‘T A Y Y İ P’

Yazarlar gündemi nasıl değerlendirdi?

GÜNCEL .
‘t a y y i p’

Yalçın Akdoğan, Sibel Eraslan, Ali Bayramoğlu, Abdülkadir Selvi, Hilal Kaplan, Engin Ardıç, Hasan Bülent Kahraman, Mahmut Övür, Ufuk Ulutaş, Kurtuluş Tayiz, Emin Pazarcı, Mehmet Ocaktan, Melih Altınok, Okay Gönensin, Oral Çalışlar bugün gündemle ilgili hangi konuları ele aldı?

Yalçın Akdoğan: Temsil gücü ve rakipsizlik

Siyasette başarı, uzun soluklu olmaktan geçer. Parlak bir fikirle, çarpıcı vaadlerle, karizmatik görünümle, şartların zoraki öne çıkarmasıyla kısa süreli parlayıp sönenlerin temel sorunu kitleleri harekete geçirememek ve halkın gönlünde yer edinememek olmuştur. Kişiler değil toplumsal karşılığı olan büyük siyasi hareketler kalıcı olmuştur. Kitleleri peşinden sürükleyen liderler de hem siyasi temsil kabiliyetine, hem de toplumsal temsil kabiliyetine sahip olmuştur. Bir fikri ve o fikrin sahiplenildiği kitleyi temsil edebilmek siyasette büyük önem taşır.

Tayyip Erdoğan bir kitlenin içinden gelmektedir, onların ideallerini savunmaktadır ve ömrü onların amaçlarına hizmet etmekle geçmektedir. Erdoğan’ın siyasi temsil gücü ve toplumsal karşılığı onu kalıcı bir siyasi lidere dönüştürmüştür.

Sevgili Hatem Ete’nin dün yazdığı gibi “Erdoğan’ın kişisel serüveni ile devletin ve ideolojisinin gadrine uğramış muhafazakâr toplumsal kesimlerin siyasal serüveni arasında bir özdeşlik kurulmuştur. Erdoğan, muhafazakâr-dindar kesimin, siyasal sistemin demokratikleşmesini arzu eden mağdurların, yüzyıllık içe-kapanmacı parantezin kapanmasını arzu eden kesimlerin sözcüsü, temsilcisi, sembolü olarak algılandığı için aynı anda sevgi ve nefret objesi haline gelebiliyor.”

Özdeşlik, aidiyet, empati, kendinden görme gibi hisleri harekete geçirebilmek siyasette önemli bir değerdir. Başbakan Erdoğan duygudaşlık sağlama becerisiyle kitleleri harekete geçirebilmektedir.

Etyen Mahçupyandünkü yazısında bir kesimin kendi geleceğini Erdoğan’la nasıl ilişkilendirdiğini şöyle anlatıyordu: “İktidar hem olumlu hem olumsuz şeyler yapıyor olabilir ama olumlu olanların değeri tarihsel olarak paha biçilmez nitelikte. Olumsuz olanlar ise sıradan, geleneksel ve yapısal. Oysa muhalefet bloğunda yer alan aktörlerin AKP’nin olumsuzluğuna işaret etmek dışında gerçek bir söylemleri yok. Bunun anlamı AKP’nin iktidardan gitmesi durumunda ‘tarihsel olarak paha biçilmez’ kazanımların elden kaçmasıdır”.

Özelde muhafazakar kesim Erdoğan ile kendi ideallerini örtüştürürken, genelde güven ve istikrarı önemseyen kesimler onun güçlü liderliğiyle kendi özel hikayelerini ilişkilendiriyorlar.

Erdoğan’la cumhurbaşkanlığı yarışına girenlerin geniş kesimlerle aynı oranda duygudaşlık geliştirmesi mümkün değildir. Çünkü rasyonel veya duygusal kanaatler akşamdan sabaha oluşmuyor. Yaşanan olaylar, krizler, iyi ve kötü günler bu duygusal ilişkiyi oluşturuyor.

Erdoğan eleştirilen veya beğenilen yönleriyle ne olduğu belli (sınanmış, denenmiş) bir liderdir. Devletin zirvesi şansa bırakılacak, üzerinde kumar oynanacak, deneme-yanılma yapılacak bir makam değildir.

Muhalefetin önerdiği ismin siyasi ve toplumsal bir temsil kabiliyeti bulunuyor mu?

Adayları CHP’nin siyasi fikriyatını mı temsil ediyor, MHP’ninkini mi temsil ediyor, hangi toplum kesimine dayanıyor?

Selahattin Demirtaş yüzdesi düşük de olsa bir siyasi düşüncenin temsilcisidir ve aynı oranda bir toplumsal kesimin temsilcisi olarak görülebilir. Aynı şey CHP-MHP ortak adayı için geçerli değildir.

Başbakan Erdoğan ise hem ‘halk adamı’dır, yani halktan biridir, monşer, elit, seçkinci, sosyete değildir. Hem de ‘milletin adamı’dır. Milletin kendi temsilcisi görerek bağrına bastığı yerli, milli ve halktan biridir. 

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Sibel Eraslan: ‘T A Y Y İ P’

Türkiye siyaset tarihinde ondan başka ön adıyla çağrılan başka bir devletli bilmiyoruz...

Atatürk var İnönü, Bayar, Menderes var, Ecevit, Demirel, Türkeş, Erbakan var... Çiller var Özal var... Hepsi de soy isimleriyle hafızalara kaydolmuş liderler... Bir tek o...

İçimizden birisigibi hissettiğimizden mi, kendi küçük hikayemizden onun küçük hikayesine uzanabilen benzerlikler bulduğumuz için mi, politikanın bahşettiği tüm dokunulmaz mesafelere rağmen, her seferinde dokunabileceğimiz birisi de bu yüzden mi, bilmiyorum...

 İsmiyle hitap edilebilen tek lider.  

Halkın, medyanın hatta muhaliflerinin de en az sevenleri kadar, içten, pazarlıksız, sahici bir şekilde ismiyle çağırabildiği bir lider... Sanki aynı mahalleden, aynı sokaktan çıkıp yetişmişsiniz gibi, sanki aynı liseden, aynı cami avlusundan, aynı berberden, aynı kahvehaneden, aynı çarşı pazardan geçmişsiniz gibi... Ortak hafıza, ortak hatıralardan neşet ediyor.

* * *

Onu bizle kader ortağı kılan “memleket” hikayesini önemsiyorum. Bu duygusal haritada, birbiriyle iç içe geçmiş küçük pek çok hatıranın, varolma gayretiyle karılmış harcından çelikten bir hafıza çıkıyor zira. Ki yeryüzüne has zaman kuvantumu nazarından bakacak olursak, pekala da kısa sayılabilecek 1000 yıllık gibi kısa bir özgeçmişte, hep yürüyüşlerimiz, hiç durmadan hep yürüyüşlerimiz kurmakta o varoluş belleğimizi...

Bizi diken üstünde kılan o hiç aklımızdan çıkmayan 1000 yıllık korkularımız... Terk etmek zorunda kaldığımız eski ve buzlu steplerde yaralı kalmış fitarihimiz... İtiraf etmesek de gizli gizli hep içimizde saklı “kızıl elma”larımız... Hz. Muhammed (s)aşkımız ve gurbet ateşini kalbimizden hiç kaldırmayan aziz Ehli Beytin hatırasıyla yoğurduğumuz İlayı Kelimetullah bilgisi... Kim, nerede ve ne zaman bu elbiseyi biçip de sırtımıza giydirdiyse “cihad- ı umumi” fedaisi olmaya raptedilmiş kişiliğimiz... Ve tabii bir türlü dertten beladan kurtulamayan garip başlarımız... Hiç vazgeçemediklerimiz kadar bitimsiz meraklarımız, hep Batı’ya hep Batı’ya koşan sabırsız atlarımız, hep tetikte bekleyen “su uyur düşman uyumaz” saplantımız, Maveraünnehir’den obalar halinde çıktığımız günlerden beri sırdaşımız olan sıradağlar, nehirler ve yıldızlarla kurulan gamlı talihimiz... Huzursuz bir küheylana benzeyen “Türk”ün kaderi, akıncılığa yazılmıştır, neferdir o... Tüm bu paramparça ve kırık hatıralarından kurduğu varoluş hafızasında, Ergenekon’u terk ettiği günde başlamış coğrafyasızlığından nihayetsiz coğrafyalara feda edilmiş o sürgünlere has bahtında, değişmez bir yazgıdır: Yalnızlık...

Ben Tayyip Erdoğan’ı dinlerken, 1000 yıllık bir nehrin kenarından işitiyorum onun sesini... O şaşalı kalabalıklar içindeki yalnızlığını... Yüksek özgüveni, gayreti, çalışkanlığı, gayesi kadar, öfkesini, kederini, hüznünü, en muktedir olduğu anlarda bile bitip tükenmek bilmeyen sürgün ve isyan dilini... Bin yıllık zaman nehrinin kıyılarından işitiyorum... Adalet, vicdan ve merhamet bekleyenlerin umuduyla işitiyorum kendisini...  

