça çiçeklenen, çiçeklendikçe leziz meyveler veren ummanı.

Sözün özü, özlü sözü: Sen'le Ben, ruh ikizidir; ruhumun ikiz kardeşi...

Sen, ben'i, bedenimin Ben'i ve nefsimin kulu kölesi olmaktan kurtaran ruhumsun. Ruh üfleyensin Ben'e...

'SEN', ŞİİRDİR; 'BEN'SE, ŞAİR...

Dış ben'le iç ben arasındaki ses telleri çalıştığında, birbirine ses vermeye, birbirine değmeye başladığında, insan, asıl o zaman insan olma yolunda mesafe kateder.

Dış ben'le iç ben (yani sen) arasındaki medcezir, alış-veriş, gidiş-geliş, akış-bakış Ses'le, sesin nefesiyle gerçekleşir, gerçeğe dönüşür.

İşte şiir, bu medcezirden doğar. Bu gerilimden. Metafizik gerilimden. Fiziği kırarak aşan, kabuğu yararak açan, fizikötesine 'uçarak' ulaşan, kabuğun özüne, içine dalan, özsuyunu tadan, tattıran hâl'den.

Bu medcezir, dış ben'i şair yapar; iç ben'i ise şiir. Sen, şiir'dir; 'ben'se, şair...

Sen, ben'in gizlerinin şifrelendiği giz'sin: Sır'sın sen. Sırdır, sırrımdır iç ben. Sırrımın sırrı'sın o yüzden. Ben'ın sırrı, dış benin varoluş sırrı sen'dedir, sen'de gizlidir.

NEFS'İN BEN'İ, ÇİÇEKLERİ KURUTUR; RUH'UN ben'İ, MEYVEYE DURDURUR

Nefsin ben'i bütün çiçekleri kurutur. İnsanı çoraklığa, kuraklığa ve çöle mahkûm eder. O yüzden, azmandır nefsin ben'i, o yüzden azmanlaşır. Dünyayı, cinnet yerine çevirir. Cinayet, tek bildiği eylemdir nefs'in ben'inin, beden'inin ve bencilliğinin.

Ruh'un ben'i ise, insanı meyveye durdurur. Dünyayı, hayatı gül bahçesine çevirir. Ruhun ben'i, cenneti dünyaya getirir. Kendisi için değil, Sen'in için, O'nun için, herkes için. Bütün varlıklar için.

SEN'SİZ BEN, CAN'SIZ VE CANAN'SIZDIR; BEN'SİZ SEN, CANAN'DA CANLANAN CAN'DIR

Sensiz Ben, içine, iç dünyasının enginliklerine, zenginliklerine ve derinliklerine açılamaz, yolculuk yapamaz; cehennemin/in yapı taşlarını döşer.

Bensiz Sen, yollara düşer, bütün yolları Sen'e kavuşmak, Sen'le buluşmak, Sen'de kendine gelmek için kateder.

Sensiz ben, kendine yazık eder; kendini de, sen'i de yok eder.

Bensiz Sen, 'sen olmadan benim de varacağım yer, ben'ime, beden'ime ve bencilliğime yenik düşmek, kul köle olmaktır', der ve Sen'in izini sürer yana yakıla...

Sensiz Ben, sonuçta, cansızdır; canan'ı da, canan fikri de yoktur çünkü.

Bensiz Sen, canan'ın can'ını can'ı gibi bilir; can'ından aziz bilir; canan'da canlanır; işte o zaman, canan DA canlanır can'da.

Özetle: Sen'siz Ben, can'sız ve canan'sızdır; Ben'siz Sen'se, canan'da can'lanan, can bulan can'dır; hayat'tır.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

İbrahim Karagül: Peki Alman istihbaratının Türkiye'deki ortağı kim?

Cemaat hükümet çatışmasıyla patlayan Türkiye'deki dinleme skandalları ortaya çıktığında yaptığım ilk tespit şu olmuştu: Dünya çapında büyük gürültüye yol açan NSA'nın (ABD Ulusal Güvenlik Ajansı) Türkiye ayağı deşifre oldu.

Zira Başbakan'ın ofisine böcek konulması gibi münferit olaylarla gündemimize gelen yaygın dinleme operasyonuyla ilgili detaylar Fethullah Gülen grubunun AK parti hükümetini devirip bütün kadrolarıyla hapse doldurmaya ve neredeyse izlerini silmeye ayarlı darbe girişimiyle ortaya saçıldı. Türkiye bu ürkütücü gerçekle ilk kez bu denli yüz yüze geldi.

Aslında Türkiye'yi dinleyen NSA idi ve bunu Paralel Örgüt olarak tanımlanan, devlet içinde kadrolaşmış şebeke üzerinden yapıyordu. Bu yapı, ABD istihbarat odaklarından büyük bir ihale almıştı ve bu ihale karşılığında kendisine Türkiye vadedilmişti. Ancak aptalların inanacağı bu pazarlık başarılı olsaydı, Türkiye siyasi olarak yeniden dizayn edilecekti ama devlet onlara verilmeyecek, tam aksine kullanılmış kağıt gibi bir kenara atılacaklar, büyük bir tasfiyeye uğrayacaklardı. Çünkü dünyanın her yerinde benzer ihalelerin sonuçları hep aynı olmuştur.

NSA'dan ve paralel dinlemeden sonra yeni bir skandal ortaya çıktı. Bu sefer Almanya öne geçti ve 2009'dan beri Türkiye'yi dinledikleri bizzat Alman basını tarafından ortaya çıkarıldı. Angela Merkel'in talimatıyla Alman dış istihbarat teşkilatı BND'nin ülkemizi yakın markaja aldığı artık biliniyor. Tartışmanın devamı elbette gelecek. Kimleri, hangi kurumları, hangi şirketleri dinledikleri, bu operasyon sırasında Türkiye'de kimlerle ortaklık yaptıkları, bu dinlemelerin Türkiye'nin iç tartışmalarına ne kadar yön verdiği gibi cevaplanması gereken çok sayıda soru var.

Konuyu biraz yakından takip edenler Alman istihbaratının ülkemizde ne kadar etkin olduğunu iyi bilir. Özellikle son bir yılda Türkiye ile Almanya arasındaki bazı gerginlikleri biraz bu yönden okumakta fayda var. Gezi eylemlerinin organize edilmesi ve uygulanmasında çok etkin olan güçlerden biri de Alman istihbaratıydı. Öyleyse Almanya'nın Erdoğan yönetimine yönelik kumpasların içinde yer aldığını pekala düşünebiliriz. Dinlemelerin politik hedefini sorguladığımızda çok daha ürkütücü sonuçlara da ulaşabiliriz.

NSA, paralel örgüt ve BND dinlemelerine dikkatle bakarsanız aslında birbirinden ayrı olmadığını, bir bütünün parçaları olduğunu görürsünüz. Bunlar; küresel ölçekte istihbarat ve dinleme operasyonlarını yönetenlerin büyük projesinin ortaya çıkan görüntülerinden başka bir şey değildir. Birbirinden bağımsız hatta birbirine karşıymış gibi görünmeleri veya böyle pazarlanmaları ancak gözlerimizi kör etmek içindir.

NSA skandalı patlak verdiğinde; sadece devletlerin değil, liderlerin, şirketlerin, medya organlarının, çokuluslu toplantıların, BM ve G-20 toplantılarının da dinlendiğini öğrendik. Derin bir istihbarat ağı bütün gezegeni kontrol altına almış, bambaşka bir güce dönüşmüş, devletleri ve uluslararası sistemi bir kenara itmiş, ülkeleri ve toplumları yönetir hale gelmiştir.

Dünya genelinde doksan diplomatik misyon üzerinden dinleme yapıyorlarmış. Kanada, Avustralya, İngiltere, İsrail, Tayland, Burma, Malezya, Endonezya, Kamboçya elçiliklerinde dinleme istasyonları vardı. Mesela Asya istihbaratı Avustralya ve Tayland'dan organize ediliyormuş. Latin Amerika'dan Ortadoğu'ya, Avrupa'dan Uzak Asya'ya kadar neredeyse dinlenmeyen hiçbir ülke kalmamış. ABD ile Almanya arasında dinleme tartışmaları çıkınca Merkel yönetiminin nasıl da suskunluğa bürünüp yerine oturduğunu biliyoruz.

İşte dünya bu büyük skandalı tartışırken o günlerde Türkiye ile ilgili tek kelime edilmiyordu. Hatta dayanamayıp; 'Neden Türkiye'deki dinlemelerle ilgili kimse bir şey söylemiyor' diye yazı bile yazdığımı hatırlıyorum.

İşte o sorunun cevabını 17-25 Aralık darbe girişimi sonrası aldık. Skandalın Türkiye ayağı bu operasyonlarla ortaya çıktı. Dehşet verici senaryoları öğrenme fırsatı bulduk. Adamlar muhafazakar bir yapıyı keşfetmişler, bu yapıya mensup sistem içindeki kadroları harekete geçirmişler, bunlar üzerinden Türkiye'de herkesi dinleyip fişlemişler, yine bunlar üzerinden ülkemizi kontrol altına almaya çalışmışlar. Az kalsın ülkeyi ele geçiriyorlarmış.

ABD'den sonra Almanya'nın da Türkiye'ye yönelik istihbarat operasyonu en azından bazı somut haberlerle deşifre oldu. Bir süre sonra İngiltere'nin, Fransa'nın, İsrail'in, Rusya'nın, İran'ın, Çin'in veya bir başka ülkenin Türkiye'deki istihbarat operasyonları da deşifre olabilir. Çünkü çokuluslu bir istihbarat/dinleme ağı sözkonusu. Böyle bir dünyada yaşıyoruz ve bunun önüne geçilmesi de mümkün değil.

