Bugün yazarların gündeminde neler var?

Star’dan Fehmi Koru, Ahmet Taşgetiren, Sibel Eraslan, Mustafa Kartoğlu, Beril Dedeoğlu, İbrahim Kiras; Sabah’tan Mahmut Övür, Haşmet Babaoğlu, Engin Ardıç; Yeni Şafak’tan İbrahim Karagül, Ömer Lekesiz; Türkiye’den Melih Altınok bugün neler yazdı?

GÜNCEL .
bugün yazarların gündeminde neler var?

Star’dan Fehmi Koru, Ahmet Taşgetiren, Sibel Eraslan, Mustafa Kartoğlu, Beril Dedeoğlu, İbrahim Kiras; Sabah’tan Mahmut Övür, Haşmet Babaoğlu, Engin Ardıç; Yeni Şafak’tan İbrahim Karagül, Ömer Lekesiz; Türkiye’den Melih Altınok; Akşam’dan Emin Pazarcı, Kurtuluş Tayiz, Ufuk Ulutaş ve Mehmet Ocaktan bugün gündemle ilgili önemli konuları ele alıyor. İşte gündemden habersiz kalmamak için okunması gereken yazılar…

Fehmi Koru: Hiç zorlamayın, i-nan-mam...

Bazıları “Nasıl oluyor da ses kayıtlarına rağmen inanmıyorlar?” diye bizlere şaşıyor; ben ise bazılarının nasıl oluyor da işittikleri her şeye hemen inandıklarına şaşıyorum...

Şaşıyorum, çünkü Tayyip Erdoğan gibi birinin, oğlunu ve kızını da işin içine karıştırarak, kişisel zenginleşmek için, hangi ad altında olursa olsun Beytülmâl’e el uzatacağına, hırsızlık malını evinde, başka yerlerde, içerideki veya dışarıdaki bankalarda istif edeceğine inanmıyorum...

Kayıt altına alınmış seslerini onların seslerine benzettiğim halde inanmıyorum... Yarın, o seslerin ‘montaj’ olmadığına dair bir rapor da çıksa yine inanmakta zorlanırım...

Tayyip Erdoğangibi birinin kendisine ait olmayan bir paraya tamah edeceğine asla inanmam. Diyelim, baskı altında tutulduğu, zorlandığı için veya herhangi bir başka sebeple böyle bir yola başvurması gerekse bile, kendi oğlu ile kızını yanlışlığına bulaştırmayacağını bilirim...

İsterseniz ‘saf’ deyin bana, isterseniz başka bir sıfat takın; bu tavrımın değişeceğini sanmıyorum.

Komplocuların hesaba katmadığı da benim gibilerin işte bu tavrı. İşittiğimiz her olumsuzluğa, günahı çağrıştıran her dedikoduya inanıvereceğimizi sanıyorlar; bir-iki küçük denemeden sonra bu keskin tavrımız yine de devam edince, bu defa, aklımızı mutlaka çelmeye yarayacağını sandıkları daha büyük ve abartılı denemelere başvuruyorlar. 3,5 milyon Euroluk bir görüntünün üzerine “Vay be” çığlığıyla atlanılmadığı gerçeğiyle karşılaşınca 800 milyon Euroluk bir iddia içeren kayıtları ortalığa saçmalarının sebebi bu.

Daha beter inanılmaz oluyorlar...

Para ile ilgili iddialara inanmadığım gibi, binlerce kişinin telefonlarına kulak vererek insanların özel hayatlarını şantaj ve gözdağı amacıyla didik didik ettikleri anlaşılan insanların bir dini cemaatin müntesipleri olduğuna da inanmıyorum.

En mahrem vakitlerin geçirildiği mekânlara kameralar yerleştirilmiş... Devletin tepe noktalarında yer alan insanların konuşmaları 7/24 dinlenmiş... Görüntüler ve ses kayıtları herkes görsün dinlesin diye internete konulmuş...

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Ahmet Taşgetiren: Ah Tayyip Erdoğan

Birisinin kocasını milletvekili yapmışsınız. Hani nerde o koca? Kocası milletvekili iken, ya da milletvekili kocası ile evli iken böyle muhalif roller icra eder miydi?

Birisinin ya da ikisinin eşini milletvekili yapmışsınız. Onlar eşleri milletvekili iken ya da milletvekili olan eşleri ile evli iken böyle muhalif roller üstlenirler miydi?

Birisini bakan yapmışsınız. Üstelik Dışişleri Bakanı yapmışsınız. Adı sanı ortada yokken. Belki kafasında siyaset gibi bir dünya bile yokken. Silik bir bakanlık dönemi yaşamış. Sonra görevi başkasına vermişsiniz. O zat, Bakan iken böyle paralel dünyalara savrulur muydu?

Birisini bakan yapmışsınız. Üstelik başka bir siyasi atmosferden geldiği halde ve üstelik Ak Parti, tabanı itibariyle kültür konusunda son derece duyarlı olması gereken bir parti olduğu halde, onun geldiği dünyaya mesaj verebilir miyiz yaklaşımı ile Kültür Bakanı yapmışsınız. Bir dönem, yetmemiş ikinci dönem, yetmemiş üçüncü dönem... Hangi kültür politikası Ak Parti’nin toplum - kültür muhtevası ile paralel yürüdü. Ama bakın şimdi başka yerlerle paralel duruşlar sergilemek için seferber olmuş durumda. Yazık değil mi o zat için milletten istediğiniz oylara?

Birisini uzun yıllar başkan yardımcısı yapmışsınız. O görevden ayrıldığında neler yapabileceğini nereden bileceksiniz?

Ah Tayyip Erdoğan.

Nasıl bir arkadan hançerlenme duygusu yaşadığınızı tahmin etmek güç değil.

Ne demişsiniz zamanın Adalet Bakanı Sadullah Ergin önünüze HSYK yapılanmasını getirdiğinde ve “Başbakanım, 21 kişinin 13’ü Cemaatten, bir problem olmasın?” dediğinde? “Olsun varsın canım, nasıl olsa hepsi alnı secdeye gelen insan değil mi?” Ne diyeceksin yarın Allah’ın huzuruna vardığında? “Ben alnı secdeye gelenlere güvendiğim için vuruldum!” mu?

Ah Tayyip Erdoğan.

TÜBİTAK’ta nasıl varlar?

Emniyet’te nasıl varlar?

Üniversitelerin boy salması hangi iklimle?

TİB’de nasıl varlar?

Yargıda nasıl varlar?