*  *  *

Davet edilen gazeteciler arasında değildim. Bu yazıyı en güçsüzlerin, en görünmezlerin arasından, tayin, terfi, ihale işi olmayan en zayıf halkanın içinden kaleme aldım. Cumhurbaşkanlığı adaylık toplantısını, bir devlet hastanesinin nice kederlerle beli bükülmüş yüzlerce hastası arasından seyrettim... Çoğu ölümden kıl payı geçmiş hastalarla, onların mahzun refakatçileri arasında, her yaştan garip gurebanın, fakir fukaranın nasıl bir gayretle koğuşlardaki televizyonlara kilitlenerek, ona nasıl bir ümitle baktıklarının şahidiyim...

Bu bakmalar... Bu gözlerini dikip hiçbir söz söylemeden, hiç beklentisiz, hesapsız, sahici bir inançla bakmalar var ya... Bu nazar,bu umut, bu varolmaya dair sımsıkı tutunuş, garibin gözünü dikip de yutkunarak bakması var ya...

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Ali Bayramoğlu: Kürt’ten Cumhurbaşkanı adayı olur mu?

Nurettin Yılmaz, 1980 askeri darbesi öncesi Mardin bağımsız milletvekiliydi. 1980'in Mart'ında başlayan, 114 tur süren ve sonuç vermeyen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde o da yarışmıştı, bağımsız aday olmuştu.

Cüretinin bedelini ağır ödeyecekti.

Darbeden sonra götürüldüğü Diyarbakır cezaevinde, bir Kürt olarak cumhurbaşkanlığına adaylığını koyduğu, 'koyabildiği' için 'özel muamele' görecekti, Nurettin Yılmaz.

2009'da katıldığı bir 'Demokrasi Arşivi' programında söylediklerini unutmadım:

'Binbaşı Esat Oktay Yıldıran benim için özel olarak 3'üncü kata gelmişti. Ben girer girmez, 'Kürdistan cumhurbaşkanı' geldi dedi. Türküm, doğruyum, çalışkanım andını içmemi istedi. Yapmadım. İlk yumruğu vurdu, cop vurdular, lağıma attılar... Aday olmamı her vuruşlarında hep hatırlattılar...'

Adaylık fikrinin bile öfke, öğürtüyle karşılandığı, Diyarbakır cezaevinde tek kelime türkçe bilmeyenlere İstiklal marşının tekmil 10 kıtasının işkenceyle, sopayla ezberletildiği, köylerde sırf Kürt oldukları için erkeklerin kendi kadınlarının önünde anadan üryan soyulup sıraya dizildiği, Kürt olmanın bedelininin aşağılanmak, işkence ve ölümle ödetildiği günlerden Kürt hassasiyetini taşıyan, Kürt siyasi hareketinin yasal temsilcisi olan bir siyasi partinin liderinin cumhurbaşkanlığına aday olduğu günlere geldik.

Dün Ümit Fırat'ın bir yazısından söz etmiş ve alıntı yapmıştım

Fırat'ın o yazısındaki giriş cümlesi de dikkat çekiciydi:

(Yazıya) 'Bağımsız ve Birleşik bir Kürdistan'da demokratik bir halk diktatörlüğü kurmak ve nihai olarak sınıfsız toplumu gerçekleştirmek' tezinden, TC Cumhurbaşkanlığı Adaylığına Uzayan Serüveni olarak başlık yazmak isterdim...'

Bu ifadelerin ardındaki çıplak gerçek Türkiye'nin aldığı yolun, Kürt sorununun çözümündeki umudun ve demokrasinin geldiği aşamanın altını çiziyor.

Madalyonun elbet iki yüzü var.

Doğrudur bugün Kürtler, parti kurarken hala kimi sınırlamalara tabiler. Hala Kürt sorunu can alıyor, hala binlerce tutuklu hapishanelerde yatıyor, hala devlet bölünme paranoyasıyla Kürtlere yönelik uygulamalarda özel bir hassasiyet taşıyor. Hala faili meçhul cinayetler, kayıplar, yüzleşme meselesi ortada duruyor.

Ancak bir o kadar doğru olan husus, Kürtlerin, Kürt olarak, kimliklerini koruyarak Türkiye siyasetinde yer almaları, dahası yeni Türkiye'nin kurucu aktörlerinden birisi olmaya yüz tutmalarıdır.

Kürtler bugün tek tek, örgütler ve partileri üzerinden bağımsız devlet, federasyon, özerklik, yerel yönetimlerde yetki arttırımı gibi konularda taleplerini söyleyebilmekte, dahası Türkiye'nin geleceğinde yer alma arzusuyla siyaset yapmaktadır.

Gezi olaylarına aktif katılımı teşvik etmeyerek hadiselerin farklı bir yere evrilmesine müsaade etmeyen, 17 Aralık dalgasında gayri meşru yöntemlerin karşısında, uğradığı saldırının siyaset dışlığı oranında da hükümetin dolaylı olarak arkasında duran BDP olmuştur. Bu tutumuyla Kürt siyasi hareketi hem istikrarı kollayan ve istikrarı dolaylı sağlayıcı konumda olmuş, hem sistem krizinin karşısında AK Parti'yi eleştirmekten geri kalmadan ilkesel bir tavırla duran tek muhalif parti olarak ortaya çıkmıştır.

Bugün ise AK Parti'nin lideri Tayyip Erdoğan karşısında alacağı oylarla dengeleri etkileyebilecek Türkiye'nin muhalefetinin merkezine oturma iddiasında bir siyasi partidir HDP.

Bir Kürt milletvekilinin, Kürt sorununun taşıyıcısı olan bir parti başkanının cumhurbaşkanlığına aday olmasının anlamı büyüktür.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Abdülkadir Selvi: 'Bize halk ve Hakk yeter'

Eski dönemin tetikçileri yeni dönemin etikçileri kesildiler.

Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı adaylığı sırasında hukuk cinayeti olan 367 kararını savunanlar, 27 Nisan e-muhtırasını alkışlayan şimdi etik, ahlak, erdem gibi değerleri keşfettiler.

Neymiş efendim Başbakan istifa etmeliymiş.

Peki böyle bir düzenleme Anayasa'da var mı? Anayasa'nın 114 ve 102. maddelerinde yok. 298 sayılı Seçim Yasası'nda var mı? Yok. Cumhurbaşkanlığı Seçimi Yasası'nda var mı? Yok. YSK genelgesinde var mı yok. Hem de yok yok yok.

Dünyanın hiçbir yerinde yok.

Sizin o çok sevdiğiniz muhtar bile istifa etmiyor.

Siyasi etiği Recep Tayyip Erdoğan aday olunca mı hatırladınız.

367 kararı sırasında icat edilmemiş miydi bu etik?

Başbakan istifa etse seçim kazanacaklar.

Kafayı Recep Tayyip Erdoğan'la öyle bozmuşlar ki, Ertuğrul Özkök, 'Sessiz Allah' diyor. Tövbe tövbe. Sanki bir de 'Sesli Allah' var. Erdoğan'dan nefret edebilirsiniz ama bunu insanlığın Allah inancına hakaret edecek bir noktaya vardırmayın. Bunun adı düpedüz şirktir.

Tam da bu aşamada Başbakan'ın MKYK'da yaptığı bir analizi paylaşmak istiyorum:

'Bunların derdi bizim şahsımızla değil. Bunların derdi bizim değerlerimizle ve temsil ettiğimiz toplumsal kesimlerle.'

Bu siyaset sosyolojisinin üzerinde dikkatle çalışması gerektiği bir tespit.

AK Parti MKYK'da seçim hazırlıkları masaya yatırılıyor. Ama bir vesile ile bu konu da tartışılıyor. Başbakan, 'Güç odakları ve medya konusunda tavrımız aynen devam edecek' diyor.

'Bunlar vaktiyle bize geliyorlar. Diyalog kuruyoruz. Sonra atmosfer değişince dönüyorlar, aynen devam ediyorlar' diye ekliyor.

Sonra bir gözlemini paylaşıyor. 'Bu tür diyalog kurmak istediklerinde şunu anlıyorum. Bizim gücümüz Tansu'ya, şuna, buna yetti. Sana da yeter dediklerini anlıyorum. Ben de, 'Ben milletimle beraber olduğum sürece gücünüz bana yetmez' diyorum.'

Bu sözler bir anlamda Recep Tayyip Erdoğan siyasi mücadelesinin özünü ve tüm geçmişini özetliyor. Ama aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı seçimi başta olmak üzere geleceğe ışık tutuyor.