Mücadele verilecek tek alan, bu küresel operasyonda kimlerin hangi pozisyonu aldığı ile ilgili olabilir. NSA dinleme ağının ihalesini Paralel Örgüt almış. Almanya'nınkini kim aldı? Yoksa yine onlar mı? Başka dinleme operasyonlarında kimler rol üstlendi, bunlar sorgulanabilir.

Kendi ülkesine karşı böyle bir pozisyon alan kişiler, kuruluşlar veya çevreler tam anlamıyla bir casusluk rolü üstlenmişlerdir. Ayrıca, buralardan aldıkları güçle Türkiye'yi denetim altına almaları da bir tür darbe teşebbüsüdür. Türkiye'nin karşılaştığı son müdahale girişimi bu yüzden hem darbe girişimi hem de casusluktur.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Osman Akkuşak: süleyman seba ve nihat sami banarlı

sevgili okuyucularım;

mâlumunuz.. ben, kadırga'da oturuyorum.. 15 ağustos 2014 akşamı kadırga spor kulübüne uğradığım zaman kapı önündeki bahçede oturan bir gruba: 'akşamınız mübarek olsun' dedim ve boş bir sandalyeye yerleştim.. 12 sene galatasaray'da top koşturan meşhur büyük mehmet cevap verdi: 'osman abi bugün kederliyiz.. yastayız.. çok sevdiğimiz büyüğümüzü süleyman seba'yı kaybettik..' dedi.. 'eşi bulunmaz has bir insandı.. beni severdi.. en az 20-30 kere bir masada taam ederek sohbet ettiğimizi hatırlarım..'

büyük mehmet'e mukabele ettim: 'milletimizin ve hepimizin başımız sağolsun.. allah hepimize sabır versin.. ölenle ölünmüyor.. ilâhi kanuna itaat etmek zorundayız.. mümkün olsaydı da herbirimiz ömrümüzden birer ikişer yıl keşke verebilseydik..'

*

bu konuşma sporcu gençliğin ve vatanperver kişilerin sevgilisi olan süleyman seba'nın örnek şahsiyetini tasvir etmeye yeter mi bilmiyorum.. fakat şurası muhakkak ki, her sahada gençliğimize örnek gösterebileceğimiz 'büyük adamların.. olmuş, yetişmiş, hizmet etmiş, güçlü, başarılı şahsiyetlerin kadrini bilmek ve milletimizin terbiyesinde onları emsâl tutmak zorundayız..'

rahmetli süleyman seba ile tanışmak ve görüşmek kısmet olmadı.. fakat kulağımız onun efsane halinde dile getirilen hayat hikâyeleri ile doludur.. vefatı dolayısıyla ekranlarda verilen eski konuşmalarını dinledikçe, onun sözlerindeki derin, güçlü mânâları daha iyi anlayıp daha çok takdirkârı olduğumu söyleyebilirim.. dolu adammış.. iyi adammış.. allah gani gani rahmet eylesin..!

*

örnek adamlardan söz açtık ya.. milletimize misâl olarak takdim edilen önemli isimlerden birisi de 13 ağustos 1974 te kaybettiğimiz edebiyat tarihçisi merhum nihat sami banarlı'dır.. aynı zamanda bir mütefekkirdir de.. 1907 yılında fatih'te doğan nihat sami bey fuat köprülü'nün yetiştirdiği edebiyatçılardan biridir..

dili fevkalade düzgün, sağlam ve edebî evsaftadır.. iki ciltlik 'resimli türk edebiyatı tarihi'ni baştan sona edebî bir eser gibi okuyabilirsiniz.. konuşmaları ve ders takriri; en ufak bir hataya imkân tanımaz selâset ve beyan kuvvetiyle devam eder gider.. zaman zaman kısa cümle, zaman zaman uzun cümleler kullanmıştır.. uzun cümleleri bile sarihtir (açıktır).. ve akıcıdır..

nihat sami beyin iki yakın dostu olmuştur.. birisi yahya kemal beyatlı, diğeri de faruk nâfiz çamlıbel'dir.. ikisinin de büyük şair, büyük edib olduğundan şüphe edilemez.. sağlığında hiçbir kitap neşretmeyen yahya kemal'in şiirlerini ve nesirlerini büyük şair öldükten sonra kitap haline getirip yayınlayan banarlı'dır.. kendisi 'yahya kemal enstitüsü' müdürü olduğu için, büyük şairi bütün eserleri ve bütün hüviyetiyle edebiyat alemine ve gençliğe tanıtmayı kutsal bir vazife bilmiştir..

banarlı ile 1960 lı yılların ikinci yarısı ve 1970 li yılların birinci yarısında hem türk edebiyatı cemiyeti'nde, hem de çağdaş türk yazarları komisyonu'nda beraber çalışmışızdır.. o, cemiyetin başkanı, bu fakir de umumi kâtibi olarak vazife görmüşüzdür..

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Abdülkadir Selvi: Yeni Başbakan yeni kabine

Başbakanlık için Ahmet Davutoğlu ismi öne çıktıkça destek artıyor. Temayül yoklaması için İl başkanlarına, milletvekillerine dağıtılan zarfın içinden Davutoğlu ismi açık ara önde çıktı. Davutoğlu, kendisini en yakın takip eden isimden dört kat fazla tercih edildi.

Binali Yıldırım'a da hatırı sayılır bir oy çıktı. Cumhurbaşkanı Gül'ün, Mehmet Müezzinoğlu'nun ismini işaretleyenler de oldu. Ancak ikinci sırada, 'Sen kimi istiyorsan o olsun' dedi AK Parti yetkili kurullarının üyeleri.

AK Parti'yi kurulduğunda iktidara taşıyan ve tam 9 kez oy rekorlar kırmak suretiyle bir başarıdan diğerine taşıyan bir isim Recep Tayyip Erdoğan. Siyasetin en büyük ilacı başarı. Erdoğan'da ise ondan fazlasıyla var.

Davutoğlu ismi Cumhurbaşkanı Erdoğan'la uyumlu çalışabilecek bir isim olduğu için tercih ediliyor şüphesiz ki... Ancak tek tercih nedeni o değil.

AK Parti'de güçlü bir lidere emanetçi bir isim aranmıyor.

Bu gözle bakılması hem Erdoğan'a hem Davutoğlu'na haksızlık olur.

Güçlü Cumhurbaşkanı, Güçlü Başbakan.

AK Parti'de bir genel başkan ya da Başbakan seçilmesinin çok ötesinde bir değişim yaşanıyor.

Bu hareketin tartışılmaz lideri olarak Erdoğan bir üst basamağa çıkarken, kendi elleriyle misyonu yeni kuşağa devrediyor.

Bu misyonun yeni kuşak temsilcisi olduğu için tercih ediliyor Ahmet Davutoğlu.

Erdoğan yeni Cumhurbaşkanı'nın niteliklerini tarif ederken, 'Koşan terleyen bir Cumhurbaşkanı' olacak demişti. Hatay mitinginden dönüyorduk. Sordum. 'Başbakan da koşan terleyen birisi mi olacak?'

'O benden daha çok koşup terleyecek' demişti.

Cumhurbaşkanlığı süreci başlayınca Cumhurbaşkanı adayının profilini, sıra kimin Başbakan olacağına gelince başbakanlık kriterlerini açıklamıştı Erdoğan.

Genel Başkan ile Başbakan ayrı ayrı olmayacak. Emanetçi olmayacak, geçici olmayacak, 2015 seçimlerinde meydanlara çıkıp oy isteyecek.

Bu kriterler bir anlamda Davutoğlu'nu tarif ediyordu. Açıklanmayan ama bu niteliklerin hepsini tamamlayan bir kural daha vardı.

İslam dünyasına ilgisi.

Bu misyon önce Cumhurbaşkanı'nı belirledi.

Halkımızın yüzde 52'si parti aidiyetlerini aşarak, İslam dünyası lideri olarak gördüğü için Erdoğan'a oy verdi.

Ahmet Davutoğlu'nu da diğer adaylar arasından ön plana çıkaran onun İslam dünyasının derdiyle dertlenmesi oldu.

Erdoğan son mitingini Konya'da yaptı. Konya mitinginde konuşanlardan biri Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Bakir İzzetbegoviç'ti. 10 Ağustos gecesi Erdoğan'dan sonra AK Parti Genel Merkezi'nin balkonunda konuşan ikinci isim ise Kırgızistan Cumhurbaşkanıydı.

Balkanları, Orta Asya'sı, Ortadoğu'su ve Afrikasıyla İslam dünyası.

Seçim mitingleri artık sadece Türkiye'nin meydanlarında yapılmıyor. Kahire'nin meydanlarından Kosova'ya, Gazze'den Erbil'e kadar bütün İslam coğrafyasında yapılıyor. Artık Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanları, Başbakanları ve Dışişleri Bakanları seçilirken, 'İslam dünyası' çok önemli bir kriter oluyor.

2011 seçim sonuçlarını analiz eden uzmanlar AK Parti'nin aldığı oyda, hizmetler, demokratikleşme ve istikrar gibi unsurların yanı sıra ilk kez dış politikanın da etkili olduğunu tespit ettiler.

Kısır muhalefet hala makarna, kömür, buzdolabı masalları ile kendini avutsun, sandığa gidenler Bosna için Gazze için oy kullandı.