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Beril Dedeoğlu: Kırım savaşı

AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton, Ukrayna’da devlet başkanı ülkeyi terk edip gittikten sonra hemen Ukrayna’ya koşmuş ve gözyaşları içinde eski başbakan Yuliva Timaşenko ile kucaklaşmıştı. Bu gösteri, tutuklu Timaşenko’nun hapisten çıkmasını kutlama olarak görülebilir. Ama daha çok Ukrayna’da, en azından bir kısmında AB yanlılarının kazandığını ilan etmek anlamına geliyordu.

Ukrayna’da kazanılanın bir zafer olup olmadığı henüz bilinmiyor. Bir cephe kazanınca, savaş kazanılmış olmaz. İktidar karşıtlarının tümünün AB yanlısı olduğu da düşünülmemeli, muhalefet koalisyonunun içinde ‘tam bağımsız Ukrayna bağımsız kalacak’ diye bağıran kesimler mevcut. Bir yönetimi yıkarken ittifak yapan çevrelerin yeni Ukrayna kurulurken birbirlerine düşmeyeceklerinin hiçbir garantisi bulunmuyor.

Öte yandan ve bunlardan daha önemlisi, Rusya’nın oyundan katiyen çıkmaya niyetinin olmadığını sert hamlelerle göstermesi. Catherine Ashton’un Timaşenko’nun boynuna sarıldığı sıralarda, bir grup Rus parlamenter de Kırım’a gidip orada hasret gidermeye başlamışlardı.

Hareketlenen Rusya

Kırım, Ukrayna’ya bağlı özerk bir cumhuriyet, halkın çoğunluğunu Ruslar oluşturuyor; Rusya da uzun zamandır burada yaşayanlara Rusya pasaportu dağıtıyor. Rusya karşıtı grupların başında Kırım Tatarları geliyor, ancak onlar yaklaşık iki milyonluk Kırım’ın sadece %12’si kadarlar.

Kiev’de Rusya yanlılarının geri çekilmeye başlamasıyla eş zamanlı olarak Kırım meydanları hareketlenmeye başlamış ve bağımsızlık gösterileri başlamıştı. Bu, Ukrayna’da AB yanlısı bir yönetim olursa, ona bağlı bir Kırım istenmediğini gösteren eylemlerdi. Sonunda Kırım parlamentosu işgal edildi ve Ukrayna sorunu bir bölünme sorunu haline getirildi.

Kiev ‘Batı’ tarafından çekiştiriliyorsa, Rusya da büyük askeri üslerinin bulunduğu Kırım’ı öteki tarafa doğru çekecek bir süreci başlattı; üstelik silahların gölgesinde. İki gün önce ordu alarma geçti ve Ukrayna sınırında askeri tatbikat yapılacağı duyuruldu. Bu, Ukrayna’nın bir kısmı için elin tetiğe gitmeyeceği, ancak diğer kısımları için savaşın bile göze alındığı anlamına geliyor. 

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Mustafa Kartoğlu: Kameraların arkasında, kabloların ucunda kimler var?

Türkiye haftalardır ‘dinleme’yi, özel hayatın gizliliğinin, kişilik haklarının ihlalini konuşuyor. Herkesin kafasındaki soru paranoyak yapacak cinsten: ‘Takip ediliyor muyum’...

Evet takip ediliyorsunuz, ediliyoruz...

Bütün dünyada herkes bir şekilde takip ediliyor. Sokakta, alışveriş merkezinde, resmi kurumların, şirketlerin binalarında, her yerde kameralar var. Amaç ‘güvenlik’...

Sadece fiziksel olarak mı takip ediliyoruz?

Hayır; ‘siber’ alemde de durumumuz farklı değil.

-Bilgisayar ve akıllı telefonlarla GSM ve internet hatlarına bağlı olduğumuz 7 gün 24 saat boyunca nerede olduğumuz, kimlerle aynı yerden sinyal verdiğimiz, kimlerle konuştuğumuz, internette neler aradığımız, nelere baktığımız, kime hangi mesajları gönderdiğimiz de takip ediliyor.

-Bankacılık sistemindeki tüm para hareketlerimiz, kullandığımız krediler, kredi kartımızla neler satın aldığımız da mali durumumuz, mal varlığımız ve ihtiyaçlarımız/yaşam tarzımız hakkında değerli bilgiler sunuyor.

-Resmi kurumlarda bilgisayar ortamına aktarılmış mal varlığımız, kimlik, adres ve sağlık bilgilerimiz; adli sicilimiz kısıtlı da olsa erişime açık bir havuzda tutuluyor.

-Bütün bu bilgilerin depolandığı, dolaştığı havuz ve ağlar ‘dışarıdan erişim’e kapalı bile olsa, bir elektronik sistem üzerinden yönetiliyor.

Peki bunlar ne anlama geliyor?

-Cep telefonu ve internet ağları üzerinden yapılan işlemler, yani ‘dolaşımda’ olanları 6 dev uluslar arası kablo şirketinin hatlarından taşınıyor. Küçük çaplı yerel kablo hatları da buraya bağlı.

-İnternete yüklenen, yazılan, görüşülen her şeyin yüzde 90’ından fazlası google, facebook, microsoft, yahoo, youtube üzerinden yapılıyor, buralarda depolanıyor. Örneğin aramaların yüzde 85’i google, yüzde 8’i yahoo’dan yapılıyor; maillerin hemen tamamı gmail, hotmail ve yahoo’dan geçiyor. Kopya alınmıyor ‘diyorlar’!

-Dünyadaki tüm sitelerin IP adresleri ve DNS yapısını, merkezi Los Angeles’ta bulunan ICANN kontrol ediyor. ‘Özerk’ bir kurum!

-GSM operatörlerinin yerel ağları uluslar arası ağlara bağlı.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

İbrahim Kiras: Cemaatin ‘distopya’sı

Distopya kötü ütopya demek. Ütopya ise hayalî ülke, malum. İlk önce filozofların ütopyaları vardı. Platon’un “Devlet”i gibi... Sonra edebiyat alanında inşa edilmeye başlandı hayalî ülkeler. Özellikle modern edebiyatta yazarların hayalini kurdukları toplum düzenini anlattıkları eserler sayılamayacak kadar çok.

Bir de “distopya” diye tanımlanan ve gerçekleşmesinden korkulan -tabiri caizse- “toplumsal kabusları” konu edinen eserler var modern edebiyatta. Bunların belki de en fazla bilineni ve en etkileyicilerinden biri George Orwell’in “1984” romanı. Orwell bu eserinde bütün vatandaşların günün 24 saati boyunca gelişmiş görüntüleme sistemleriyle izlendikleri, özel hayat mahremiyetleri bulunmayan ve birer robot gibi adeta kumandayla yönetildikleri totaliter bir toplum yapısını anlatır.