Başbakan bu değerlendirmesinin hem başında hem de sonunda, MKYK üyelerini tek tek süzüyor ve 'Halk ve Hakk bize yeter' diyor.

Sadece miting meydanlarının tam tepesine asılacak değil, zihnimizin bir köşesine kazınacak bir söz.

Recep Tayyip Erdoğan'ın Pınarhisar Cezaevi'nden Çankaya'nın tepesine taşıyacak olan sır da bu.

Halka dayanmak ve Hakk'tan yardım istemek.

Başbakan'ın MKYK'daki şu sözlerini de paylaşmak istiyorum:

'Biz bu günlere güç odakları ve medya ile gelmedik. Halkın desteği Hakk'ın yardımı ile geldik. Halk ve Hakk bize yeter.'

Bu tam bir teslimiyet hali.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik bir yol haritasının iyice şekillendirildiği MKYK'dan duygusal bir anekdotu paylaşmak istiyorum.

Malatya Milletvekili Öznur Çalık, 'Bu son toplantı mı?' diye soruyor. Başbakan, 'Yok geleceğim' diyor. Belli ki bir MKYK daha yapacak. Sema Kırcı, 'Sizin Cumhurbaşkanlığı makamına gideceğinize seviniyoruz ama siz gidince biz yetim kalacağız' diye konuşuyor.

Başbakan, yok ben yine başınızda olmaya devam edeceğim şeklinde bir cevap veriyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili titiz bir çalışma yapılıyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerini çok sıkı tutan Başbakan, seçimlere ilişkin çok önemli uyarılarda bulunuyor.

'Rehavete kapılmayın' diyor.

Sonra sıralıyor.

1-Kampanya süresince gaf yapmamaya dikkat edelim.

2-Mitinglere ağırlık verelim.

2-Halkla birebir iletişim kuralım. Arkadaşlarımız halkın içinde olsun.

3-Seçmenlerimizi sandığa taşıyalım. Tatile gidenlerin oy kullanmalarını sağlayalım.

Bu konuşmalardan sonra seçim kampanyasını yürütmek üzere Ömer Çelik, Yalçın Akdoğan, Hüseyin Çelik, Süleyman Soylu, Mustafa Şentop, Mahir Ünal ve İbrahim Uslu'dan oluşan bir komite kuruluyor.

AK Parti bunu her seçimden önce yapıyor.

Peki kimim Başbakan olacağı konusu konuşulmuyor mu?

Toplantıya öyle bir hava hakim oluyor ki, kimse bu konuya değinmek istemiyor. Birkaç kişi gündeme getiriyor. Ona da yadırgayıcı bir gözle bakılıyor.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Hilal Kaplan: Erdoğan'ın hikâyesi

Rize'nin Güneysu ilçesinden İstanbul'un Kasımpaşa ilçesine göç eden ailesinin üçüncü çocuğu olarak mütevazı bir evde hayata gözlerini açtı.

İlkokulda okurken cep harçlığı için İstanbul sokaklarını su ve simit satarak arşınladı. Ardından İmam Hatip Okulu'na yazıldı. Ancak o dönemde üniversite kapıları İmam Hatiplilere kapalı olduğu için fark derslerini vererek Eyüp Lisesi'nden diplomasını aldı.

Küçük yaşlardan itibaren futbola olan ilgisi, yeteneğiyle birleşince daha 15 yaşında Camialtı Spor Kulübü'ne transfer edildi. Ne var ki babası Ahmet Bey, oğlunun futbol düşkünlüğüne fena halde karşıydı. Bu yüzden babasını kırmak istemeyen Erdoğan, uzun süre futbolcu kimliğini babasından sakladı. Futbol ayakkabılarını bile eve sokmaz, kömürlükte gizlerdi. Ancak İ.E.T.T.'ye transferi vesilesiyle futbol kariyerinin de gizlenmesi imkânsızlaştı.

Takımının şampiyonluk kupasını kaldırdığı sene siyasete de girmişti. İlk seçim başarısını 22 yaşındayken kazanarak, 1976 yılında Millî Selamet Partisi Beyoğlu Gençlik Kolu Başkanı ve ardından İstanbul Gençlik Başkanı oldu.

12 Eylül darbesi, iki yıllık evli ve bir yaşındaki bir oğlan babası Erdoğan için de bir dönüm noktası oldu. Futbola veda etti. Siyasî hayatı mecburen askıya alındı. Marmara Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra özel bir şirkette çalıştı. Ama gönlünde yatan hep siyaset oldu. Darbe sonrası Millî Selâmet Partisi'nin devamı olarak kurulan Refah Partisi'yle beraber Necmettin Erbakan'ın yanında siyasî yaşamına geri döndü. İstanbul İl Başkanlığı'nın yanı sıra Refah Partisi MKYK üyesi oldu.

Uzun ve çetrefilli bir yolun ardından 1994'te, âşık olduğu İstanbul'un belediye başkanı oldu. Nurettin Sözen döneminde iflas eden belediyeciliğe çağ atlattı. Fakat Türkiye hâlen vesayetin karanlık koridorlarında yürüyordu. Okul kitaplarında bile yer alan bir şiiri okuduğu için belediye başkanlığı elinden alındı, hapis yattı, siyasî yasaklı hale getirildi. Pınarhisar Cezaevi, onun için Medrese-i Yûsufiye oldu. Oradan çıkışı, 'muhtar bile olamaz' denilen adamın Başbakanlığa yürüyüşünün ilk habercisiydi. Dik durup eğilmemenin halk nezdindeki teveccühünün idrakiydi.

2001 yılında kurduğu Ak Parti, onun liderliğinde üç yerel seçim, üç genel seçim ve iki referandumdan galibiyetle çıktı. Uluslararası güçlerle ittifak halindeki vesayet odakları, yerli ve yabancı basın ona vurdukça, o büyüdü. Yıkamadıkları Erdoğan, her seferinde kavgadan daha da güçlenerek çıktı.

Fotoğrafta olduğu gibi, merhum Necmettin Erbakan'ın sağında yer alan Erdoğan'ın bir kamyon kasası üzerinde yapılan seçim çalışmalarından Çankaya Köşkü'ne uzanacak olan hikâyesi böyle yazıldı.

Erdoğan biraz da bu yüzden kazanacak. Çünkü onun bir 'hikâyesi' var; halkı teğet geçmeyen, suya sabuna dokunmaktan çekinmeyen, gerektiğinde el uzatan gerektiğinde yumruğunu sıkan...

Onun hikâyesinde alt sınıftan gelerek hayat merdivenlerini türlü meşakkatlere katlanarak çıkmak var.

Onun hikâyesinde ayrımcılığa uğrayan İmam Hatipliler var.

Onun hikâyesinde bir zamanlar okul kapılarından, ordu evlerinden, şehit oğlunun cenazesinden, askerî hastanelerden döndürülen ama bugün Meclis'te, akademide, medyada, memuriyette haklı yerini almış başörtülü kadınlar var.

Onun hikâyesinde cezaevinde yatan oğlunu anadilinde bağrına basamayan, ya askeriyenin ya dağın yolunu evlâdını hasretle bekleyerek gözleyen analar var.

Onun hikâyesinde devlet tarafından mallarına el konulmuş gayrimüslimler var.

Onun hikâyesinde devlet adına özür dilediği Dersim Katliamı var.

Onun hikâyesinde asırlık yasını paylaştığı Ermeniler var.

Onun hikâyesinde eşine ve kızlarına en ağır hakaretler edilse de, kendisine hırsız, diktatör bozuntusu, katil dense de halkın sahip çıktığı bir adam var.

Onun hikâyesinde yurdundan zorla göç ettirilenlerin kutlu dönüşü veya Ahmet Kaya örneğinde olduğu gibi dönemeyişi var.

Onun hikâyesinde Çankaya'ya giden yolu tıkamak isteyenlerin yaptığı '411 el kaosa kalktı'dan 367 saçmalığına, e-muhtıradan cumhuriyet mitinglerine kadar türlü katakulli var.

Onun hikâyesinde orantısız zekâlıların çalışma ofisinden evine kadar basmaya çalıştıkları bir lider var.

Onun hikâyesinde hem ailesinin hem de devletin en mahremine girip ifşa etmekten çekinmeyen hainlerle mücadele var.

Onun hikâyesinde ülkesinin menfaatlerini gözettiği için başta Mısır olmak üzere diğer ülkelerde olduğu gibi başı ezilmek istenen bir liderin vakarı var.

Peki, Erdoğan'ın en büyük rakibi olduğu söylenen, hayatının çoğunu yurt dışında geçirmiş, malum medyanın sıklıkla eşinin başörtüsüz olduğunu hatırlattığı, son bir ayda âdeta paraşütle indirilmiş zatın hikâyesinde bize dair ne var?..