Türkiye'yi sabah kalktığında bugün Gazze'de, Bosna'da ne oldu endişesini taşıyan Cumhurbaşkanı ve Başbakan yönetecek.

Peki Davutoğlu gibi bir Başbakan'ın kabinesi nasıl olacak?

Öncelikle Davutoğlu geçici bir başbakan olmayacak.

Güçlü bir Başbakan.

Ayrıca, 'Geçici bir hükümet' de kurulmayacak.

Türkiye'yi 2015 seçimlerine götürecek bir hükümet.

Ve

'Güçlü bir kabine'

Davutoğlu'nun rengini taşıyan bir kabine.

Elbette ki yeni Türkiye'nin ve yeni Başbakan'ın heyecanını yansıtacak bir Bakanlar Kurulu olacak. Ama vazonun çatlamamasına özen gösterilecek.

Burada üç kritik nokta var.

1-Ekonomi yönetimi

2-Çözüm süreci ve paralelle mücadele.

3-Dışişleri.

Mevcut ekonomi yönetimi ile devam edilmesi eğilimi ağır basıyor. Davutoğlu'nun tercihi belirleyici olacak. Bir değişikliğe gidilse, dahi bu ismin Yiğit Bulut olmayacağı kesin.

Çözüm süreci ve paralelle mücadeleyi de içine alacak şekilde Yalçın Akdoğan, Numan Kurtulmuş gibi isimlerle güçlendirilmiş bir kabine.

Hizmet bakanlıklarında bazı değişiklikler öngörülüyor ama işini iyi yapıp çalışanlar açısından bir sorun gözükmüyor.

İşin püf noktası Dışişleri...

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Ahmet Kekeç: Aydın Doğan’ı kim ağlattı?

Basın Meslek İlkeleri’ni yetersiz bulan Doğan Medya Grubu, sıkıştıkça (piar zarureti hasıl oldukça) birtakım “ilkeler” yayınlıyor. 

Yalan haber yapmayacaklarına, kişilik haklarını ihlal etmeyeceklerine, özel hayata girmeyeceklerine, daha da önemlisi “siyasal baskı grubu” gibi davranmayacaklarına söz veriyorlar.

Sanki “Basın Meslek İlkeleri” farklı şeyler vazediyormuş gibi...

Sözlerini de hiç tutmuyorlar...

Bu grubun bir de “Etik Kurulu” var...

Etik Kurulu, herhalde, gelen şikâyetleri değerlendiriyor, etik dışı davranışı saptanan elemanlarını cezalandırıyor...

Böyle mi oluyor Doğan Bey?

Dün bir internet sitesinde, Hürriyet’le ilişkisi kesilen “büyük yazar” Yılmaz Özdil’in Etik Kurulu’nun gadrine uğradığına dair bir haber okudum.

Özdil, “Doğan Medya Grubu İlkeleri”ne aykırı davranmış. İki ilkeyi birden çiğnemiş...

Birincisi, eleştiri sınırlarının ötesine geçerek, “kişileri küçük düşürücü” beyanlarda bulunmuş.

İkincisi, “gerçekleri bozan ve abartan” ifadeler kullanmış...

Ve kovulmuş...

Samimi hissiyatımı söyleyeyim:

Bu gerekçeleri inandırıcı bulmadım. Etik Kurulu resmen saçmalamış... Yılmaz Özdil ilk kez böyle yazılar yazmıyor. Daha ağırlarını ve çirkinlerini yazdı. Mesela, Ahmet Türk’e atılan yumruğu savundu. AK Parti seçmenlerine küfretti. Erdoğan’ın mezarına tükürdü. Kürtleri katıra benzetti...

Bu “Etik Kurulu” o zaman neredeydi?

Yılmaz Özdil’in tarzı ve yaklaşımı “kovulma gerekçesi” sayılıyorsa, Hürriyet’tin şimdiye yazarsız çıkması gerekiyordu... 

Hemen hatırlatalım:

Marksist yazar Mehmet Yakup Yılmaz, “Yağdı yağmur, çaktı şimşek” diyerek Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e laf sokmuş, kovulmak şöyle dursun, yerini daha da sağlamlaştırmıştı. Şimdi her gün üç adet tahkir ve tezyif yazısı yazıyor... 

Yozgatlı çocuk ha keza...

Polemiğe girdiklerine en edepsiz, en ahlaksız, en müptezel sözcüklerle saldırıyor, her türlü “bel altı” vuruşu yapıyor, kovulmak şöyle dursun, bir de “Aydın Doğan’ın garsonluğuyla” taltif ediliyor.

İyi de, Yılmaz Özdil’in kovulmasını nasıl izah edeceksin?

Bunu ben değil, Aydın Bey izah edecek.

Star Medya Grubu’ndayken (yani Cem Uzan’ın himayesindeyken) her gün kendisine küfreden adamı, yüksek bedel karşılığında, üstelik “büyük yazar” dolduruşuyla transfer etti...

Niye?

Nasıl bir değer vehmetti bu ağzı ve fikri bozuk adamda?

Bilmiyor muydu eline geçirdiği malzemenin türünü?

Malını tanımıyor muydu?

Niye transfer etti, niye bugün kovuyor?

Kovarak ne elde etmiş oldu?

Efendim, bir rivayete göre, Başbakan Erdoğan, tıpkı Yıldırım Demirören’e yaptığı gibi, telefonda Aydın Bey’e saydırmış, ağzına geleni söylemiş... Aydın Bey de “Lanet olsun, nerden girdik bu işe” demiş. Hatta ağlamış...

Hiç ağlamasın...

Hükümetlerle akçalı ilişkilere girmekten vazgeçmeyen o...

Rafineriden, ihaleden, teşvikten, kamu kredisinden, rezidans işlerinden uzak durmayan o...

Kendisini ağlatacak kişilerle arasına mesafe koymayan o...

Niye ağlıyor ki?

Başbakan diğer medya patronlarını niçin aramıyor?

Niçin Sözcü’nün, Cumhuriyet’in, Aydınlık’ın ve sair gazetelerin patronlarını ağlatamıyor?

Kabahati biraz da “ağlayan”da aramak gerekmiyor mu?

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Ardan Zentürk:  Davutoğlu

Meslek hayatımın hiçbir döneminde yaptığı bir-kaç üst düzey telefon görüşmesinden sonra kendini memleketi yönettiğini sanan “tanrısal”(!) gazetecilerden biri olmadım. 

Bu nedenle, AK Parti’ye yeni başkanının kim olması gerektiğini söyleyecek halim yok. Onların bileceği iştir, eğer, ortaya çıkan tablo doğrultusunda Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nu seçerlerse, işim, bugüne kadar olduğu gibi, icraatını izlemekten ibarettir. 

Bir tanıklık yazısı

Davutoğlu’nu, Soğuk Savaş’ın bittiği günlerde katıldığım bir panelde tanıdım, nereden baksanız, 20 yılı geçmiş!.. Kafkasya’daki savaş muhabirliği sürecinde Yeni Günaydın gazetesinde “Sovyetler Birliği 1 yıla kadar dağılır” diye yazmış, öngörüsü doğrulanmış, genç bir gazeteciydim, o, yeni dönemin koşullarını farklı bir gözden okuyan genç bir akademisyen...

İkimiz de, Soğuk Savaş yıllarının şartlanmasıyla dünyaya önce Washington sonra da Brüksel’in stratejik hedefleri doğrultusunda bakan, kendi başkentini bu arada ıskalayan genel-geçer aydın yaklaşımından uzaktaydık. Ben, bir gazeteci olarak alanda yaşadığım tanıklıklar, o, bir akademisyen olarak analiz gücüyle aynı noktada buluşmuştuk.

Bu nedenle, Hamas lideri Halid Meşal’in 2006’daki Ankara ziyareti, hemen tüm kalemler tarafından “Batı bizi cezalandıracak” yaygarasıyla karşılandığında, ziyaretin tarihi öneme sahip olduğunu, bu yolla Türkiye’nin, Rusya ve İran’ın elindeki bir diplomasi kartını kendine çektiğini yazdım. Batı’yı Soğuk Savaş yıllarında olduğu gibi “tekil yapılanma” içinde gören ve bu yapının ortasına da İsrail’i oturtan eski anlayış, “one minute krizi”, “Gazze ve Mavi Marmara olayları” sonrasında da dile getirdiği “Türkiye cezalandırılacak” görüşünün karşılığını bulamadı. Aksine, İsrail Başbakanı, ülkesinin 66 yıllık tarihinde ilk kez bir ülkeden özür diledi.

Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun dünya güçlerini rahatsız eden ana yönü, onların, Soğuk Savaş yıllarında güçlenmiş ittifaklarının yeni dünya sisteminde sarsılacağını ve “iki süper güçlü dünyada” hareketsizliğe mahkum edilen Türkiye gibi ülkelerin hareket alanının genişleyeceğini çok önceden fark etmiş olmasıdır.

Örnek: Tahran deklarasyonu

Yakın tarih ve küresel güçler açısından kırılma noktası, Türkiye ve Brezilya’nın BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a dönük yaptırımlara “hayır” deyip, Tahran Deklarasyonu’na imza atmalarıdır. O deklarasyon, bugün Viyana’da anlaşmaya ilerleyen nükleer görüşmelerin ana zeminini oluşturmaktadır. Fakat geleneksel küresel güçler, 2010 yılında yükselen iki gücün rol almasını önlemiş, insanlık için bir fırsatın kaçmasına ve zaman kaybına neden olmuştur.