Şimdi düşünün... Emniyet ve yargı kurumlarının kilit birimlerini bir şekilde ele geçirmiş bir cemaatin takip etmek istediği herkesi takip etmesi Orwell’in kurguladığından daha az korkunç diyebilir misiniz?

Binlerce insanın telefonlarının dinlendiği, internet iletişimlerinin takip altında tutulduğu, hatta kimilerine de fiziki takip uygulandığı ortaya çıktı. Sadece İstanrbul’daki bir dosyadaki listede 2 bin 280 kişinin telefonlarının dinlendiği anlaşılıyor. Üstelik üç yıl boyunca devam etmiş bu hukuksuz ve kanunsuz dinlemeler.

Korkulan o ki İstanbul’daki söz konusu dosyada yer alan 2 bin 280 kişi buzdağının sadece görünen küçük bir kısmı olabilir. Dinleme kapasitesinin çok daha yüksek rakamlara elverdiği ve İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerin dışında Anadolu’daki bütün şehirlerde de yoğun bir dinleme ve takip sisteminin işletildiği, neredeyse belirli konumlardaki hemen herkesin dinletildiği düşünülüyor.

17 Aralık sonrası süreçte emniyet ve yargıdaki yer değiştirmeler olmasaydı bunların hiçbirini öğrenemeyecektik muhtemelen. Silinen dosyalar, izleri ortadan kaldırılan kanundışı işlemler meydana çıkartılabilirse daha fazla şey öğrenebileceğiz. Ama bu kadarı bile yapılan şeyin niteliği hakkında bir fikir edinmek için yeterli değil mi?

Korkunç bir tablo var karşımızda. Binlerce insanın özel hayatının gözetim altında tutulduğu, mahrem bilgilerinin telefon dinlemeleri vasıtasıyla ele geçirildiği bir telekulak rejiminden söz ediyoruz.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Sibel Eraslan: ‘Bilal’

Rahmetli Tenzile Hanım Teyze, bir gün torunu Bilal Erdoğan’dan söz ederken şöyle demişti bana: “Onun adı Necmeddin Bilal’dir, bizim Bilal dünyaya geldiğinde ortalık çok karışıktı, ihtilal zamanlarıydı, neyin ne olacağını bilmiyorduk, Menderes’i bile asmışlar, herkes sinmiş sindirilmiş... Tayyip de Hocasına (Erbakan Hocayı kastediyor) çok düşkündür, oğlumuza onun adını verelim anne demişti bize...”

İsimlerin kaderle olan bağlantısından söz eder büyükler. Bilal de kardeşleri de babalarının fırtına gibi esen mücadeleli hayatını seyrederek, kah tanık olarak kah içinde savrularak, ama sımsıkı durmayı da öğrenerek büyüdüler. Tayyip Bey’in milletvekili seçimlerinde “tercih” meselesi hasebiyle başının ağrıdığı günler... Seçim Kuruluna itirazlar, mahkemeler ve neticede seçimleri kazandığı ilan edildiği halde, ardından milletvekilliği hakkının elinden alındığı günler... Kasımpaşa’daki evdeyiz, telefon çalıyor, Emine Hanım çay servisi yaptığı için telefona ben bakıyorum; Bilal’miş arayan. “Babamı merak etmekten dersi dinleyemiyorum” diyor. Bir punduna getirip okuldan çıkmış telefon kulübesinden jetonla evi arıyor. Gayet iyidir, merak etme, sen derslerine sarıl gibi şeyler söyleyerek kapatıyorum.

Bu çocuklar babalarına inanarak ve onu hep merak ederek büyüdüler. Kızlar da böyledir. Babalarını okuduğu şiir yüzünden düştüğü hapishaneye teslim etmeye giderken, yüzlerindeki metanet hatta ümit, onların henüz çocukken öğrendikleri bir hayat tarzıdır. Gerçi Reis Bey, içeri girerken son defa dönüp el salladıktan sonra aile fertlerinin birbirlerine sarılıp ağlayışları da aklımda. Bu ailenin, en zor şartlar altında bile inançla azimle durmaya devam ettiğinin yıllardır tanığıyım...      

“TANIK” kelimesinin altını çizerek yazıyorum bu yazıyı. Çünkü bir müddettir gerçeği imha eden bir zorlu geçitten yürüyoruz toplum olarak. Görünüşte dini bir cemaat ile siyasi bir parti arasında geçtiği zannedilen bu haşin çarpışmadan en çok darbe alan şey “GERÇEK”... Çünkü yapılandırılıp üretilerek ortaya atılan şeyler, belge ve delillerin yerine geçiyor.

Bilal Erdoğan ve TÜRGEV’le ilgili duyumu, Başbakanımıza yakın gazetecilerden okudum, Pakistan dönüşü röportajlarından. TÜRGEV bünyesindeki kız öğrencilerle ilgili bir edebiyat çalışması esnasında duyacaktım bu şok edici girişimi. Milli istihbaratla işim olmaz, 14 yıllık köşe yazarıyım ama kendisine dosyalarca resmi bilgi akan gazetecilerden olmadım hiç. İddia makamlarının değil, savunmanın yanında durdum hep. Bu sayfayı takipedenler, Cemaat/AK Parti tartışmasında hep teenni, selamet temennisi, sabır, vicdan, temkin, uhuvvet çizgisinde durduğumu biliyor, tek bir incitici söz sarf etmediğim gibi sulhe dair çabamı defaatle ve cesaretle sürdürmeye çalıştım...

Ama bugün madem herkes bildiğine şahitlik etmek durumuna gelmiştir. Ben de Bilal Erdoğan ile ilgili tanıklığımı kayda geçmesi için söylemeliyim... Resulullah(s) da ifk hadisesinde, ailesinin ve evinin üzerine yıkılan haysiyet yıkımı projesinden, tanıklıklara başvurarak çıkmayı murad etmişti... “Aişe’yi nasıl bilirsiniz”, soru buydu ve çok ağırdı. Hz.Aişe ile ilgili kitabımı yeni bitirdim. Resulullah’ı (s) mat etmek isteyen kişilerin, onu “ev”i ve “ailesi” üzerinden sarsma girişimleri, Bedir’de veya Uhud’da verilen savaşlardan bile daha etkili, daha ağırdı... “Nasıl bilirsiniz” en ilhamla ben de Bilal’i nasıl bildiğimi söylemek istedim sizlere...