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Engin Ardıç: Makaram sarı bağlar

Selahattin Demirtaş ikinci tura kalacakmış. Vallahi.

Kim demiş? Pervin Hanım demiş. Pervin Buldan. (Hanım dedim de aklıma geldi, Sabahat Hanım'ın istifa dilekçesi ne oldu yahu, Kılıçdaroğlu top yapıp oynasın diye torununa mı verdi?)

Ne desin Pervin Hanım? "Selahattin cumhurbaşkanı seçilir" diyecek hali yok ya...

TÜSİAD başkanı Haluk Bey daha ortadan gidiyor, "tüm adaylara eşit mesafedeyiz" diyor. "İyi oynayan kazansın" ya da "ben milli takımı tutuyorum" gibilerden "banal" bir kıvırma numarası...

Aydın Doğan'ın askerleri de öyle diyorlar, eşit mesafedelermiş. Kimisi de olaya soğuk bakıyormuş.

Büyük başkanlar öyle demiyorlar ama. (Büyük başkan dediysek Aziz Yıldırım demedik, şurada dalgamızı geçiyoruz.)

Büyük partilerin büyük başkanları biraraya gelmişler, gene bir "büyük uzlaşma" sağlamışlar. Hani komünist sanatçıların Kılıçdaroğlu'yla büyük uzlaşmaları gibi.

Ne hikmetse bizde uzlaşmalar hep büyük oluyor, şunun iki numara küçüğü yok.

DSP başkanı Masum Bey, BTP başkanı Haydar Bey, DP başkanı Gültekin Bey. (Galatasaray başkanı Ünal Bey yok, o teknesiyle geziyor.)

Osman Pamukoğlu nerelerdedir? Neydi onun partisinin adı?

Büyükler Kılıçdaroğlu ve Bahçeli'yle biraraya gelmişler, büyük uzlaşmışlar. Ekmeloğlu'nu destekliyorlarmış.

Tamam işte, seçim çantada keklik. (İyi ama Selahattin de ikinci tura kalıyor... Nasıl olacak bu iş? Ekmeloğlu Çankaya'ya, Erdoğan ile Demirtaş da, hani dünya kupasında kaybedenlerin "ikincilik- üçüncülük maçı" oynamaları gibi ikinci tura mı?)

DSP, BTP ve DP büyük ağırlıklarını koyduklarına göre bu iş tamamdır.

Lakin, DYP su koyuvermiş. Ortak deklarasyonu imzalamaktan geri durmuş. Büyük uzlaşmadan çekilmiş.

Bu durumda iş tamam değildir.

Tuhaf... Hayatı boyunca Nur cemaatiyle al takke ver külah olmuş büyük Demirel, Fethullah'ın adayı Ekmeloğlu'na destek vermiyor!

Niçin? Ekmeloğlu hem "Atatürk ilkelerine" hem de "laikliğe" bağlı kalacakmış, büyük uzlaşanlar öyle diyorlar. Daha ne? Büyük kesişme.

Öte yandan, Emine Ülker Hanım da "muhalefete muhalefet" tavrıyla "Ekmeloğlu'nun Gezi ruhunu temsil etmediğini" söylemiş. Gitarcı çocuk vardı Ankara'da, onu göstersinler. Büyük zırva.

Bu acıklı güldürüde, bu hazin komedyada diğer bazı büyüklerin de görüşlerini merak ederiz... Örneğin Doğu Perinçek'in İşçi Partisi kimi destekliyor? Faşist gazeteler Erdoğan'ı desteklemiyorlar, onu anladık da, oylarını kime verecekler? Acaba Türkiye Komünist Partisi merkez komitesi ne düşünüyor? Politbüronun kararı nedir? Kimi destekleyecekler?

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Mahmut Övür: 'Türkiye ile nefes borumuz ortak'

Irak'ta IŞİD'in Musul'u işgaliyle başlayan yeni sürecin bölgeyi nasıl etkileyeceğini göreceğiz ama şimdiden Irak'ın üçe bölündüğü gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuz çok açık.

Aslında IŞİD'in ortaya çıkışı sadece olması gerekeni hızlandırdı o kadar.

Yoksa bu gerçek er veya geç gündeme gelecekti.

Son dönemde Irak Kürdistanı'nda olup bitenler, Kerkük ve Irak Kürdistan'ı için "referandum" çağrıları bu sürecin bir sonucu.

Irak'ın genelinde ve Kürt bölgesinde yaşananlarla Türkiye yakından ilgilenirken, Türkiye'nin tutumuyla da bölgedeki siyasi aktörler yakından ilgileniyor.

Irak Kürdistanı'nın en etkili gazetelerinden Xebat'ın editörlerinden ve Türkiyenasî Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Shwan Tavenge tam da bu nedenle bir süredir İstanbul'da görüşmeler yapıyor. 

Gelişmelere Türkiye nasıl bakıyor? 

O bu soruların cevabını ararken biz de Türkiye'den merak edilen soruları ona sorduk.

IŞİD ne yapmak istiyor? 

"Kürtler IŞİD'e asli bir unsur olarak bakmıyor. IŞİD bir alettir. Irak'ta gerileyen Sünni pozisyonu yükseltmek için devreye sokuldu. Suudi Arabistan ve eski BAAS'çıların desteğiyle, Sünni gerçekliğine bir realite kazandırmak isteniyor. Esas güçleri de 2 bin kişiyi geçmiyor."

Gazeteci Tavenge, Irak'ta IŞİD olsa da olmasa da derin bir değişim yaşanacağını belirtiyor ve ekliyor: 

"Birleşik Irak artık son nefesini veriyor. Yaşamasına imkân yok. Tekrar adı Irak olan o zindana dönüş mümkün değil. Şu anda bütün Kürt siyasi hareketleri ortak hareket ediyor, KDP, YNK, Goran ve diğerleri... Öncelikli hedefleri de ekonomik bağımsızlıktır."

Gazeteci Tavenge, Irak Kürdistanı'nın bölgenin değişmesi için bir cazibe merkezi olabileceğinin altını çizerek şöyle diyor: "Irak Kürdistanı çok güvenli bir yer. Bu yüzden 30 ülkenin konsolosluğu var.

Milyar dolarlık yatırım yapan dünyanın büyük firmaları binlerce çalışanıyla orada. Türkiye ile ilişkilerimiz ise çok daha derin ve anlamlı. Ticaret hacmi Almanya'yı yakaladı. Türkiye'den 1100 firma iş yapıyor. 20 bin Türk çalışıyor. Irak Kürdistanı deyim yerindeyse bölgenin G. Kore'si olacak potansiyele sahip... Öyle bir vizyonu var. Ekonomik ve siyasi merkez durumunda... Böylesine canlı bir ekonominin sürmesi için ekonomik ve siyasi özgürlüğe ihtiyaç var."

Tam da bu noktada sözü, bir süreden beri tartışılan ve dün de Mesud Barzani'nin parlamentoda yaptığı konuşmayla netleşen referandum ve bağımsızlık meselesine getiriyorum.

Gazeteci Tavenge bu konuda şunları söylüyor: "Referandumun esas amacı toplumsal ve hukuki meşruiyettir. Öncelikle Kerkük için yapılıyor. Irak anayasasının 140'ıncı maddesi zaten bunu öngörüyordu ama Irak merkezi hükümeti bunu yapmadı, erteledi. Şu anda fiilen Kerkük Irak Kürdistanı'nın bir parçası. Bunun anayasal güvenceye kavuşması gerekiyor. Zaten Kerkük'ün Kürdistan parlamentosunda 12 üyesi var.

Son seçimlerde bunun 2'si Türkmen, 2'si Arap, 8'i de Kürt'tü."

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Hasan Bülent Kahraman: Erdoğan birinci turda seçilir mi?...

Tayyip Erdoğan'ın seçimi kazanmasıyla ilgili kuşku yok. Mesele ilk turda kazanıp kazanmayacağı. O konuda spekülasyonlar ve objektif değerlendirmeler yapılıyor. Bir şey söylemek zorsa da birkaç koşul bir arada ele alındığında ortaya çıkacak sonucun ne olduğu görülebiliyor. 

***

Bunların ilki ve en önemlisi rakipler arasındaki fark. Çarşamba günkü yazımda da belirttiğim gibi Demirtaş'ın adaylığını kendine özgü bir parametre olarak kenara ayırırsak Erdoğan karşısında Ekmeleddin İhsanoğlu'nun belli kısıtlamalarının olduğu muhakkak. 