İlkeler diplomasisi

Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin Ocak 2009’da gerçekleştirdiği Şam ziyaretine Paris tarafından özel olarak davet edilen bir karakterin “Suriye’de savaşı körüklemekle” suçlandığı bir dönem yaşıyoruz. Hayır, ben tanığım, bana o görüşmeyle ilgili olarak off-the record anlattıkları benimle birlikte mezara gidecek ama, Suriye diktatörü, 9 Ağustos 2011 günü Şam’da gerçekleşen ve tam 6 saat süren ikili görüşmede Davutoğlu’nun söylediklerini uygulasaydı, bugün, bütünlüğünü korumuş, demokrasisi ve ekonomisi güçlenen bir ülkenin cumhurbaşkanı olabilecekti.  Suriye’de işlerin Batı açısından bu hale gelmesinde kimin sorumlu olduğunu ise Hillary Clinton’un The Atlantic dergisi söyleşisinde Obama’ya yönelttiği sert eleştirilerden anlayabilirsiniz.

Davutoğlu Türkiye’nin, içinde bulunduğu Batı ittifakına karşı tez geliştiren bir siyasetçi değildir, “özelleştiren”  kimliğe sahiptir. “Komşularla sıfır sorun” politikası, etrafını düşmanlarla çevrelenmiş görüp giderek militerleşen bir devletin “yumuşak gücünü” fark etmesine neden oldu, demokratikleşmenin yolunu açtı. Irak ve Suriye’deki gelişmeler karşısında doğan“askeri müdahaleci” baskıyı “vicdani diplomasiyle” göğüslemesi aynı politikanın devamıdır. 

Her bölgesel krizde Türkiye’nin arkasına sığınmaya alışmış küresel güçlere Kırım’da bu fırsatı vermedi, oysa onlar Tatarlar nedeniyle bir Türk-Rus krizi çıkmasını, bu yolla ellerini yıkamayı çok arzu ediyorlardı. Ortadoğu’da da hiçbir sorunu, Türkiye’nin “ikili sorunu” seviyesine taşımıyor. Erbil tehdit altındayken Kürtler’in tabii ki en büyük güvencesi Türkiye’ydi ama o, Amerika’nın kendi yarattığı bataklığa karşı ahlaki yükümlülüğünü yerine getirmesini bekledi.

Nuri el-Maliki’nin yanlış adam olduğunu söylüyordu, ortaya çıktı.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Orhan Miroğlu: 30 yıllık savaş ve bir hayırlı beddua!

Çinlilerin, beddua anlamında söylenen ‘ilginç zamanlarda yaşayasın’ diye ünlü bir atasözleri vardır.

Öyle gelişmelere tanık olmaktayız ki Türkiye, birkaç milyar Çinli’nin söz birliği etmesi sonucu ‘bedduaya’ uğramış gibidir!

İlginç zamanlarda yaşamaya mahkum edildik sanki!

Beddua etsen bu kadar olmaz yani!

Halk ilk kez sandığa giderek cumhurbaşkanını seçti.

Bu önemliydi ama bundan daha da önemli olan cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan’ın, sistemi değiştirecek lider olduğunu bile bile halkın oy vermesiydi!

Halk Erdoğan’ın başlattığı Anadolu ihtilalinin her aşamasına evet dediği gibi, bu son aşamasına da evet dedi!

Hayatını, yaşadığımız coğrafyanın ‘Stratejik Derinlilerini’ anlamaya adamış, bunu yaparken, yaşamakta olduğumuz ‘ilginç zamanların’ bir sonucu olarak Başbakan olacağını aklından bile geçirmeyen bir bilim insanının, Ahmet Davutoğlu’nun bu kadar çok tecrübeli ve değerli siyasetçinin arasından Başbakan olarak seçilecek olmasını konuşuyoruz.

Anlayacağınız Çinlilerin bedduasına’ uğramış gibiyiz. 

İlginç zamanlardan geçiyoruz, ama bu ilginç zamanlarda değil, başka, bambaşka  zamanlarda yaşayanlar da var aramızda.

Onlara da ‘ilginç zamanlarda yaşadığının farkına varasın!’ diye beddua etsek yanlış olmaz hani!

Ortadoğu’daki zulümden kaçan Ezidi, Kürt, Türkmen, Arap, Müslüman ve Hıristiyan soluğu Türkiye’de alıyor. Türkiye zulme uğrayanların sığındığı, hastanelerinde Karabağ’dan gelen Azeri askerlerin de, katliamdan kaçıp Şengal dağlarına sığınan halkına yardım götürürken yaralanan Ezidi milletvekili Viyan’ın da ve Gazze’de yaralanan kadınların, gençlerin ve çocukların da tedavi gördüğü, bölgedeki yegane ülke haline geldi.

Türkiye’nin ilginç zamanlarının en büyük hadisesi ise otuz yıl devam eden savaşın bitecek olmasıdır.

Öcalan kendisiyle görüşen heyete şu sözlerle ifade etmiş bu ilginç zaman hadisesini:

“Öncelikle mücadelemizin 30. yıldönümü olan 15 Ağustos vesilesiyle tarihi gelişmelerin eşiğinde olduğumuzu ifade etmek istiyorum. Bu 30 yıllık savaş büyük bir demokratik müzakereyle sonuçlanma aşamasındadır. Demokratik müzakere süreci tarihi ve toplumsal olarak derin bir anlama sahiptir. Etkileri ve sonuçları çok büyük olan bir süreçten geçiyoruz. Bu süreç sadece Türkiye’de değil tüm bölgede ağır sorunların çözümüne dönük barış ve özgürlükler temelinde model olacak tarihi imkanlar barındırmaktadır.”

Türk siyasi hayatına yön veren kaç kişi acaba bu hayırlı ve ilginç hadisenin farkındadır?

Askeri vesayete dört elle sarılıp, bu vesayeti bugün artık koruyamadığını hüzün içinde anlayan, ama bu defada kendisini ‘düşünsel vesayeti’ korumaya adayan kaç siyasetçi, kaç akademisyen, kaç yazar-çizer, köşeci, aydın ve etki ajanı kişi, otuz yıl süren bir savaşın müzakere yoluyla sona erdirilmesi aşamasında olduğunu görüyor?

Bu ilginç zamanların ilginç sonuçlarını gören kaç kişi var dersiniz?

Ömrünün 15 yılını Bekaa’da, son on beş yılını da İmralı’da dört duvar arasında geçiren Öcalan ‘ilginç zamanlarda’ yaşadığının farkında ama dışarıdakiler farkında değil pek!

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Mehmet Barlas: Askeri vesayet ile birlikte derin devlet de buharlaştı mı?

Her ülkede bir "Devlet" bir de "Derin Devlet" vardır. Totaliter ve otoriter rejimlerde "Derin Devlet", devletin kendisidir. Devlet hukukun üzerinde olduğu, denetlenemediği ve eleştirilemediği için, "Koruma refleksi" gereği asar, keser, bastırır, susturur.

Demokrasilerde de devletin kendini koruma refleksi vardır. Ama bazıları ve özellikle "Bürokratik oligarşi" seçilmiş siyasetçilerin devleti gereğince koruyamayacağını düşünürler. Daha da ötesi bazıları, seçilmiş siyasetçileri ve demokrasinin beraberindeki farklılıkları da, devlet açısından "Tehdit" olarak görürler. Bu şekilde hukuk ve denetim dışı eylemlerle, devleti koruduklarını varsayarlar. Demokrasilerdeki "Derin Devlet" böyle oluşur. 

Görünmeyen hükümet 

Amerikan siyasi sözlüklerinde "Derin Devlet"i ifade eden kavramlardan biri "İnvisible Government"dır... Yani "Görünmeyen Hükümet" denilir buna... Bu konudaki kitapları okuduğunuz zaman, Amerikan derin devletinin Kongre denetimi dışında dünyada koyduğu eylemleri, hazırladığı darbeleri, suikastları görürsünüz.

Bir de ABD'nin sermayesi ile endüstrisinin oluşturdukları savaş lobisi vardır... Amerikan başkanlarından Eisenhower ünlü 1961 tarihli konuşmasında "Military- Industrial Complex"in, Amerikan demokrasisini tehdit ettiğini vurgular. Kendisi emekli bir general olan Başkan Eisenhower'e göre teknolojinin yoğunlaşması, askeri harcamaların anlaşılmasını ve denetimini zorlaştırmıştır. Askerlerle silah endüstrisi sermayesinin birlikteliği ülkenin kaynaklarını, eğitimin, sağlığın aleyhine emmeye başlamıştır. 

Bir de paralel devlet varmış 

İngiliz derin devleti hakkında da 007 James Bond filmleri sayesinde bilgi sahibi olmadık mı? Şimdi de Alman derin devletinin ajanlarının Türkiye'deki dinlemeleri açığa çıktığı için, eski Nazi Gehlen'in Yeni Almanya'nın derin devletine nasıl transfer edildiğini falan herhalde hatırlamaya başlayacağız.

Yakın dönemlere kadar bizde "Derin Devlet" ile "Askeri vesayet" kavramları iç içe geçmiş biçimde anlaşılırdı... AK Parti iktidarında askeri vesayet sona erdirildi. Ama bu "Derin Devlet"in de tümden buharlaştığı anlamına gelmiyor. Üstelik önce MİT'i sonra da iktidarı hedef alan darbe girişimleri ile, yargıda ve emniyette üslenmiş imam- ajanlardan oluşan bir "Paralel Devlet"in varlığını da öğrenmiş olduk.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Engin Ardıç: Avuçlarını yalarlar

Politik risk sürüyormuş...