Bilal Erdoğan 31 yaşında, Ömer Tayyip ile henüz kırkını çıkartmakta olan Ali Tahir’in babası. Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi’nden sonra, Harvard’da tamamladı yüksek tahsilini. Babasının ismi, elbette ona dünya çapında bir referans, ama aynı zamanda kariyer seçimi konusunda aşılması güç bir engel de. Onun gördüğü tahsil, sadece Türkiye’de değil istediği ülkede ona pek çok parlak kapıyı açacakken, kendisiyle aynı konumdaki pek çok gençten daha geride tutmak zorunda kendisini... Gönüllü hizmetlere, toplumsal yardımlaşma ve dayanışma işlerine adanmış bir hayatı yaşıyor Bilal. İlim Yayma Cemiyeti’ndeki ihtiyar dedelerle, TÜRGEV’de sırtına giyecek ikinci bir atleti olmayan gençlerin arasında geziniyor hayatı. Ben buna şahidim...

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

İbrahim Karagül: Başbakan'a suikast planı da yaptınız mı?

NSA olayını irdeleyin.

Angela Merkel'in dinlenmesi hikayesine iyi bakın.

Meksika'dan Uzak Asya'ya kadar dünya liderlerinin, şirketlerin, devlet kurumlarının, istihbarat teşkilatlarının nasıl dilendiğine, o küresel istihbarat skandalına bir daha bakın.

'Neden Türkiye yok' diye sormuştuk. 'Yoksa Başbakan'ın ofisine konan böcekler bu operasyonun bir parçası mı' diye sorgulamıştık. 17 Aralık sonrası ortaya çıkan tabloyu; 'NSA'nın Türkiye ayağı deşifre oluyor' diye yorumlamıştık.

Devleti ele geçirmeye çalışan örgütün aslında cemaat görünümünde bir istihbarat ağı olduğu ortaya çıktı. En mahrem bilgilerin dışarı servis edildiği, istihbarat bilgilerinin, ticari sırların, Başbakan-Cumhurbaşkanı konuşmalarının, devletin, ülkenin, milletin bütün bilgilerinin bu örgüt tarafından dosyalanıp yabancı kaynaklara gönderildiği ortaya çıktı.

Bir cemaatin nasıl örgüt haline dönüştüğünü, nasıl devlete ve millete meydan okur hale geldiğini, nasıl bir casusluk ağı olabildiğini tartışırken, bu ağ üzerinde Türkiye'ye diz çöktürme planları deşifre olurken bunun dış ayağına iyi bakın.

Proje efendileri dışarıda. Oyun kurucular dışarıda. Figüranlar, taşeronlar, tetikçiler içeride. Beni, seni, onu hepimizi efendilerine fişlemişler. ABD istihbaratının, İsrail istihbaratının hoşuna gitmeyen kim varsa onlara fişlemişler. İç politikadan ekonomiye, sermayeden güvenlik birimlerine ve siyasi partilere göre herkesi, her yapıyı yeniden dizayn etmek için onlarla ortak proje uygulamışlar.

Türkiye tarihinin en büyük casusluk operasyonundan, istihbarat operasyonundan biri deşifre oluyor. Bu operasyonun bütün ayakları, örtülü planları parça parça ortaya serilecek. Sanıyorum hepimiz, herkes bunları öğrenme fırsatı bulacak. Öğrenince nasıl bir infial ortaya çıkacak bilmiyorum. İl il insanlar ayağa kalkarsa, kendilerine yapılan kötülükleri öğrenirse bu işte rol alanlar nasıl bir savunma içine girecekler bilemiyorum.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Hayrettin Karaman: Cemaat, camia ve paralel yapı

Başlıktaki terimleşmiş kelimelerin açıklanmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

Kadim kaynaklarda 'cemaat (el-cemâ'ah) kelimesi iki manada kullanılır: 1. Başta namaz olmak üzere bazı ibadetleri yapmak için bir araya gelmiş müminler topluluğu. 2. Hz. Peygamber (s.a.), ashabı ve onların öğrencileri olan alimler topluluğunun anladıkları, bildirdikleri ve uyguladıkları İslam etrafında birleşmiş müminler topluluğu. Bu manada cemaat 'ehlü'sünneti ve'l-cemâ'ah' terkibi içinde sünnet ile birlikte zikredilir. Bu cemaattan ayrı düşenler sahih İslam'dan da ayrı düşmüş, doğru yoldan sapmış sayılırlar.

Son yıllara kadar 'cemaat' denildiğinde bu iki manadan başkası anlaşılmazdı. Son yıllarda ise cemaat deyince neredeyse belli bir dini gruptan başkası anlaşılamaz oldu. Gülen Hoca'nın etrafında toplanmış, onu mürşid bilmiş olan bu din kardeşlerimiz -veya başkaları- onları farklı isimler ile de andılar: 'Gülen cemaati, hizmet, camia vb.'

Yüzden fazla STK'nın 'paralel yapıya karşı Başbakanımız'ı desteklediklerini ifade' için yapılan bir toplantıya, Ensar Vakfı adına ben de katılmış ve orada yaptığım kısa konuşmada iki noktaya parmak basmıştım:

1. Cemâat kelimesi dini grupları ifade etmek için kullanılacaksa bunlar bir tek gruptan ibaret olmadığı için 'cemaatler' demek daha uygun olur. Bunların her biri kendilerini ifade etmek için daha başka isimler bulmalıdırlar. 'Câmia' kelimesini ise bütün dini hizmet gruplarını, hatta ümmeti içine alan geniş çerçevenin adı olarak kullanmak daha uygundur. Nitekim kültürümüzde mescidler vardır, camiler vardır. Camiler, mescidlerin cemaatlerini Cuma, Bayram gibi ibadetlerde toplayan büyük camilere denir.

2. Hiçbir devlet, içine sızmış ve emri kanunlardan ve amirlerinden değil, devlet dışı şahıslar ve kuruluşlardan alan bir yapıya müsamaha edemez, farkına vardığında bu yapıyı derhal tasfiye eder.

Cemaat, camia filan derken bir de 'paralel yapı' terkibi terimleşti. İlk kullanıldığı günlerde bu terkip (isim) belli bir cemaatin adıyla birlikte zikredilmiyor, daha ziyade 'devletin içine sızmış, resmi yetkilerini devlet için değil de bağlı bulundukları iç ve dış mihraklar için kullanan gizli oluşum' manasında kullanılıyordu. Malum 'cemaat medyası' ısrarla bu yapıya sahip çıkıp devleti temsil eden yetkililer ile dişe diş mücadele etmeye başlayınca -işin içinde kendileri olsun veya olmasın- yapı onlara giydirildi. Bunun üzerine 'Bizim alakamız yok' savunması etkili olmadı; çünkü 'alakanız yok isen niçin sahip çıkıyorsunuz' mantığı ile karşılandılar.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Ömer Lekesiz: Çelebi ile sistemin bağırsakları

Yaşanan olaylardan biraz uzaklaşmak suretiyle, kendime soruyorum: 'Şimdi olması imkansız olan şeyler başta olabilseydi ortaya nasıl bir tablo çıkardı?'