Bir kere Erdoğan, İhsanoğlu'yla mukayese edilmeyecek bir karizmaya sahip. Karizma derken bunu sadece kişisel etkileme gücü olarak anlamamak gerek. Kendi başına oluşan bir karizma yok siyaset sosyolojisinde ve psikolojisinde. Karizma belli bir tarihin içinden oluşuyor. "18 yaşından beri" siyasetin içinde olan ve son on iki yılda Başbakanlık yapan birisi olarak Erdoğan, son bir yılda toplumun belli kesimleriyle ciddi çelişkiler yaşasa bile, çok geniş bir kitlenin gözünde başarılı bir siyasetçi olarak görülüyor. Karizmasını bu koşul meydana getiriyor. İhsanoğlu böyle bir özelliğe sahip değil. 

İkincisi, Erdoğan, siyasetçi olarak ve siyaseten Cumhurbaşkanlığını üstlenmiş bir kişi sıfatıyla bu sahada yarışıyor. İhsanoğlu ise, siyaset dışından gelen biri olması bir tarafa, ne yazık ki, apolitik bir pozisyon almak için aday. İki olgu arasında giderilmesi olanaksız bir fark var. Diğer toplumlar için de aynı şeyi söyleyebilirim ama bilhassa Türkiye'de halk apolitik bir kişiye oy vermez. 

Üçüncü

bir koşuldan söz edeyim. Erdoğan, adaylık konuşmasında da vurguladı, Cumhurbaşkanlığını bir dönemin uzantısı, hatta tamamlanması ve yeni bir döneme geçiş olarak tanımlayıp tasarlıyor. Dolayısıyla o kitlenin bunu bir tarafa bırakıp İhsanoğlu'na teveccühü olanaksız. 

***

Gelelim işin matematik yanına. CHPMHP ittifakının aritmetik bir sonuç doğuracağını düşünenler var. Son seçim sonuçlarına göre bu iki partinin toplamı % 40'ın biraz üstünde. Ama bu matematiğin hiçbir zaman böyle işlemediği daha önceki ittifak örneklerinde ortaya çıktı. Parti ittifakları aritmetik toplama eşit değil; olmuyor. Kaldı ki, katılım şartı var. O sonuç çok yüksek bir katılımda elde edilmişti. Halbuki 10 Ağustos seçiminde katılım düşecektir. Bu muhakkaktır ve eksik katılım ittifaka darbe vuracaktır. 

Unutulmaması gereken asıl koşulu da aktarayım. Ortada çok ilginç bir durum var, siyasal yaşamımız bakımından. CHP, İhsanoğlu'nu "milliyetçi- muhafazakâr- mukaddesatçı" bir aday olarak sunarken merkeze kaydığını, kendi geçmişinin izolasyonist politikasından vazgeçtiğini ilan edip kanıtlamaya çalışıyor. Yani CHP muhafazakârlık tercihiyle normalleşip merkeze kayıyor. Buna karşılık İhsanoğlu daha ilk günden başlayarak ne kadar "CHP'li", o meyanda da "Kemalist/ Atatürkçü" olduğunu kanıtlama gayretinde. 

Bu iki uç noktanın CHP tabanında uzlaşması, bu şartlarda uzlaşması mümkün mü? Sonuç üstünde bundan daha etkileyici bir unsur düşünülebilir mi? Buna bir de İhsanoğlu'nun seçilmesi için tabandaki mobilizasyonu MHP'lilerin gerçekleştireceğini ekleyin (o da artık ne kadar olacaksa) bu şartlarda "hangi çatı adayı?.." demekten başka yapacak pek bir şey yok!

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Ufuk Ulutaş: İsrail intikam istiyor!

İntikam kelimesi, Arapça ve İbranice’de aynı kökten gelir (nun-kaf-mim). Malum, bizim Türkçe’de de kullandığımız intikam kelimesi Arapça’dır, İbranicesi ise “nekama”dır. İki dil arasındaki bu benzerlik sadece bu kelimelerle sınırlı değil; iki halk da semitik kökenli olduğundan benzerlik dilleri aşan bir boyuttadır. Örneğin ilginçtir, Araplar’ın sıklıkla suçlandığı Anti-semitizm bile kökeninden hareket edersek Arapları da içermektedir. Etimolojiyi bir kenara bırakırsak, intikam -aynı kökten gelse de- Filistin Mandası döneminden beri İsrailliler ve Araplar arasında birbirlerine karşı beslenen en güçlü duygulardan birisi olagelmiştir. 

12 Haziran’da İsrail’in Filistin’in kalbinde kurduğu yasadışı yerleşimlerden birisi olan Guş Etsion bloğunda üç İsrailli gencin kaçırılmasıyla başlayan gergin bekleyiş, 30 Haziran’da gençlerin cesetlerinin El-Halil’in kuzeybatısında bulunmasıyla yerini intikam çığlıklarına bıraktı. Nof  Ayalon, Talmon ve Elad gibi yasadışı yerleşimlerde yaşayan, Naftali Frenkel (16), Gilad Şaar (16) ve Eyal Yifrah’ın (19) ölü bulunması üzerine İsrail hükümeti deneyimli olduğu “intikam operasyonlarına” başladı. 

Meseledeki en büyük garabet, kaçırma olayı duyulur duyulmaz Netanyahu hükümetinin vakit kaybetmeden Hamas’ı suçlayıp ardından Hamas ve Fetih arasında geçtiğimiz haftalarda kurulan milli uzlaşı hükümetini hedef alması oldu. Hamas kaçırma olayının sorumluluğunu üstlenmezken, İsrail tarafından birbirinden mantıksız açıklamalarla günah keçisi ilan edilmekten kurtulamadı. En basitinden hala adam kaçırma ile rehine değiş tokuşu yapmak isteyen Hamas çapında bir grubun neden istediğini almadan rehineleri öldürdüğüne -yakalanmaktan korktular dışında- bir açıklama getiremedi.  

Kabile ilkelliği 

Mervan Kavasmi ve Ammar Ebu İsa ismindeki iki Filistinli’den şüphelenen İsrail güvenlik güçleri, daha önce de sıklıkla başvurduğu bir intikam ve doğrulama metoduna tekrar başvurdu. Kavasmi’nin El-Halil’deki evi havaya uçuruldu. İsrail’in bu metodu, Ortaçağ’da yapılan cadılık testlerinden farksızdı: Cadı olduğundan şüphelendiğinizi ateşe atın. Ateşten kurtulursa cadıdır; kurtulamaz ve can verirse cadı değildir. Kavasmi de havaya uçurulan evde ölmediği için “suçludur”. Metodun saçmalığı bir yana, modern dünyada hiçbir hukukun kabul etmeyeceği bu uygulama sadece Ortadoğu’nun tek “kolonyal demokrasisi” olan İsrail tarafından sistematik olarak kullanılıyordur. İsrail daha önce de birçok defa hedef tahtasındaki bazı Filistinliler’in evini havaya uçurmuş veya dozerlerle yıkmıştı. 

Son gelişmelerin en endişe verici tarafı İsrail hükümetiyle halkın önemli bir kesiminin bu intikam söylemlerinde buluşması oldu. İsrailli yerleşimciler hukuk tanımazlıkları, vandallıkları ve şiddet eğilimleri ile bilinir. Irkçı gündemlerinin İsrail hükümetleri nezdinde kabul görmesi ve siyasaya dönüşmesi için büyük lobi faaliyetleri yürütür. Yerleşimci lobisi, bu olaydan sonra maalesef sadece hükümeti değil aynı zamanda İsrail ana akımını da bir girdap gibi kendi söylemlerine çekmiş durumda. Mevcut İsrail kabinesinin sağcı-aşırı sağcı yapısı ve Uri Ariel gibi yerleşimci lobinin önde gelen Amana ve Yeşa gibi kuruluşlarında yöneticilik yapmış birisinin Barınma ve İnşaat Bakanı olması, lobinin sesinin hükümet nezdinde yüksek çıkmasına sebep oldu. 

İntikam çığlıkları can yakacak 

Netanyahu, İsrail’in milli şairi Haim Nahman Bialik’in “küçük bir çocuğun kanının intikamı…” satırlarıyla sosyal medyadan intikam furyasına katılırken, hedefe Hamas’ı koydu ve Hamas’a bedel ödeteceğini ilan etti. Netanyahu hükümeti, Batı Şeria genelinde “cadı avına” başlayıp Gazze’yi havadan vururken; yerleşimci zihniyeti sosyal medyada “İsrail halkı intikam istiyor” kampanyaları başlattı, Filistinliler’e yönelik taciz ve linç faaliyetlerine girişti ve son olarak Kudüs’te kaçırdıkları Filistinli Muhammed Ebu Hıdır’ı (16) “bilmukabele” öldürdü.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Emin Pazarcı: Türkeş‘e de gidecek mi?

Bana göre tek dezavantajı “düşük profilli” bir aday olması. Eleştirilecek en önemli yanı ise, sırf Erdoğan’ın önünü kesmek için Cumhurbaşkanlığı’na aday gösterilmesi. 