Belirsizlik varmış...

Siyasi gerginlik devam ediyormuş...

2015 seçimlerinden önce bu durum değişmezmiş...

Cumhurbaşkanı seçilmiş olması temel ekonomik zorlukları gideremezmiş...

Bunları, eş durumundan köşe yazarı yapılmış bir iktisatçı mı söylüyor, yoksa emekli Ayşe Teyze'nin İstanbul sermayesi nezdindeki konsolosu mu yazıyor?

Yok, onlar bile bu kadar uçamazlar, Moody's adlı "kredi inceleme kuruluşu" bildiriyor.

Önce Fitch adlı kuruluş, arkasından da bu. "Türkiye'ye kolay kolay kredi vermeyin" demeye getiriyorlar. Akılları sıra ümüğümüzü sıkacaklar.

Memleket batmış da haberimiz yokmuş, biz bilmiyoruz, kefere biliyor. 

"İç politik tansiyon ve belirsizlikler" varmış ülkemizde.

Yok yahu?

Acaba başbakan önümüzdeki hafta atanacağı için mi, yoksa Kılıçdaroğlu'nun koltuğu sallandığı için mi?

İktidar gidici mi yoksa? Silkele Kemal düşecekler, ama bu arada dikkat et de seni silkelemesinler.

Darbe mi geliyor, Fethullah mı huruç ediyor, yoksa bir CHPMHP koalisyonu mu gündemde?

Recep Tayyip Erdoğan'a çatır çatır posta koyan, faizleri düşürmemekte direnen Merkez Bankası'nın "bağımsızlığı zayıflamış", Moody's öyle diyor. Belki de bundandır.

Muhalif basın sazan gibi atladı tabii üstüne, "işte görüyorsunuz, batıyoruz, adamlar söylüyorlar"...

Cem Yılmaz'ın güldürü skecindeki "Anadolu rock" tarifi gibi: Hadi beni boşver de, Dadaloğlu söylemiş!

Ne belirsizliği, ne gerginliği hemşerim?

Ekmeleddin İhsanoğlu'na oy verenler (sahi ya, bir hafta öncesine kadar öyle bir adam vardı!) derin bir umutsuzluk ve bezginlik içinde kendilerini denize atmışlar. Bir kısmı gene "hanzolar, ayılar" edebiyatına sığınmış. Erdoğan, birkaç zibididen başka kimsenin tartışma konusu yapmaya kalkışamadığı bir seçim kazanmış.

Milletvekili genel seçimlerine şunun şurasında on ay kalmış.

Seçimi kimin kazanacağını da hiçkimse tartışma konusu yapamıyor, en azgın CHP amigosu bile kendi partisinden umutsuz.

2015 seçimlerinde bir iktidar değişikliği olabileceğini en taraflı basın kalemşoru bile öne süremiyor, kimsenin aklında en ufak bir soru işareti yok.

Herşeyin rengi belli. Türkiye en az 2019 yılına kadar önünü görüyor.

Eee, neyin belirsizliğiymiş bu?

Batı emperyalizmi, bu kez "uluslararası finans oligarşisi" şapkasını giymiş, Türkiye'yi sarsalamaya çalışıyor.

AKP içinde ikilik çıksın, hükümet zayıflasın, yeni gelecek kadro İsrail'e boyun eğsin. Dertleri budur.

Ve de avuçlarını yalayacaklardır.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Haşmet Babaoğlu: CHP'nin geleceğinden halka ne!

Bu ülkede yıllar boyu... Sivil -asker oligarşi ülkeyi istediği gibi yönetirken siyaset sadece bir sahne oyunuydu.

Medya kendisine verilen görevi yerine getiriyor; halkın dikkatini oligarşiden uzaklaştırıp siyaseti yalandan tartışmaların içine hapsediyordu.

Öyle alışmışız ki buna...

Hâlâ kopamıyoruz o havadan.

Düşünün...

Cumhurbaşkanını cumhur seçmiş; 2002'de başlayan "sahici siyaset" süreci en kritik basamağı başarıyla geçmiş...

O çok sözü edilen "demokratik normalleşme" süreci için siyasal zemin oluşmuş...

Bulunduğumuz coğrafyada yeni dinamikler belirleyici olmaya başlamış...

Ama birileri Türkiye'nin en önemli meselesinin CHP'nin geleceği olduğu fikrini pazarlamaya çalışıyor.

Hâlâ "Kemal mi kazanacak, Ülker mi?" sorusuyla heyecanlanalım isteyenler var.

Eh, gazetelerin birinci sayfaları, tv haber bültenleri "Kılıçdaroğlu şunu dedi, Baykal yine havaya girdi" haberleriyle dolunca...

Yalan değil, benim bile o havaya kapıldığım oluyor.

Oysa Engin'in (Ardıç) dilinde tüy bitti; CHP yalnız şimdi değil, geçmişte de seçim kazanamamış bir parti.

Doğrudur! Türkiye'de sağlam bir muhalefete ihtiyaç var.

Sol gibi bir sola ilerde çok ihtiyaç olacak. Bu da doğru!

Ancak CHP'nin eskisinin de yenisinin de geleceğin Türkiye'sinde ciddi bir yeri yok! Olmayacak! Ülkenin sosyolojisi buna izin vermiyor.

O halde asıl şu noktaya dikkat etmeliyiz...

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Hasan Bülent Kahraman: Komik ama şaşırtıcı değil...

Deniz Baykal'ın, 76 yaşında bir "genç" olarak hayli kilolanmış bedeniyle sağa sola gidip konuşmalar yapıp, "bu salonda o enerjiyi görüyorum" demesini hayretler içinde izledim.

Baykal'ın "biz bu tartışmaları parti içinde yaptık, 1973'te iktidar olduk" demesini ve tarihi bu derecede çarpıtıp, gerçeklerin üstünü bu derecede örtmesini hayretler içinde izledim.

CHP'yi Genelkurmay'ın partisi haline getiren, onu 1993 sonrasında, 2007'ye kadar devam eden 14 yıllık süre zarfında ulusalcılığın siyasal örgütüne dönüştürmüş, yani sosyal demokrasiden koparmış bu kişiyi, bu işlerden hiç anlamayan gazete yazarlarının şimdi "ömrünü sosyal demokrasiye adamış siyasetçi" diye nitelendirmesini hayretler içinde izledim. 

Muharrem İnce'nin "bu salonda Deniz Baykal var" demesini hayretler içinde izledim.

Gerçekler ne yazık ki bu karikatürler mertebesinde.

Gizleri ise şu yukarıda yazdığım satırlarda. Onları biraz daha genişleteyim...

CHP, 1992'de yeniden açıldı. O yıllar Türkiye'de derin devletin Soğuk Savaş sonrasında öne çıkma dönemiydi. Müslümanlar ve Kürtler iki ayrı düşman odağı seçilmişti. Birisi laiklik, diğeri bölücülük, devlet bekası bağlamında ele alınıyordu.

Bu siyasete bir örgüt gerekiyordu. Bu maksatla, o konulara çok farklı yaklaşan SHP, Baykal'ın açtığı ve hiçbir şey demek olmayan ama hızla Kemalistleşmiş CHP'nin kursağına atıldı. Deniz Baykal, şimdi tartışma falan diyor ama o partiyi tartışanlara adım adım kapattı, o sol, sosyal demokrat kesimi bütün o öne çıkmış isimleriyle birlikte partiden attı ve zaten ilişkisi çok sınırlı CHP'yi sosyal demokrasiye, sola, bırakın onları, demokrasiye kapattı. CHP yükselen bir Ulusalcılık dalgası içinde eridi. Bu grup 2007'deki o Cumhuriyet Mitinglerinin "banisi, hamisi" olduğunu herhalde unuttu. (Şimdi de Baykal o mitinglerin hararetli konuşmacısı eski bir gazeteciyle nikâh şahitliği yapıyor.

Kılıçdaroğlu da yanında...) Fakat olanlar oldu ve 2010'da Baykal bir tertibe kurban gitti. Aynı Ulusalcılığı müthiş bir kafa karışıklığı içinde Kılıçdaroğlu üstlendi. Farkında olarak ve olmayarak o çevrenin etkisi altında, bilhassa Ergenekon davalarında, hukuk ihlalleri bahanesiyle, gene ulusalcılık damarını işletti. Sonra malum İhsanoğlu çalkantısına kapıldı. (Bütün bu gelişmelerin içyüzü hâlâ meçhuldür.) Şimdi o kanat istifasını isteyince onları tasfiyeye karar verdi.

Edecektir de. Etmelidir de. Şöyle düşünüyorum...

Bir kere CHP'nin siyasal bir ideolojisi yok. Kültürel ve eskilleşmiş (yani geçmiş bir zamana ait, arkaik, eskimiş değil; eskimişlik ayrı bir mesele...) değerleri savunuyor. Sosyolojik tabanı yok. Olan yetersiz. 1973'te birçok farklı nedenle Ecevit'in sadece dört yıl için yanına çektiği kitleler artık çok farklı bir toplumsal nitelik taşıyor. Ak Parti'yle çok farklı bir ilişki içinde.

Onları kazanacak sosyo -ekonomik bir modelden uzak.

Böyle bir kapana kısılmışken ve İhsanoğlu modeli sonucu Ulusalcılarla şimdi beklenen kapışma yaşanıyor.