Örneğin Çelebi, Müslümanların parasıyla kurduğu yapıların kulu olmak yerine, lideri olduğu Hizmet örgütü'nün sistemdeki kirliliklere dair bilgilerini daha iyi bir geleceği ve daha iyi şartlarda çalışmayı hedefleyerek iktidarla paylaşsaydı, bu sayede hem sistemin bağırsaklarında yüz yıllardır birikmiş olan pislik temizlenmiş hem de istikrar içinde huzurla ve güvenle geleceğe yürüme ihtimali, ihtimal katından imkan katına yükseltilmiş olmaz mıydı?

Olurdu elbette ama Çelebi Müslümanların düşmanı olan dostlarına güvenerek, iktidara karşı hadsiz, dizginsiz düşmanlığı seçmekle, temizlenmesi mukadder olan sistem pisliğinin içine ta kippa'sına kadar önce kendisi gömüldü.

Dine sarılarak kendini haklı göstermek istedikçe istismar batağına saplandı, yolsuzluklara vurgu yaptıkça topladığı kayıtsız paraların derdine düştü, konuşma ehliyetine sahip kimseleri susturmak için kaset ürettikçe mahremiyet tecavüzcüsü olduğunu belgeledi, kendi örgüt elemanlarını korumak istedikçe bencilliğin içine yuvarlandı, ahlaktan bahsettiği yerde ahlaksızlığın, edepten bahsettiği yerde edepsizliğin, merhametten bahsettiği yerde gaddarlığın, vefadan bahsettiği yerde vefasızlığın, kardeşlikten bahsettiği yerde ihanetin, vatandan bahsettiği yerde İsrail işbirlikçiliğinin dibini buldu.

Hasılı bugünkü tablo itibariyle, itibarı eksilmiş değil çukurlaşmış, yüzü devil yüzüne tebdil olmuş, varlığı yük, sesi kabus, eylemi çirkinlik olan bir Çelebi kaldı geriye.

Böylelikle sistemin bağırsaklarındaki pisliği illete dönüştüren bir virüs olarak oraya yerleşmekle, temizlenmesi mukadder bir toplumsal belanın adı oldu Çelebi.

Konuya bir de sistem tarafından bakarsak:

Dünyada insansız bir iş olmaz ama insanın olduğu yerde mutlak temizlik de olmaz.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Haşmet Babaoğlu: "Sömürge tipi aydın" kafasıyla yol ayrımı! 

Düğüm noktası şu iki soru... 

Türkiye demokrasisini Türkiye mi yönetecek? 

Bir de, eski ve fena halde cinsiyetçi bir deyimle ifade etmeme izin verin:  Bizden adam olur mu? 

Bu soruları "aman bir arıza çıkmasın da!" mantığıyla geçiştiren cumhuriyetimiz yüzüncü yılına yaklaşıyor.

Artık yol ayrımındayız.

Çevremizdeki dünya çok sancılı biçimde yeni baştan kuruluyor. 

Bütün bu patırtının, bu kaos tehdidinin nedeni ne sanıyorsunuz ? Bu topraklarda yaşayanların başka ülkelere bakıp eziklik duygusuna kapılmasına ve paçayı kurtaran dar bir kesiminin cakasına son verecek yeni bir süreç başlıyor diye...

Siyasetin direksiyonu ilk kez "sömürge tipi aydınlar"dan halka geçti diye... 

***

Meseleyi kavramak için en doğrusu ne biliyor musunuz?

Güncel siyasi çatışmaya ve siyasetin tepe aktörlerine bakmak yerine... 

İnsana ve zihin kalıplarımıza bakmak. Özellikle de aydın geçinenlerin zihniyetine... 

Bir buçuk ay kadar oluyor sanırım...

Merkez medyanın kendini pek muhalif sanan bir ekonomi uzmanı Twitter'a şunu yazmıştı: "Sen kim oluyorsun da, Batı kurumlarına sormadan iş yapıyorsun? Adamı pişman ederler!"

Global gerçekliğe sığınıyormuş gibi yapan bu sözler aslında ne çok şey anlatıyordu!

Hem belli bir kesimin 150 yıllık zihin kurgusunu net biçimde sergiliyordu.

Hem de şu sıralarda hükümetin hangi konuda "pişman edilmeye" çalışıldığını kökünden ortaya  koyuyordu.

Hatırlıyorum, gençliğimin bazen pek "ulusalcı" ve "antiemperyalist" ve alabildiğine "Beyaz" çevresinde bu toplumdan "iyi bir iş" çıkacağına inanan neredeyse tek bir kişi bile yoktu. 

Batılı değildik ya, onlara göre baştan kaybetmiştik.

Onlara göre tek çözüm vardı: Yapmak ve "olmak" yerine ezberlemek ve taklit etmek! 

Bilimi Batı yapardı ama biz nasıl yaptıklarının hikâyesini ezberleyebilirdik... 

Sanatı Batı yapar ama biz onları taklit edebilirdik...

Bu kafayla "bağımsızlık" olmayacağını, bu yolun sadece vesayet rejimlerine çıkacağını bir türlü öğrenemediler.

Bu yolda bazen hırpalandılar, bazen pohpohlandılar ama şu açık ki... 

Ne kendi halklarını tanıyabildiler, ne de dünyanın gidişatını kavrayabildiler. 

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Engin Ardıç: 1283 Mustafa

Yetmişli yıllarda Oğuz Atay'a burun kıvıran hırtlar, "her mühendisin çekmecesinde yayınlanmamış bir roman bulunur" derlerdi.

Beğenmemelerinin nedeni, Oğuz Atay'ın komünist olmamasıydı.

Şimdi Emekli Orgeneral Aytaç Yalman da "her memurun çekmecesinde bir tiyatro oyunu bulunur" sözünü doğrular gibidir. Gel de, rahmetli Oğuz'un "Tehlikeli Oyunlar" romanının kahramanı Emekli Albay Hüsamettin Tambay'ı hatırlama!

Yalman bir oyun yazmış: "1283 Harbiyeli Mustafa Kemal"...