Ne CHP’ye uyuyor, ne de MHP’ye. 

Çünkü, Ekmeleddin İhsanoğlu her iki partinin de bugüne kadar savunduğu ya da savunur göründüğü görüşler çerçevesinde bir isim değil. 

O yüzden biraz makyaja ihtiyacı var… 

Bir süredir bu yapılmaya çalışılıyor! 

Aslında sıkıntılı bir durum! Bir yanda CHP, diğer tarafta MHP. Üstüne bir de Haydar Baş’ın BTP’sini koyun. Bunlara ayrıca İhsanoğlu’na destek için yayınlanan mutabakat metnine imza veren DP ile DSP’yi ekleyin. 

Öyle bir makyaj yapılmalı ki, İhsanoğlu ismi hepsine birden şirin gelsin! 

CHP, üzerine düşeni yapıyor. Kılıçdaroğlu’nun “Tanındıkça CHP seçmeni tarafından da sevilecek” açıklamasının gereği yerine getiriliyor. İhsanoğlu, önce CHP Genel Merkezi’nde “Cumhuriyet ilkelerine sadık bir vatandaş olduğundan” bahsetti. “Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması gerektiğini” söyledi. Laiklik vurgusu yaptı. 

Hatta, “Yakın çevrem bana Ekmel diye hitap eder” diyerek, ismindeki “din” bölümünü de çıkarttı! 

Yetmedi, Hacıbektaş’a gitti; Alevi seçmene selam gönderdi. Madımak Faciasının yıldönümünde de gerekli mesaj verildi: 

-Madımak Oteli bir ibret müzesi haline getirilsin. 

Bu arada, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu boş durmadı. Ekmel Bey’i Diyarbakır’dan omuzladı. CHP’nin açılıma genel olarak itirazının bulunmadığını belirtip, “İhsanoğlu da bu konuda gerekli açıklamaları yapacak” dedi. 

***

DP ve DSP gibi partiler açısından zaten ortada bir problem yok. Son seçimlerde aldıkları oylar ortada. Onlar vitrini doldurdular. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun arkasında yer alan siyasi parti sayısını dörde yükselttiler. 

BTP’ye gelince… 

Genel Başkan Haydar Baş, orada zaten önemli bir figür. Tabanın yapısına bakıldığında ne derse o olur. Oy oranı da belli. Belli ki o kesimin büyük bölümü sandıkta Ekmeleddin İhsanoğlu’na oy verecek. Etti beş parti. 

SP ve ÖDP gibi oluşumlar ise “Bizim ilkelerimiz var” dediler. Kervanın dışında kalmayı tercih ettiler. 

***

Gelelim MHP’ye… O tarafta fazla bir hareketlilik yok. Ekmeleddin İhsanoğlu için genel olarak “İnançlı, manevi değerlere sahip, milli birikimi olan bir Cumhuriyet aydınıdır” türünden açıklamalar yapıyorlar… 

Eleştirenlere de “Tayyipçi, tetikçi ve zavallı” diyorlar. Dahası da var da onları bu köşede yazıp tadınızı kaçırmak istemem. 

Mesela Aslan Bulut’un köşesinde yazdığı “Atatürk’e idam fetvası veren ve İngilizler tarafından kullanılan Mustafa Sabri Efendi’nin kucağında büyümüştür” iddiasının doğru olup olmadığı yönünde bir açıklama yapmıyorlar. 

Yine Aslan Bulut tarafından gazetede yazılan Mustafa Sabri’nin, 1927’de Yunanistan’da yazdığı şiiri görmek istemiyorlar: 

“Tövbe Ya Rabbi tövbe Türklüğüme. 

Beni Türk Milletinden addetme.” 

Ekmeleddin İhsanoğlu, ortak aday, ama ortaya çıkan görüntüye bakılırsa, asıl CHP’nin adayı gibi. Anıtkabir’e gitti, İsmet İnönü’nün mezarını ziyaret etti. Buna karşılık, MHP’nin Manevi Lideri Alparslan Türkeş’in mezarına gidip bir Fatiha okumadı.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Mehmet Ocaktan: Bu paşa darbecilikten beraat mi etti?

Biliyorum gereksiz ve çok sıkıcı bir konu. Ayrıca ramazanın mehabetine de pek uymuyor. Ama Anayasa Mahkemesi’nin kararı sonrasında tahliye olan Balyoz darbe planının mimarı Çetin Doğan’ın sanki darbecilikten beraat etmiş gibi üst perdeden ahkam kesmesi, birkaç laf etmeyi zorunlu hale getirdi. Bildiğimiz kadarıyla söz konusu olan beraat değil, yeniden yargılamanın yolu açıldı. 

Malum yargı içindeki paralel yapılanma, Balyoz yargılamasında gerçek darbecilerin arasına masumları da katarak, olmayan belgeler üreterek kelimenin tam anlamıyla sürecin temeline dinamit koymuştu. Oysa gerek Balyoz, gerekse Ergenekon yargılamaları Türkiye’nin darbe geçmişiyle yüzleşerek demokrasisinin standartlarını yükseltmesi açısından büyük bir şanstı. 

Ancak yargı içindeki “mistik darbeci” ekip kendilerinden olmayan herkesi “Balyoz çuvalı”nın içine doldurarak yargılamayı adeta bir intikam operasyonuna dönüştürdü. 

Ve sonunda gerçek darbecilerle darbeci olmayanlar aynı akıbeti paylaştılar, mahkum oldular. Muhtemelen, dışarıdan aldıkları talimatlarla hukuk icra eden ‘neo vesayetçi’ yargıçlar yolun bir yerinde adaletin tecelli edeceğini ve bu “mistik darbe oyunları”nın bir gün bozulacağını biliyorlardı. Ama adanmışlıkları yüzünden adalete kör ve sağır oldular. 

Oysa hiç belgeler üretmeden de, balyoz darbe planıyla uzaktan yakından ilgisi olmayanları işin içine katmadan da Çetin Doğan gibi gerçek darbecileri mahkum etmek mümkündü. Çünkü Çetin Doğan ve benzeri birkaç general zaten kendileri böyle bir darbe planının varlığını itiraf etmişlerdi. Nitekim Doğan mahkemede verdiği ifadede önce Balyoz seminerinde “darbe planı”nın görüşüldüğünü söylemiş sonra da inkar etmişti. Yani o çok tartışılan ve yargılama sürecini ifsat eden CD’ler olmadan da zaten darbecilikleri tescillenmişti. 

Ayrıca yargılama sürecinde sanıkların kabul ettikleri seminer ses kayıtları son derece açık. Aşağıda okuyacağınız satırlar resmi askeri bir çalışmanın ses kayıtlarıdır ve dönemin 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan tarafından söylenmiştir: 

“İçerideki birlik ve bütünlüğü nasıl sağlarız, arkadaşlarımız bu konuyu dile getirdiler… Bu evvela inandırıcı, milli birliği sağlayıcı bir hükümetin varlığıyla olur. Dini öne çıkaran, ümmet anlayışını öne çıkaran bir anlayışla milli birlik asla sağlanmaz. Hükümetin ve meclisin kendisine çeki düzen vermesi gerekir ki, onu söyleyeceğim Genelkurmay Başkanı'na, Kuvvet Komutanı’na. Siz meclisi uyarıcı, bu gidişe dur deyici bir ültimatom verin, çağırın işte sonunuz böyledir, gerekli tedbiri alın deyin, diyeceğim. Halkın tasvip edeceği, tarafsız, bağımsız … ülkeyi seçime götürecek bir hükümetin kurulması önemli…' 

'Bu plan seminerini, plan çalışmasını kasıtlı olarak belli çerçeveye koyduğumuzu, günün şartlarına, günün konjonktürel gelişmelerine göre dikkatlerimizi nelere yoğunlaştırmamız gerektiğini ortaya koymak için yaptığımızı herhalde hepiniz anlamışsınızdır. Buradaki Yunanistan meselesi tali bir meseledir. … Asıl, içinde yaşadığımız durum önem arz etmektedir…' 

'İçeride belli bir partinin militan kadrosu adım adım irticai örgütlenmeyi bütün yurt sathında yaymak için bazen geri adım atarak, fakat fırsat bulduğu zaman da iki adımla bunu telafi ederek mesafe almaktadır (…) bundan daha büyük tehlikemiz yok mevcut durum içinde (…) Bugünden tezi yok (…) irtaci anlamdaki tehditlere karşı da gerekli tertip ve tedbirleri almak ihtiyacındayız…” 

Bakmayın siz bugün Çetin Doğan’ın yalancı pehlivan edasıyla ortalarda dolaştığına. O kendisini hala “eski Türkiye”de zannediyor.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Kurtuluş Tayiz: Fahri HDP müfettişleri

Sanatçıların ve gazetecilerin milletvekillerini genel başkanlarına şikâyet ettiği çok trajik-komik günler yaşıyoruz. Bazı sanatçı ve gazeteciler, fahri trafik müfettişleri gibi HDP'li vekilleri izliyor, görüşlerini kelime kelime didikliyor, süzgeçten geçirip "aykırı” gördükleri yanları parti yöneticilerine şikayet ediyor. Buraya kadar olan kısmı okuyanlar, yazının bundan sonraki kısmında bir şakayla karşılaşmayı bekliyor olabilir, ama hemen söyleyelim şaka değil, maalesef gerçek. Girişi uzatmadan olayı kısaca şöyle özetleyelim: BDP Hakkâri Milletvekili Adil Zozani'nin T24'te dün yayınlanan Helin Alp imzalı röportajıyla başladı her şey. 