Önce şunu belirteyim. Bir duygusal paradoks içindeyim. Baykallı falan bir ekibe karşı kesin olarak hiçbir siyasal vizyonu, ne vizyonu, siyasal bilinci bile olmayan Kılıçdaroğlu'nu desteklerim. Ama ulusalcılar kazansın diye de gönlümden geçiriyorum.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Emin Pazarcı: Kavgacı Erdoğan

En çok Gezi Olayları sırasında duyduk. Önce “ağaç” diye başladı. Sonra getirilip Erdoğan’ın üslubuna bağlandı. 

“Ne vardı biraz alttan alsaydı” denildi: 

-Başbakan, Gezi Olayları’na katılan gençlere sıcak mesajlar verseydi… Onlara kol kanat gerseydi… 

Hatta yakın çevresinden bile buna benzer görüşleri dillendirenler oldu. Kiminin morali erken bozuldu. Kimisi yapılmak istenenleri anlayamadı ve göremedi. “Yumuşak üslup” tartışmaları, Erdoğan’ın en yakınına sıçradı. 

Oysa yapılmak istenen zaten buydu… 

Başbakan’a önce geri adım attırmak, sonra da diz çöktürmek! Nitekim “özür dileyenlerin” hali ortada. Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff bunu denedi. 19 Haziran 2013’te sokak eylemleri için “gurur duyuyorum” ifadesini kullandı. Ama eylemler durmak yerine daha da arttı. Bu açıklamalar, sokağa dökülenlere güç ve moral verdi. 

Bakın Brezilya’ya, aradan 1 yıldan fazla zaman geçti, eylemler halen devam ediyor! Türkiye’de ise kesildi, bitti. 

O günlerde de yazdık ve televizyon programlarında değerlendirdik. 

Eğer Erdoğan da kanunsuz sokak eylemlerine müsamahakâr davransaydı… Ürküp, çekinip geri adımlar atsaydı… Çevresinden dahi yükselen “yumuşak mesajlar verilse iyi olur” seslerine kulak verseydi… 

Türkiye bugün son derece sıkıntılı bir noktadaydı! 

* * *

Ardından 17 Aralık operasyonu geldi… 

Benzer görüntüler o zaman da yaşandı. Yıkılanlar, moralleri bozulanlar, gelecek endişesi içine girenler oldu. 

Bu operasyonun arkasındaki güçlere çiçek uzatılması gerektiğini savunanlar ortaya çıktı. “Uzlaşma” ve “anlaşma” gibi birtakım söylemler geliştirildi. 

Oysa orada da durum aynıydı. Erdoğan, en ufak zafiyet göstermiş olsaydı, olaylar çok farklı gelişecekti. 

Büyük bir kavga verdi… 

O kavga sayesinde bu ülkedeki “Paralel Yapılanma” ortalığa saçıldı. İşte, aylardır gelen şok dalgaları ile sarsılıyoruz. Bütün kirli çamaşırlar piyasaya dökülüyor. Kendilerini yıllardır farklı gösterenlerin gerçek yüzleri ortaya çıkıyor. 

Bunlar, Erdoğan’ın “kavgacı” denilen kişiliğinin sonucu! 

Eğer, O da yanındaki, yakınındaki bazı isimler gibi davransaydı… Tereddütlü adımlar atsaydı… Farklı bir politika uygulasaydı… Paralel Yapı, eskiden olduğu gibi gücünü devam ettirseydi… 

Türkiye, sıkıntıların içinde kıvranıyor olacaktı! 

* * *

30 Mart ve 10 Ağustos seçimlerinden çıkan sonuçlar ortada: Bazı çevreler “kavgacı” ve “sert” olarak değerlendirse de, vatandaş öyle bakmıyor. Başbakan Erdoğan’ın bu yapısı, söylenenlerin tam tersine destekleniyor. 

Millet, Erdoğan’ın mücadeleci kişiliğinden memnun! 

Kim ne derse desin, AK Parti’nin peş peşe kazandığı seçim zaferlerinin ardında da Erdoğan’ın bu kişiliği yatıyor. Olaylara zamanında, net ve kararlı müdahalelerde bulunabiliyor. 

Cumhurbaşkanlığı devir teslimi ve yeni başbakanın belirlenmesi sürecinde de öyle oldu. Yine Türkiye’yi sıkıntıya götürebilecek fikirler ortaya atıldı. AK Parti’nin içinde de polemikler ve dalgalanmalar yaşandı. 

Ne zaman ki Erdoğan devreye girdi… Ne zaman ki, ağırlığını koyup, Paralel Yapı dâhil, sürece dışarıdan müdahalelerin önünü kapattı… 

Hepsi bıçak gibi kesildi!

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Funda Özkan: Suriyeliler kayıt dışı çalıştıkça sorun büyüyecek

Bir yıl önce Gaziantep Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı Adil Sani Konukoğlu’nu ziyarete giderken taksici “Antep’in dokusu değişti” diye dert yanıyordu. Adil Sani Konukoğlu da sohbetimizde “Suriyelilere iş yaratmak zorundayız. Yoksa…” diyordu. 

Yoksa vuku buluyor. 

Bir adli olay, Suriyeli kiracının ev sahibini bıçaklaması üzerine provokatörler sahneye çıkıyor, rast geldikleri Suriyelileri dövüyor, arabalarını, mallarını taşlıyor. Kilis’te çocukların kavgası büyüyor, büyükler bıçakları çekiyor. 

Adli olaya karışan Suriyeli de, provokatörler de hak ettikleri cezayı almalı. Ancak düşünün ki, hiç suçunuz yokken olaylar yatışsın diye bir kez de geçici evinizden ‘sürülüyorsunuz’, kamplara. 

Ekonomik çözüm üretilmediği sürece, empati yeteneği olanların yapacağı tek şey var, mağdur Suriyelilere de, kayıtsız çalışan Suriyeliler nedeniyle mağdur olan Türklere de hak vermek. 

Adil Sani Konukoğlu’nu dün aradım. “Hükümetin farklı çözüm yollarını değerlendirdiğini biliyoruz, ancak henüz net bir şey yok. Bu insanların topluma kazandırılması lazım, en azından her ailenin bir ferdini, işyerlerinde toplam çalışanın yüzde 15’ini geçmemek kaydıyla istihdam etmek gerekiyor. Çalışabilsinler ki, evinin kirasını, günlük harcamalarını karşılayabilsin” diyor. 

Türkiye’nin kendi işsizliği varken, Suriyelilere iş yaratmak yine öfke seline neden olmayacak mı? 

Konukoğlu şu yanıtı veriyor: “Suriyeliler de kayıt altında çalışırsa işveren aynı maliyet olduğu için Türk veya Suriyeli arasında tercih yapabilir. Aksi halde Türk işçiyi asgari ücretle işe alıyorlar, Suriyeliyi kayıt dışı 400 lira maliyetle. Esas kayıt dışı çalıştırıldığı için, Suriyeli Türk işçinin elinden işini alıyor.” 

Avrupalı bakıyor 

Mülteciler ile ilgili çalışma yapan örgütlerin saptamaları var: Suriye’de bugün olaylar bıçak gibi kesilse bile gelenlerin dönüşü en az 6-7 ay sürer. Üç yıldır misafirimiz olanlar demek ki daha bir süre daha Türkiye’de yaşamaya devam edecek. İş Suriyelilerle de bitmiyor, kapı komşumuz Irak da yangın yeri, Ezidiler, Türkler kapımızda. Türkiye yüce gönüllülük yapıyor ve kapımıza her geleni buyur ediyor. İnsani duyguları olanın asla aksini düşünmesi bile mümkün değil. Ancak biraz da Avrupa’yı insanlığa davet etmeliyiz.Yaşanılan dram sadece Türkiye’nin sorunu olmamalı. 

Adil Sani Konukoğlu, “Avrupalı gelip bakıyor ve gidiyor” diyor. Doğru. Avrupa ülkeleri mültecileri kabul edeceğini açıkladığında ‘sayı’ koşulu koydu. En fazla 25-26 bin insan kabul ediyor. 

Denetim zorunlu

Gaziantep başta olmak üzere Suriyelilerin yoğun yaşadığı şehirlerde hoşnutsuzluğun iki ana nedeni gösteriliyor. Kiraların hızla artması ve Suriyelilerin ucuz iş gücü olması. 

Evinden yurdundan olmuş insanlar her halde rayicin üstünde kira ödemeye hevesli değil. Açgözlü ev sahiplerinin denetlenmesi gerekiyor.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Ceren Kenar: Irak'ta yeni dönem: Haydar el-İbadi başbakan

Ve beklenen oldu, Irak'ta Nuri el-Maliki görevi bıraktı. Maliki'nin görevini bırakma süreci, tıpkı başbakanlığı gibi son derece çatışmalı ve tartışmalı geçti. Aslında Maliki'nin ipi, yeni ismiyle İslam Devleti (İD) olan, Irak Şam İslam Devleti'nin Musul'u işgali ile çekilmişti. İD'nin Irak'ın ikinci büyük şehrini epey kolay şekilde ele geçirmesi, Musul'daki Sünni aşiretlerin İD ile iş birliği yapması, Maliki'nin mezhep ayrımcılığı üzerine kurulan siyasetinin sürdürülebilir olmadığını müttefiklerine göstermişti. Önce Obama Maliki'yi Irak'ta yaşanan krizin ana sorumlularından biri olarak gösterdi. Buna İran'dan gelen Maliki'yi gözden çıkarabiliriz mesajı eklendi. Uluslararası müttefiklerinin desteğinin çekilmesi ile, Irak Şiileri arasında (epeydir olan) Maliki'ye karşı rahatsızlık yüksek sesle ifade edilmeye başlandı. Sistani'nin, Maliki'yi açıktan eleştirmesi ile Maliki'nin meşruiyeti ciddi yara aldı. Bunu kendi partisi içinde Maliki'ye karşı isyan bayrağının açılması takip etti.