Atatürk'ün tıp fakültesini ya da mühendis mektebini bitirdiğini kimse iddia etmediğine göre, niçin "Harbiyeli" diye açıklamak gereğini duymuş, anlayamadık. Biliyorsunuz, İlker Başbuğ gibi entellektüel paşalarımız Atatürk konusunda kitap yazmaya heves ettiklerinde daha ziyade "deneme" türünü (essay) tercih ediyorlar. (Şunun satış rakamı açıklansa da öğrensek.) 

Turgut Özakman gibi "apoletsiz paşalarımız" da ilkokul düzeyine seslenen televizyon senaryolarını ya da bunlardan uyarlanmış resimli romanları...

Oyun, anlaşılacağı gibi, Atatürk'ün okul yıllarını anlatıyor. 

"Mekatib-i askeriyye"de Atatürk'ün bir oyuna iskelet teşkil edecek, ana yapıyı oluşturacak, oyunu adım adım ileri götürecek ne gibi "dramatik çatışmalar" yaşamış olabileceğini merak ettik. Dramatik çatışma olmazsa ona oyun değil "müsamere" tabir ederler. İlkokulda oğlanların efe, kızların kelebek kılığına girmeleri gibi.

Atatürk'ün Harbiye'de hocalarıyla ya da okul arkadaşlarıyla sorunları mı olmuş? Yoksa Hababam Sınıfı benzeri gırgırlar mı var bu oyunda? Yok canım, amaç, Sayın Yalman'ın belirttiği gibi Atatürk'ün "öğrenim hayatında kazandığı vicdani, ahlaki ve askeri değerleri" anlatmak.

Bundan nasıl bir oyun çıkabilir? Bol bol Harbiye güzellemesi çıkar: Yaşa varol Harbiye, yıkılmaz satvetinle... Göklerden gelen bir ses sana ne diyor dinle...

Talim ve Terbiye Kurulu tarafından bütün okullara tavsiye edilecek milli, hamasi, vatani, ahlaki, terbiyevi bir eserle karşı karşıyayız yani.

Paşalara yağ çekmek amacıyla bu gereksiz ve önemsiz haberi veren emekli memur gazetesi, "raflarda yerini alacak" demiş.  

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Mahmut Övür: Bir montaj örneği

17 Aralık'la başlayan ve TIR operasyonlarıyla süren kuşatmayı MGK'nın "ulusal güvenlik" sorunu olarak ele alması yeni bir dönemi işaret ediyor.

Bu da bir birikimin sonucu. Biraz geriye bakınca işin ulusal güvenlik boyutunun yeni olmadığı anlaşılır.

Alın İstanbul ve İzmir'de devam eden Askeri Casusluk ve Şantaj Davaları'nı... O davalardan birinde yargılanan ve kendisini "çok kısa sürede cezaevine girecek bir deniz subayı" olarak tanıtan kişi, aramalar sırasında nasıl bir yol izlendiğini şöyle anlatıyor: 

"Yargı ve emniyetteki paralel yapının çok yakında ortaya çıkacağına inanarak, önemli bir hususu hatırlatmak istiyorum. Paralel yapının casusluk faaliyetleri sadece dinleme ile sınırlı değildir.

Yargı vasıtasıyla arama emirleri bahane edilerek TSK'nın en mahrem yerlerine girilmiş ve bilgisayarlara nüfuz edilmeye çalışılmıştır."

Bunun için de aynı anda Genelkurmay Başkanlığı, Deniz Kuvvetleri ve Donanma Komutanlıkları Harekât Şubeleri için arama emirleri çıkartılmıştır. Deniz subayı, amacın kurumsal sunuculara girmek olduğunu belirtiyor ve ekliyor: "Ancak aramaya nezaret edenler tarafından bu husus mümkün olduğunca engellenmiştir.

Bu bilgiler tüm diğer ülkelerin iştahını kabartabilecek niteliktedir." Askeri Casusluk ve Şantaj davaları sadece "casusluk" meselesine değil aynı zamanda "montaj" tartışmalarına da ışık tutuyor.

Bu günlerde bazı partilerin siyasi malzeme olarak kullandığı ses kayıtlarının "montaj" olup olmadığı konusu yoğun biçimde tartışılıyor.

Oysa başta CHP lideri Kılıçdaroğlu olmak üzer herkes biliyor ki, geriye dönüp bakıldığında bunun sayısız örneği var. 

Rus ajan Vika! 

Onlardan biri de Askeri Casusluk Davası'nda yargılanan Albay İbrahim Sezer'le ilgili... Sezer'e yapılanlar, montajla neler yapılacağına iyi bir örnek. Askeri casusluk ve şantaj soruşturması kapsamında gözaltına alınan emekli Albay Sezer'in telefon konuşmalarına ilişkin dökümler ortaya çıkınca ilginç bir şey fark edilir.

Sezer'in 14 Temmuz 2010 tarihli bir telefon konuşmasında, "Rus ajanı olduğu gerekçesiyle sınır dışı edilen Vika" kod adlı Leyla Tanrıverdiyeva isimli kadınla konuşması da yer alır. Ancak, gerçekte böyle bir konuşma yok. Albay Sezer, ne hedeflendiğini şöyle anlatır: 

"Ben bir Albayım. Benim 'Vika' adlı fuhuş çetesi ile bir bağlantım yok. Beni kasten oraya eklediler. Benim gibi 56 Türk subayının da hayatına etki etti bu durum. Bu organizasyon ile hiçbir bağlantım olmamasına rağmen davaya konu tutanakta 'Vika' ismini konuşmamda varmış gibi geçirterek, beni bu soruşturmaya dahil ettiler."  

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Melih Altınok: Mış gibi yapmak

Kabul ediyorum, siyaseten doğruculuğun güvenli kolları dururken tavır almak zor iş. Hele ki asgari rasyonel zeminin yok olduğu bir ortamda, siyasete sahip çıkmak gibi bir mantığı “zorlamak” akıl karı değil.

Baksanıza;

Sandık görünce istavroz çıkartanlar sokak eylemlerinde “Söz yetki karar iktidar halka” diye slogan atıyor.

“Kent politikalarını halka da danışın” talebi karşısında “o halde buyurun referanduma” diyen siyasetçiye “çoğunluğun diktatörlüğünü dayatıyorsunuz” cevabı veriliyor.

İnsanların mahremlerinde yaşayan röntgenci, “delilerinizi niçin yargıda değil sosyal medyada sergiliyorsunuz” diye soranlara “suçluyu mu koruyorsunuz” diyor.

“Haki üniformalının darbe girişimlerine hep beraber karşı çıktık. Şimdi sırf abdestli diye apoletsiz olanınınkine niye ses çıkartmayalım” derken, “İslamifobik” yaftasını yemeyi göze almak gerekiyor.