Röportaj, AK Parti düşmanlığı içermiyor gerekçesiyle olsa gerek ünlü sanatçımız Harun Tekin, twitter üzerinden Hakkârili vekil Zozani'yi eski genel başkanı Ertuğrul Kürkçü'ye (Tekin'in attığı twit şöyleydi: Sayın vekilim, acaba bu röportajı gördünüz mü @ekurkcu) şikâyet etti. "Radikal" gazetecilerden Ezgi Başaran ise bu twiti RT ederek, Harun Tekin'e destek verdi. Bir anda sosyal medyadaki diğer destekçilerin de oyuna katılmasıyla Adil Zozani'ye karşı bir linç hareketi başlatıldı. Tepkilere sessiz kalamayan Ertuğrul Kürkçü ise twitter üzerinden Harun Tekin'e aciz bir şekilde yanıt verdi: "Üyelerimiz görüşlerini her yerde ifade edebilir, biz de onları eleştirmekte özgürüz. HDP'ye parti sözcülerinin ifadeleri ancak maledilebilir." Ertuğrul Kürkçü gibi aslında sindirilmesi zor bir ismin bile gelen tepkiler karşısında çaresiz kalarak Adil Zozani'ye sahip çıkamaması, bu lobinin HDP üzerinde ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.  

Bu yazıyı kaleme aldığım sıralarda twitter üzerinden Adil Zozani'ye yönelik tepkiler yerini Öcalan'ın liderliğinin sorgulanmasına bırakmıştı. Zozani'nin röportajda aslında Öcalan'dan farklı bir ifadesi veya görüşü de yoktu doğrusu. Daha önce Abdullah Öcalan'ın da deklare ettiği gibi Türkiye'nin başkanlık sistemine geçişine karşı olmadığını açıklıyordu Adil Zozani. Parlamenter sistemin iflas ettiğini, Demirtaş'ın da cumhurbaşkanı seçilmesi halinde mevcut sistemin kriz üreteceğini anlatıyordu. Sanırım bu kısım Zozani ile birlikte Öcalan'a yönelik de küfürlerin havada uçuşmasına yol açtı.  

Galiba Zozani'nin asıl tepki çeken sözleri, CHP ve MHP'nin çatı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu ile ilgili değerlendirmeleri içeren kısmıydı. Zozani, Öcalan'ın bir kitabında yer verdiği "Tunç Yasası"na atıfta bulunarak Ekmeleddin İhsanoğlu'nun adaylığını şöyle değerlendiriyor: “Mevcut sistemde iktidara kim gelirse gelsin CHP kısmen iktidardadır. Cumhuriyetin temel değerleri, esasında CHP’nin temel değerleridir. CHP, cemaat -hükümet çatışmasında neden cemaatten yana bir tutum içinde oldu? Çünkü cemaat ile CHP’nin devlet zemini örtüşüyor. Bu zemin teknokratik devlet zeminidir. CHP-MHP ve cemaatin mevcut anlaşması ve oluşturdukları ‘çatı’, teknokratik devlet yapısını koruma hamlesidir. Mevcut parlamenter sistemin, işlevsiz halinden şikâyetçi değiller. Çünkü devlet bürokrasisi içindeki örgütlenmeleri kendilerine yetiyor. Oysa bu tekonokratik yapı ortadan kalktığında üçü birden kaybedecek. Kürt sorununun demokratik yollarla çözümüne defans gösteren CHP-MHP’nin böyle kritik bir dönemde birleşmiş olması ve cemaat desteğini alması önemli bir göstergedir. Tunç Yasası’nın siyasal ve sosyal temsiliyetini de çatı adayı Sayın İhsanoğlu’nda görüyoruz." 

Adil Zozani'nin görüşlerinin aslında AK Parti'ye yakınlıkla veya Erdoğan'a sempatiyle uzaktan veya yakından alakası yok. Buna rağmen bu çevreler dün gün boyu HDP'ye baskı yaparak Adil Zozani'yi boşa düşürecek açıklamalar koparmaya çalıştılar. Aslında Türkiye çok garip bir ülke, siyasi değerler hep tersten bir işleve sahip. Kürt siyaseti içinde "İmralı'nın anahtarı Erdoğan'ın elinde, Öcalan ondan korkuyor" demek ne eleştiri, ne kınama konusu olabiliyor; "Ekmeleddin İhsanoğlu iyi, Erdoğan kötü" diyebilmek meşru görülüyor; fakat Erdoğan'a değil "iyi" demek, sadece "kötü" demediği için bile bir siyasetçiye yan gözle bakılıyor ya da HDP etrafında kümelenen sanatçı, gazeteci, solcu, Gezi'ci ve liberaller tarafından Adil Zozani örneğinde olduğu gibi lince tabi tutmak meşru kabul ediliyor. 

Bunun büyük bir zihinsel çarpıklık olduğu ortada değil mi?  

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Okay Gönensin: Aslında iki aday var

10 Ağustos seçimine üç adayın katılması resmen kesinleşmek üzere. Bu adaylardan ikisi “gerçek” biri ise toplumsal ve siyasal altyapı yokluğuyla malul.

Tayyip Erdoğan ve Selahattin Demirtaş “gerçek” adaylar olarak ortaya çıkmışlardır, toplumsal ve siyasal altyapıları vardır, toplumsal hedefleri vardır.

İhsanoğlu için son yapılan toplantıda Kılıçdaroğlu ve Bahçeli üç siyasi parti başkanlarını da yanlarına aldı. Bunlar DSP, BTP ve DP genel başkanlarıdır ve bu üç partinin toplam oyları yüzde 1’i bulmamaktadır. Rakamla, toplam 400 bin kişi bu üç partiye oy vermemektedir.

‘CHP’nin solculuğu’

AKP‘nin oyu 20 milyon, HDP’nin oyu 2 milyon dolayındadır. Bu iki partinin de aralarındaki oy farkına rağmen toplumsal ve siyasal karşılıkları çok kuvvetlidir.

CHP’nin toplumda ve siyasette bir karşılığı olmayan aday tespiti, bu partiye oy verenlerin düşünmelerine yol açtığı için bir hayıra vesile oldu.

Kendisini solcu hisseden, solda gören ama CHP’yi de solcu zanneden bir kesim düşünmeye, CHP’nin solculuğunu tartışmaya başladı. Sadece Tayyip Erdoğan karşıtlığının solculuk anlamına gelmeyeceğini görmekte geç kalanlar da bugün CHP’nin solculuğunu tartışıyor.

Sonucu şimdiden belli

CHP-MHP ittifakında bir araya gelen ulusalcılık-milliyetçilik-devletçilik hattının da bu haliyle toplumda bir karşılığı vardır. Ama bu hattın seçim stratejisi, bu karşılığın iktidar adaylığı olmaya yetmediğini, yetmeyeceğini de bir kez daha ortaya koymuştur.

“Gerçek” adayların ikisinin de toplum önüne çıkacakları, çıkaracakları siyasi program “demokrasi”dir. İkisi de kendi hatlarında birer demokrasi vizyonu getirecek ve bununla oy isteyeceklerdir.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Melih Altınok: Halkın tamamını ancak diktatörler “kucaklar”

Bugüne değin halk iradesinin karşısında devleti temsil eden cumhurbaşkanlığı makamının artık siyaset toprağına katılacak olmasıyla birlikte bir kesimi ciddi bir telaş aldı.

Zira Köşk’te oturacak kişiyi gayri halkın seçecek olması, dahili bedbahtlardan sakınılacak son tersanenin düşmesi anlamına geliyordu. Öyle ya, halkın tek ve meşru temsilcileri hadi parlamentoyu kuruyor ve “kısmen” işletiyorlardı belki ve neylerine yetmiyordu ki. Ama Köşk, tabiri caizse, “halkın ahırı” değildi, olmamalıydı. Parlamenter rejimse parlamenter rejimdi işte. Ama içine yerleşecek vatandaşın “halktan biri” olmayacağı inceden inceye hesaplanarak muazzam yetkilerle donatılan Köşk’ün sakini müesses nizamın ruhuna uygun olmalıydı.