Maliki görevi bırakmamak için direnmedi değil. 8 yıldır başbakanlık görevinde olan Maliki, henüz nisan ayında gerçekleşen seçimlerden zaferle çıkmıştı. Sandıktan zafer çıkmasının getirdiği özgüvenle Cumhurbaşkanı Fuad Masum'un, Haydar el-İbadi'yi yeni başbakan olarak atamasını ilk başta protesto etti ve bu hamlenin bir anayasa ihlali olduğunu iddia etti. “Ben Nuri el-Maliki'yim, ben Kanun Devletinin [Koalisyonu] lideriyim, ben Davet [Parti]'sinin başıyım, benim onayım olmadan kimse bizim ismimizle pazarlık yapamaz” beyanından sadece bir hafta sonra istifa metnini devlet televizyonunda canlı olarak okuyacaktı. Ordu mensubu taraftarlarının Maliki'yi desteklemek için Bağdat sokaklarına dökülmesi ile yükselen endişeler, Maliki'nin istifası ile dinmiş durumda.

Irak'ın yeni başbakanı Haydar el-İbadi, ismi daha önce çok bilinen bir siyasetçi değil. Normalde başka bir meselede aynı kampta yer alması mümkün olmayacak bir grup ülkenin desteği ile iktidara geldi. ABD, İran, Türkiye, Suudi Arabistan ve Arab Birliği, İbadi'ye destek mesajları yayınladılar. Benzer şekilde Kürt ve Sünni partilerin de İbadi'nin başbakanlığı ile Bağdat merkezî hükümeti ile yeni bir sayfa açmaya hazır olduklarına dair bir tutum içinde olduklarını verdikleri mesajlar ile görmek mümkün.

Haydar el-İbadi, Maliki'nin lideri olduğu Davet Partisinin mensubu. İslami Davet Partisi, Irak'ta 1958 yılında İslamcı Şiiler tarafından kurulmuş ve 1970'lerde hem Şii uleması, hem de gençler arasında popüler olmaya başlamış bir siyasi hareket. Baas döneminde parti illegal edildi ve üyelerine yönelik ağır baskı uygulandı. Davet Partisinin, İran Devrimini desteklemesi ile İran'da kurulan rejim cömert yardımlarını partiden esirgemedi. İran-Irak savaşında merkezini Tahran'a taşıyan Davet Partisi uzun süre hem Saddam hem de Batı bloku tarafından terörist bir hareket olarak görüldü. Bu durum Birinci Körfez Savaşı ile değişecekti. Saddam'a karşı alternatif arayışları içine giren ABD tarafından destek görmeye başladı Davet Partisi. İkinci Körfez Savaşı ile Irak'a resmen dönen Davet Partisi 2005 seçimlerinden zaferle çıktı ve o tarihten beri Irak'ta iktidar koalisyonunun ana ortağı.

Irak'ın yeni başbakanı el-İbadi'nin göreve atanması biraz sürpriz oldu. İD'nin Musul işgalinden beri Irak'ta Maliki'nin yerine geçecek müstakbel başbakan adayları kim olabilir sorusu soruluyor, bu soruya cevap olarak farklı kişilerin isimleri geçiyordu. Açıkçası İbadi'nin ismi bu kişiler arasında yoktu.

İbadi'nin bu isimler arasında olmama sebebi düşük profilli ve etkisiz bir siyasetçi olmasıydı. Görünen o ki, bu faktör İbadi'nin lehine oldu. Zira temel amacı Sünniler ve Kürtleri sisteme kazandırmak olan bu iktidar değişikliği sırasında İbadi gibi daha önce ismi üzerinde tartışma olmayan bir aday doğru bir isim olarak ortaya çıktı. İbadi, Saddam döneminde Londra'da sürgünde yaşamış bir mühendis. 2005 yılından beri Davet Partisine bağlı bir milletvekili.

1952 yılında Bağdat'ta doğan, İbadi Saddam döneminde Londra'da sürgünde yaşamış bir mühendis. Siyasete 2003 yılındaki Amerikan işgali ile başlıyor. 2005 yılından beri Davet Partisine bağlı bir milletvekili ve Maliki'nin danışmanlarından biri. Irak'ta bilinen köklü bir aileden geliyor olmasının, başbakanlık imajına katkısı olacağı Irak gözlemcileri tarafından not düşülüyor.

İbadi'nin önünde çözülmeyi bekleyen zor ve yakıcı sorunlar var. Sünniler ve Kürtler ile merkezî hükümetin ilişkilerini tamir etmek bunların başında geliyor. Sünniler yönetimde daha çok temsil edilmek istiyor. Özellikle İçişleri ve Savunma Bakanlıklarının Şiiler tarafından ele geçirildiğine inanıyorlar. Irak ordusunun yeniden kurulmasını istiyorlar. Bununla beraber keyfi nedenlerle tutuklandıklarına inandıkları Sünni siyasi suçluların serbest bırakılmasını talep ediyorlar. Sünni aşiret liderlerinin yönetimde daha çok söz sahibi olması diğer bir istekleri. Bununla beraber Irak'ta epey yaygın olan yolsuzlukla mücadele İbani'nin yapılacaklar listesinin başlarında gelen diğer bir unsur.

Bir zamanlar Arap kültürünün, felsefesinin ve ticaretinin başkenti olan Bağdat, muhakkak ki tarihinin en parlak günlerinden geçmiyor. Bağdat şu an uluslararası terörizmin, istikrarsızlığın, yolsuzluğun ve mezhep savaşlarının başkentlerinden. Gelecek senaryoları parlak değil. Yugoslavya'nın parçalanma süreci ile benzerlik kuranlar da var, mezhep siyaseti ile ünlü Lübnan ve petrol ile finanse edilen bir yolsuzluk düzeni olan Nijerya'nın birleşimi diyenler de...

Elbette, İbadi'nin tüm bu sorunların üstesinden gelip gelemeyeceği henüz bilinmiyor. Açık söylenmesi gerekirse İbadi'nin bu sorunları çözmesi de pek beklenmiyor. Ama yine de Irak için yeni bir dönem başlıyor demek yanlış olmaz. Maliki'nin sorumsuz mezhepçi siyasetinin oluşturduğu yıkım, bu yeni dönemde tamir edilmeyi bekliyor...

Kürtler ve Şiiler eski Baas rejiminin kalıntısı olarak gördükleri Sünni Araplara güvenmiyor, Baas döneminde çektikleri zülmun Sünnilerin güç kazanması ile tekrarlanmasından korkuyor. Sünni Araplar, Şiilerin Tahran'dan emir alan teröristler olduğunu düşünüyor. Şiiler ve Sünniler, Kürtleri Amerika'nın piyonu, hain bir unsur olarak görüyor. Güç paylaşımına dair bir siyasi kültürün olmadığı bir ülkede, işleri zorlaştıran her unsuru temsil edenin o grubun radikalleri olmasıdır.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Yıldıray Oğur: Yeni Türkiye’de yaşama rehberi

CHP: Telaşa lüzum yok. Cübbeli Ahmet Hoca’yı da genel başkanlığa seçseniz, sadık seçmeniniz sizi terk etmeyecek. O yüzden yüreğinizin götürdüğü yere gidin. Çünkü her yöne fırlatılmış Eros’un aşk okları, Mustafa Kemal’in altı okundan daha uğurlu gelmedi size. Jakoben devrimcilik, kasetin devrimci gücünden hakkınıza daha hayırlıydı. İlle de colormatik gözlükse Emine Ülker Tarhan’dan şaşmayın. Muharrem İnce’nin tek kusuru ise Gazi’nin Yalova’da köşkünün her gece müdavimi olacakken bu kadar geç doğmasıydı. Her şey Nutuk’u bırakıp Fuat Avni okumaya başladığınız gün başladı… Yeniden Nutuk’a dönmeyip, üzerinizdeki Kemalizm gömleğini çıkararak, logonuzu değiştirmeye cesaret edeceğiniz güne kadar böyle… Yine de günün sonunda elinizdeki en iyi alternatifin Dersimli Kemal Kılıçdaroğlu olması insanın ilahi adalete olan hayranlığını artırıyor.