Dolaysıyla, ilkesel duruşun gerekliliklerini, kolektif deliliğin algısına kurban edip tavrı “sulandırmak,” ketumlaşmak çözüm değil.  

Bırakın;

Solculuğu halk partililiğe eşitleyen CHP-ML’liler, siyasete, sandığa sahip çıkmayı Ak Parti yandaşlığı olarak isimlendirsinler.

Tahayyülleri, seküler ya da dini “cemaat” liderlerinin düşleriyle sınırı olan “bağımsızlar”, evrensel demokrasi standartlarını sahiplenip sivil siyaseti öncülemenizi “bağımlılık” olarak nitelendirsinler.

CHP basın danışmanı gazeteciler, muhalefet partilerini protokolden, seçim otobüsleri üzerinden  “takip eden” köşe yazarları, tarafsızlık ahkâmı kessin.

Çaresi;

Zamanın “ne darbe ne şeriat” söyleminin batağına yeniden girip açıkça darbenin susturucusu olarak işlev gören yolsuzluk iddialarını vesayet tehlikesiyle eşitlemek değil.

Aman Ak Partili demesinler hassasiyetiyle, söylemelerinizi izahatlara boğmanız da… Zira bu savunma hali de, muhafazakâr politika üretmeyi kategorik olarak suç sayan pozitivist baskının değirmenine su taşımaktan başka bir işe yaramıyor.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Mehmet Ocaktan: Goebbels‘in postmodern ve paralel torunları

Bugün 28 Şubat; Türkiye tarihinin en acımasız ve ahlaksız darbesinin yıldönümü… Ve şu anda 28 Şubat davasından yargılanan içeride hiçbir tutuklu kalmadı. 

Binlerce insanın fişlendiği, yüzlerce kamu görevlisinin işlerini kaybettiği, sürgün edildiği, binlerce başörtülü kızın üniversite kapılarında ikna odalarına alındığı, atılan manşetlerle insanların hayatlarının karartıldığı, halkın oylarıyla hükümet olan iktidarın 28 Şubat zorbaları tarafından yıkıldığı karanlık darbenin aktörleri, failleri şu anda sanki buharlaştılar ve yok oldular. 

Peki neden? 

Henüz yaraların kapanmadığı, acıların devam ettiği bu karanlık sürecin aktörleri neredeler şimdi? 

Hemen yakınınızdalar, gazete köşelerinde, televizyon ekranlarında tıpkı 28 Şubat'ta olduğu gibi şimdi de bir başka cuntanın kuyruğuna takılarak yeni yalanlar üretmekle meşguller… 

28 Şubat'ın özellikle medya ve iş dünyası ayağını oluşturan bu aktörlerin şimdilerde paralel çeteyle birlikte milli iradeye karşı yeni suikast girişiminde kirli bir ittifak içinde olduklarını biliyoruz artık. Aslında bugünden geriye doğru baktığımızda aynı ekibin postmodern darbede de dolaylı olarak ortak hareket ettiğini, darbeye giden süreci sofistike bir şekilde birlikte tahkim ve tanzim ettiklerini görmek mümkün. 

Şimdi filmi biraz geriye doğru saralım ve o günlerde 28 Şubat cuntasıyla ortak çalışan medya kurumlarının, gazetecilerin, yazarların nasıl bir psikolojik harekât yürüttüklerini gözlerimizin önüne getirelim. Mütedeyyin insanlarla ilgili büyük yalanlar ürettiler, tehlike senaryoları yazdılar ve toplumun kalbini adeta darbeye ısındırmak için şeytanın bile aklına gelmeyecek toplum mühendisliği faaliyeti yürüttüler. 

Acıların çok derin olarak yaşandığı 28 Şubat günlerinde belki konuşmadık, hatta hiç konuşmadık ama o günlerde, bugün paralele ölümüne destek veren Fethullah Gülen'e yakın medyanın 'Hayırlı olsun' manşetleriyle biraz mahcup bir edayla da olsa 28 Şubat'a omuz verdiğini unutmayalım. 

Kuşkusuz 17 Aralık'ın en hayırlı taraflarından birisi de çok derinlerde gizliden gizliye yürüyen "28 Şubat-Paralel" ittifakını gün yüzüne çıkarmış olmasıdır. 28 Şubat'ın Goebbels'leriyle Paralel'in Goebbels'leri şimdilerde ibret verici bir yasak ilişki yaşıyorlar. Postmodern darbenin özellikle sivil aktörleri, bugünlerde paralelin eteğine tutunarak 28 Şubat soruşturmasından paçayı kurtarabilmek için çok özel çalışmalar yapıyorlar. 

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Emin Pazarcı: Cemaat, CHP MHP ittifakı

Daha düne kadar "cemaat" denildiğinde tüyleri diken diken olanlar, bugün farklı bir yapıya büründüler. Bir anda geçmişi unutup bukalemun misali renk değiştirdiler… 

Türkiye her gün yeni bir skandalla sarsılıyor. Onlar temcit pilavı gibi aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorlar. Diyorlar ki: 

-Bunlar AK Parti döneminde büyüdü. 

Ardından da artık dinleye dinleye ezberlediğimiz sözleri söylüyorlar: 

-Başbakan ya da Hükümet neden daha önce müdahale etmedi? Niçin devlet içinde paralel bir yapının oluşmasına göz yumdu? 

 Sözün kısası… "Bize ne" diyorlar. Bu kadarla da kalmayıp paralel yapının peşine takılıp "hesap görmeye" çalışıyorlar! 

Açıkçası, devlet içinde çöreklenmiş, hiçbir bedel ödemeden devlet gücünü kullanan, ahlaka aykırı bir biçimde illegal faaliyetler içine giren bir yapıdan medet umuyorlar. 

***

Diyelim ki haklılar. Bugün başımıza bela olan bu paralel yapı AK Parti döneminde palazlandı. Bu neyi değiştirir? 

Zaten inkâr eden de yok. İlgililer, "Bizi yanılttılar" diyorlar. Yapılan bütün açıklamalarda "İyi niyetin kötüye kullanıldığına" vurgu yapılıyor. Ayrıca, vicdanı olan herkes kabul eder ki, paralel yapı daha düne kadar böylesine kendini göstermemişti. İllegal faaliyetler ortaya çıkmamıştı. Şapka düşüp kel görülmemişti. 

Bugün ayan beyan görülüyor! 

İşte sıkıntı burada: Dün, böylesine bir berraklık yoktu. Paralel yapı, çok farklı bir görüntü veriyordu. Bir hukuk devletinde üzerine gidilmesi mümkün değildi. 