Çünkü rejimin ilkeleriyle terbiye edilmeyen halk “boşlanınca” ya muhafazakârlara varıyordu ya da muhafazakârlara… Köşk’ün kapıları da, ancak siyaseten meşruiyeti olan bir sivile açılırsa, onun akıbeti de kuşkusuz farklı olmayacaktı. Mustafa Kemal’in hayaletinin gezdiği Çankaya Köşkü'nün, halkın tekerrür eden iradesi ile “rejim” arasındaki suni “dengenin” sağlanması açısından işlevselliği hayatiydi.

Ama gün geldi işte. Nihayet 80 yılın ardından, tıpkı kurumsallaşmış Batı demokrasilerinde olduğu gibi, bu topraklarda da siyasetin müdahil olmadığı alanlar “sorun” olarak algılanmaya başlandı.

Çankaya Köşk’üne çıkacak kişiyi halkın seçeceği ilk deneyimimizin arifesinde başlatılan meşruiyet tartışmalarının altında, işte bu eski Türkiye’ye ait arkaik zihniyet yatıyor.

Ne var ki atı alan halkın iradesi çoktan Üsküdar’ı geçti. Dolayısıyla süreci açıktan sabote etme girişimlerinin fazlasıyla sırıtacağını biliyorlar. Yeni Türkiye’nin çoğulcu serüvenini geriye döndüremeyeceklerini anladılar. Bu nedenle de, tarihsel haksızlıklarından kaynaklanacak olası seçim yenilgilerini, halkın kazanımlarını sınırlandıracak argümanları yaygınlaştırarak hafifletmeye çabalıyorlar.

Köşk seçimlerinin en favori adayı Tayyip Erdoğan’ın “yalnızca kendisine oy verenlerin cumhurbaşkanı” olacağı türünden amorf tespitleri bunların en gözdelerinden. Erdoğan’ın adaylık konuşmasında ısrarla vurguladığı kapsayıcı perspektif vaadine ve başbakanlığı dönemindeki takdire şayan icraatlarını bir çırpıda sıfırlayıp, “bizi kucaklayamaz” diye söyleniyorlar.

Pardon ama eski Yunan’dan beri envaiçeşidi tartışılan ve uygulanan demokrasinin başka bir seçim formülü var mı? Eğer çoğunluğun oyunu alan temsil hakkı kazanamayacaksa, niçin kuruluyor o sandıklar? Aksine inanıyorsanız niçin “fazla oy” almaya çalışıyorsunuz; bütün ilkeleriniz unutup “düşmanlarınızla” bile ittifaklar kuruyorsunuz. Yoksa aldığı oydan, arkasındaki halk desteğinden bağımsız olarak doğuştan yönetme hakkına sahip olan bir zümre mi var bu memlekette? Saltanat sürüyor mu? Sizin azınlığınızı temsil eden bir cumhurbaşkanı Köşk’e çıkarsa, halkın çoğunluğunu kim pamuklara sarıp sarmalayacak? Hakikaten nasıl olacak bu iş arkadaşlar?

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Oral Çalışlar: Engin Alan, Öcalan’la kucaklaşır mı?

Bence MHP'liler de Engin Alan da biliyor ki, gelişmiş, modern ve demokratik bir Türkiye içinde, Kürtler var olacaklar. Kürt kimliği tanınacak, Kürtler, evrensel hak ve hukuklarına kavuşacaklar.

Anayasa Mahkemesi'nin “yeniden yargılanma” kararıyla serbest bırakılan “Balyoz davası” sanıklarından MHP Milletvekili Engin Alan, bir TV programında, “Öcalan çıkarsa ve onunla karşılaşırsanız, ne yaparsınız?” sorusuna, müstehzi bir ifadeyle, “Şöyle bir kucaklaşırız” şeklinde

cevap vermiş. 

TBMM komisyonlarında “çözüm süreci”ni yasallaştıran ve barış hedefini ilerletmeyi amaçlayan kanun tasarısı görüşülürken; MHP milletvekilleriyle, HDP milletvekilleri arasında gerçekleşen sert tartışmalar, kameralara yansıdı.

VESAYETİN GÜÇLÜ OLDUĞU YILLAR

Engin Alan'ı TV'de seyrederken, MHP'lilerle, HDP'liler arasında Meclis'te gerçekleşen tartışmaları izlerken, kendimce değerlendirmelerde bulunuyor ve 15 yıl öncesiyle şu anki durum arasında bazı karşılaştırmalar yapıyorum...

Engin Alan'dan başlayalım: Emekli general ve MHP Milletvekili Engin Alan, uzun bir dönem hapis yattı. Kendi değerlendirmesine göre; eğer 17/25 Aralık operasyonları olmasaydı, çok daha uzun bir dönem, hapiste yatmaya devam edecekti.

Engin Alan ve birçok subayın hapse girmesine yol açan suçlamanın temelini, bir 'askeri darbe girişimi iddiası' oluşturuyor. İddialar tek tek ne kadar haklı, bu subayların bir darbe girişimi oldu mu, bunlar tartışılmaya devam edecek. Mahkeme, iddiaları yeniden ele alacak. 

Ancak net olarak söyleyebileceğimiz şeyler var: Uzunca bir dönem Türkiye Cumhuriyeti'ne egemen olan milliyetçi, militarist eğilim; 1990'larda Kürt meselesinin en kanlı dönemini yaşadığı yıllarda, rekor bir seviyeye ulaşmıştı.

Binlerce insanın öldürüldüğü günlerde, militaristler, güçlerinin zirvesindeydiler. Askerler ve onlarla aynı çizgideki milliyetçi siyasi eğilim; bir yandan, konuyu devlet şiddetiyle çözmeyi dayatırken, bir yandan da, iktidara bütünüyle bu mesele üzerinden egemen olmayı hedefliyordu. Darbe planları ve açıktan müdahaleler, içiçeydi.

ÇÖZÜMSÜZLÜK PEŞİNDE

Darbe heveslileri; Kürt meselesinin çözümsüzlüğü içinde, kendi hareket alanlarını genişletme imkanı bulabiliyorlardı. Diğer yandan; Türkiye'de giderek güçlenecek olan eğilim, sorunların uzlaşma yoluyla çözülmesi yönündeydi. Buna karşı duranın kazanma şansı giderek azalıyordu. 

Güçlenen uzlaşma ve özgürlük rüzgarı, militaristlerin ve darbecilerin yenilgisine yol açtı. 15 yılda, büyük değişimler yaşandı. Kürt meselesi de, bu rüzgar içinde, kendisine yer bulabildi. AK Parti'yi ve Erdoğan'ı güçlendiren, seçim başarıları kazanmalarını sağlayan toplumsal atmosferi de, bu rüzgardan bağımsız olarak değerlendiremeyiz. 

ALINAN MESAFE

1999'da Öcalan'ın yakalandığı günlerde, Ahmet Kaya linç edilmek istendi. Kürtler ağır baskılar altındaydı. MHP, yüzde 19 oy oranına dayanmıştı. 

15 yıl sonra; Kürt kimliğiyle siyaset yapan partinin (HDP) Meclis komisyonundaki milletvekillerinin, “çözüm kanunu”nun çıkması amacıyla MHP'lilerle tartışmaya girdikleri bir noktadayız. (Meşru bir siyasi akımın sözcüleri olarak, kanun tasarısına destek veriyorlar. MHP'liler ise karşı çıkıyorlar.) 1990'lı yıllarda devlet içindeki darbeçi çetenin katlettiği Savaş Buldan'ın eşi Pervin Buldan, HDP grup başkanvekili olarak komisyon çalışmalarındaki yerini alıyordu.

Engin Alan, alaycı bir gülümsemeyle, “Öcalan serbest kalırsa, şöyle bir kucaklaşırız” diyerek, bir tepkisellik ortaya koysa da; tavrından bir normalleşme izlenimi çıkmasa da bir kabullenmenin geliştiği söylenebilir. Çözümün en büyük aktörlerinden birisi, şüphesiz Abdullah Öcalan. 

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Görünüm zengin & masaüstü ekranı
Mobile git ‘T A Y Y İ P’
Yasal Uyarı: on5yirmi5.com'a ait özel içeriklerin metin, görsel ve diğer dosyalarının tüm hakları on5yirmi5.com'a aittir. İçerikler aktif link verilerek kısmen kullanılabilir

Yorumlar

bu haber için ne düşünüyorsunuz
Küfür, hakaret vb. yorumları yayınlayamayız.

Çok Okunanlar

on5yirmi5.com takip edin
Hakkımızda Künye İletişim Reklam

Kullanım Şartları Yayın İlkeleri Hata Bildir - Görüş Yaz

Copyright © 2008-2019 - Tüm hakları saklıdır.