Kemalistler: Atatürk Samsun’dan bir daha asla geri gelmeyecek. Köy Enstitüleri hiçbir zaman yeniden açılmayacak.  Cipli türbanlı kadınlar trafikten menedilmeyecek. Kürtler karda yürüyüp kart kurt sesi çıkaran Türkler olmayacak. Uyuduğunu düşündüğünüz halk bir daha asla uyanmayacak. Eğitim seviyesi arttıkça da hiçbir şey değişmeyecek. AKP olmadı MAKP… Sandıktan her seferinde onlar çıkacak. Özür dilerim ama birinin artık size bunları söylemesi gerekiyordu…

Liberaller (Atilla Yayla’nın affına sığınarak): En son “Şu anda Türkiye’nin bir Başbakanı yok. Cumhurbaşkanı Gül yeni Başbakan atamalı” diyenini gördük. Kenan Evren’i müebbete mahkûm ettirmiş iktidarı Evren yolunda yürürken görenini. Barış yapıyor diye Öcalan’ı MİT ajanı ilan etmeye bir adım kalmışını. Erdoğan’ı Menderes’i hatırlatıp gazetecilikten zangoçluğa geçiş yapanı, ufukta serap gibi tank görenini bile… Taht misali “Bir yetmez ama evet”lik demokratlık… o kadar. Sonra bin pişmanlıkla kusup, evlerine geri döndüler. Huzurlu Kemalist anne babalarının kucağına. Yaramazlık yapmış, arkadaşlarını suçluluk psikolojisiyle ispiyonlayan çocuklar gibiler. Erdoğan’a bakakalıp, bütün tarihi kaçırmaktalar. Olmayacak, Türkiye’yi, dizilerde gördüğünüz, işe bisikletle giden Danimarkalı başbakanlar yönetmeyecek. Hippi bir New York Belediye Başkanı çıkmayacak bu sosyolojiden. Amerikalı abiniz beyaz atına binip sizi kurtarmaya da gelmeyecek. Avrupa AKP’ye karşı liberal Haçlı Seferi çağrılarınızla ilgilenmeyecek. “Bir şey”ler de olmayacak.  Kemalist askerler, cemaatin polisleri derdinize deva değil. Hep Erdoğan’ı seçen milyonların arasında kaldınız işte. Başınızın çaresine bakmayı öğrenin. Erdoğan’ın 10 günlük Başbakanlığına kafayı takmayı bırakıp, 5 yıllık cumhurbaşkanlığında ne yapacağınızı düşünün. Bir de hakiki liberal demokratların yıllarca girdiğiniz haklarını nasıl ödeyeceğinizi…

Solcular: Devrim olmayacak. Evinize dönün. Gezi Direnişi’ndeki Kemalistler devrim yapamadığı için de kâinattaki enerjiye şükredin, CERN’deki kara maddenin önünde kurbanlar kestirin. Önce sağlam kamuya açık bir öz eleştiri, sonra 2001’de AKP’nin yapmaya cesaret ettiğini yapıp eski gömlekleri çıkarmak, mutlaka şiddetle yüzleşmek, geçmişin hayaletlerinden kurtulmak, Kemalizm, laiklik, çağdaşlık saplantılarını tedavi etmek… Sonra belki bir sol alternatif olmak. Türkiye’ye söyleyecek her söz bitti, para, imkânlar tükendi, Kürt siyasetinin eteklerine sığındınız. Ama orada da size huzur yok. Bari rahat bırakın onlar kendi barışlarını yapsın, siyasetlerini yapsınlar.

Cemaat: 30 yılın sonunda mavi ekran verdiniz. Ağlayan çocuk büyüdü eli kelepçeli güneş gözlüklü Fulden Uras’ı dinleten bir polis amiri oldu. Yıllarca eğittiğiniz, masterlar, doktoralar yapmalarına vesile olduğunuz insanları polislerin, istihbaratçıların peşinde heder ettiniz. İntegral sorularını çözüp Türkiye birincisi gelen pırlanta zekâlı gençlerden, her şeyi Pers oyunlarıyla açıklayan kümeler düzeyinde insanlar çıkarmayı başardınız. Bütün Manisa’nın macunları yedilirse yılda 50 kere İran’a muta nikâhı için gidemeyecek yaşlı başlı adamlara iftira attınız. Escort kızlardan askerî casus çıkarıp, haklarına girdiniz. Altın nesilden geriye her akşam Twitter’da “kaç liraya satıldın lan” diye hashtag kasan bir teneke parçası kaldı. Cemaat diye aratınca bir zamanlar sevgi hoşgörü diyalog çıkan Google bile istihbarat, dinleme, polis, savcı mı aradınız diye soruyor. 40 yılın sonunda meğerse yolsuzluklarla mücadele için kurulmuş bir De Pietro cemaati numarası yapmanız da hiç ikna edici değil. Kriminalize zihinli polislerin, çapsız gazetecilerin, loser profesörlerin kurduğu sırlar dünyasından kurtulup, okul bekleyen Moğolistanlı, Gineli çocukların hatırına aynaya bakmanızı dilemekten başka elden ne gelir…

HDP/PKK: Seçimlerden sonra Öcalan da balkon konuşmasını yaptı (Kurtuluş Tayiz’den alıntı) “30 yıllık savaşın demokratik müzakereyle sonuçlanma aşamasına geldiğini” açıkladı. Artık her şeyi post-savaş durumuna göre yenilemenin zamanı. Erdoğan’a “Hapiste anadilini konuşursun artık” dedikçe oylar artmıyor. Zaman gazetesine röportaj verip, IŞİD’i AKP’nin gençlik kolları gibi pazarlamak da inandırıcılığınızı azaltıyor. Ama silahlar uzaklaştıkça, siyaset, mevzular normalleştikçe, korktuğunuz gibi tasfiye olmuyorsunuz, oylarınız, gücünüz, meşruiyetiniz, etkinliğiniz artıyor. 50 yıldır Türkiyeleşmeyi başaramamış, CHP’nin gözünün içine bakmaktan helak olmuş Türk soluyla ilişki düzeyini manevi babalıktan, evlatlık almaya çevirmeniz hayırlı. Ama dindarlarla İhsan Eliaçık olmadan ilişki kurma zamanı artık. Heykeller dikip insanları barıştan korkutmak zamanı değil. Kürtlükten utanan bir Türkiyeleşme değil, Kürtlüğü Türkiyeleştiren bir siyasettir esas çıkış yolu. Türkiye biraz da Kürtleştikçe normalleşecek çünkü. 

AK Parti: Yeni Türkiye artık eski Türkiye’yi dövmek için bir sopa değil, elinizdeki sihirli asa. Onu inşa etmek için kullanmanın zamanı artık. Reformdan vazgeçerseniz, durursunuz. Durursanız düşersiniz. İtiraz etmekten vazgeçerseniz pırıltınızı kaybedersiniz. Ama az önce biten kavganın halet-i ruhiyesinden çıkmazsanız da bıkkınlık hissi verirsiniz. Hesap sormak kadar hesap vermek, isyan etmek kadar, sorumluluk almanın bir ahlakı var. Önce kavgada biriktirilen zerzevattan sonra yük olanlardan kurtulmak gerek. Yoksa NATO üyesi, AB üyesi olmaya çalışan bir ülkenin her kötülüğü Kraliçe’den bilmesi biraz tuhaf kaçabilir. Üçüncü dünyacı ekonomik fantezilere üzerine titrenmesi gereken serveti harcatmak da pek akıl kârı görünmüyor. Toplumun yarısının oyunu alan bir partinin toplumun merkezinden başka gidecek kuytusu yok. O itirazın dünyadaki kıymeti de dünyanın kuytularından yapılması değil. 100 yıllık parantezi kapatmak görevi omuzlarınızda, kapatırken parantezin içinde kimseyi hapis bırakmama hassasiyetini göstermek de... Yeni Türkiye’yi sadece kurmak değil, Eski Türkiye’den gelecek muhacirlere ensar olmak, örnek olmak, rehber olmak sorumluluğu da sizde…

Medya: Medyanın yüzde 65’inin muhalif medyanın elinde olduğu, en küçük blogger yazarının bile lafa “Ey Tayyip” diye giriştiği ülkede diktatörlükten bahsetmeyi bırakıp daha ciddi şeylerden bahsetmenin zamanıdır: Gazetecilikten. Kongrelerde genel başkan seçtirip, askerle, polisle el ele iktidar devirmece oynamaktan vazgeçmekten. Sayıları binlere varan köşe yazarlarına analizle siyaset yapmak arasındaki farkı hatırlatmaktan.  

O zaman hükümet de gazetelerle, köşe yazarlarıyla siyasi polemik yapmaktan vazgeçer belki, ne dersiniz?  Dünyanın bütün demokratik ülkelerinde merkez medyalar iktidarlarla düzeyli bir ilişki kurarlar. En azından iktidarları önce asker, sonra polisle el ele verip devirmeye çalışmaz, Başbakanlar için “Mezarına tükürecekler” diye yazan yazarlara sayfalarını açmazlar. “Muhtar bile olamaz” dediğiniz adam Cumhurbaşkanı oldu, kapatılmasına malzeme taşıdığınız partisi dördüncü dönem iktidarına yürüyor. Oturup bir muhasebe yapma, azgın mahalle baskılarına aldırmadan bunu kabullenme, bununla yaşamayı öğrenmenin, Erdoğan’la, AKP iktidarıyla meşru demokratik bir iktidar olarak ilişki kurmanın, öyle de muamele görmenin zamanı gelmedi mi? Düşmanlıkla eleştirinin arasını açıp, demokratik tartışmaya katkı yapan bir medya olmanın?..

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Görünüm zengin & masaüstü ekranı
Mobile git Yeni Türkiye'de yaşama rehberi
Yasal Uyarı: on5yirmi5.com'a ait özel içeriklerin metin, görsel ve diğer dosyalarının tüm hakları on5yirmi5.com'a aittir. İçerikler aktif link verilerek kısmen kullanılabilir

Yorumlar

bu haber için ne düşünüyorsunuz
Küfür, hakaret vb. yorumları yayınlayamayız.

Çok Okunanlar

on5yirmi5.com takip edin
Hakkımızda Künye İletişim Reklam

Kullanım Şartları Yayın İlkeleri Hata Bildir - Görüş Yaz

Copyright © 2008-2019 - Tüm hakları saklıdır.