Bugün bütün kirli çamaşırlar ortaya döküldü. Vahim bir tablo ortaya çıktı. Paralel yapının üzerine gidiliyor. Hukuk işletiliyor. "Dün bunları niye engellemediniz" diyenler ise, bugün o yapının avukatlığına soyunmuş durumda! 

Bir başka ifadeyle dün suçluluğu kanıtlanmamış insanların yok edilmesini savunanlar, bugün ortaya çıkan suçlardan çıkar devşirmeye çalışıyor!

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Kurtuluş Tayiz: Darbecilik meşru mu?

Siyasetçileri anlamakta zorlanmıyorum; onlar, hükümetin meşruiyetini sorgulayabilirler. İşleri bu. Bunun doğruluğu, yanlışlığı tartışılabilir elbet. Muhalefet, hükümet aleyhindeki her gelişmeyi tabii olarak fırsata dönüştürmek isteyecektir. Ancak politik aktörlerden daha ateşli bir şekilde hükümet düşmanlığı yapan medya aktörlerini bir türlü anlayamıyorum. Siyasi görüşleriyle alıp veremediğim yok; hükümetin gitmesini de isteyebilirler, zehir zemberek yazılar da döşeyebilirler. Ancak kara propaganda yapmaya ve darbeye zemin hazırlamaya hakları yok. 

Hükümetin meşruiyetinin kalmadığını ilan eden, Başbakan'ın istifa etmesini ve hemen yargılanmasını isteyen Hasan Cemal, Cengiz Çandar ve aynı görüşleri paylaşanlara sormak gerekmez mi?  

Karanlık bir örgütün başını çektiği Başbakan'ı devirme operasyonuna katılanların meşruiyeti kaldı mı? Derin devletin yürüttüğü psikolojik harekâta ortak olan medya aktörlerinin meşruiyeti var mı? Hukuk kılıfına büründürülmüş bir darbe girişimine payanda olanların meşruiyetinden bahsedilebilir mi? 

Bu soruların çok anlamlı olmadığını da biliyorum; zira bu çevreler, darbecilerin yerine Başbakan'ın koluna kelepçe vuracak heyette bulunmayı isteyecek kadar hevesliler. Maalesef, gayri meşru yollarla hükümet devirmenin her geçen gün normalleştiğini, giderek meşrulaştığını izliyoruz. Diktatörlükten şikâyet eden medya, adeta 'darbe sevenler kulübü'ne döndü. Siyasete dışarıdan müdahale, daha çok adını andığım yazarların katkısıyla meşru gösterilmeye çalışılıyor. Paralel çete, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nı alenen hedef alan bir operasyon yürütürken, bu yazarlar eliyle de operasyona meşruiyet kılıfı geçirilmeye çalışılıyor. İnternete sızdırılan ses kayıtları, bu yazarlara verilen ara paslar gibi; onlar darbenin neden “gerekli” ve “kaçınılmaz” olduğunu halka pazarlamaya çalışıyorlar. Hasan Cemal'in bütün yazarlık hayatı, aslında derin devletten gelen bu ara pasları gole çevirmekle geçti. Cemal'in onlarca kitabı sırf bu kirli ayak izlerini örtmek için kaleme aldığı, bugün daha iyi anlaşılıyor.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Ufuk Ulutaş: Fos-Modern Darbe: 28 Şubat

Bugün 28 Şubat. Dost-modern darbenin atası olan post-modern darbenin yıldönümü. Hani şu 1000 yıl devam edecek denilen sürecin kağıt üzerinde başlayışının yıldönümü. Rakamla 1000, yazıyla bin yıl. 28 Şubat yazılıyor, "irtica" yaftasıyla İslami kesimlerin kıyımı olarak okunuyor. 

17 sene geçse de 28 Şubat'ın göbeğinde yer alan kesimler için 28 Şubat hiçbir zaman unutulmayacak. Sincan'da yürütülen tanklar, tankları tekrar yürütenler, Bollywood kıvamındaki gösterileriyle Aczmendiler, uçan Şeyh Ali Kalkancılar, hangi kafada yaşadığını ve yaşatıldığını bilmediğimiz Reha Muhtar'lar, Merve Kavakçı'ya karşı yüzündeki nefreti unutamayacağımız Ecevit'ler, ikna odalarının mucitleri eski akademisyen yeni CHP vekilleri, başörtüsü yüzünden okuldan atılanlar, İslami kimliği yüzünden başına gelmeyen kalmayanlar, eşi başörtülü olduğu için sürülen kadın hakimler, üniversitelere atanan asker kökenli genel sekreterler, "kaosa kalkan eller"... 

Tüm gözlerin çevrildiği MGK'lar, YAŞ kararları, adlarını ezberlediğimiz komutanlar, komutanların dizinden ayrılmayan siyasetçiler, gazeteciler, çağdaş yaşamı destekleyen siviller (!). 

Demireller, Mesut Yılmaz'lar, Ecevitler, Cindoruklar, Vural Savaş'lar, Alemdaroğlu'lar, Kemal Gürüzler... 

Bugünü anlamak için... 

Bunların hiçbirisi unutulmadı ve unutulmamalı. Özellikle 90'lardan itibaren doğanların şu an yaşadıkları Türkiye'nin atlatılan ne badireler sonucu bugünlere ulaştığını anlamaları açısından unutturulmamalı. Bugün yaşadıklarımızla 17 sene önce yaşadıklarımız arasında bağlantının kurulabilmesi için o günler unutulmamalı. 

28 Şubat demokrasiye rot balans ayarı yapmamış, demokrasiyi hurdaya çıkarmıştı. Aynen şimdi olduğu gibi, seçilmiş hükümete içeriden ve dışarıdan operasyonlar ardı ardına gelmişti. 28 Şubat, "Bir güneş doğuyor" ezgilerini "kara zulüm yağar gökten üstüne toprağın" ezgilerine döndürme çabasıydı.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Görünüm zengin & masaüstü ekranı
Mobile git Bugün yazarların gündeminde neler var?
Yasal Uyarı: on5yirmi5.com'a ait özel içeriklerin metin, görsel ve diğer dosyalarının tüm hakları on5yirmi5.com'a aittir. İçerikler aktif link verilerek kısmen kullanılabilir

Yorumlar

bu haber için ne düşünüyorsunuz
Küfür, hakaret vb. yorumları yayınlayamayız.

Çok Okunanlar

on5yirmi5.com takip edin
Hakkımızda Künye İletişim Reklam

Kullanım Şartları Yayın İlkeleri Hata Bildir - Görüş Yaz

Copyright © 2008-2019 - Tüm hakları saklıdır.