Anasayfa / Genç Kalemler / Sinem Kar / Kambur Dünya

Kambur Dünya


Sinem Kar

Merhaba, ben Sinem Kar. İstanbul doğumluyum. Eğitimimi İstanbul Bayrampaşa’da tamamladım, orta ve liseyi açıköğretimde okudum. Şu an Atatürk Üniversitesi AÖF İlahiyat Önlisans 1.sınıftayım. Yazı yazmak insanın kendini ifade etmesi için büyük bir imkan, insanın hayal dünyasını yazıya dökmek öyküler, hikayeler kaleme almak, insanın iç dünyasını yansıtmak, hayallerini diğer insanlara okutmak ve hayallerini paylaşmak çok farklı bir duygu benim için, genellikle öykü tarzı yazıları okumayı ve yazmayı seviyorum. Yazdıklarımı beğenip okuyanlara çok teşekkür ederim, hikâye ve öykümüzde aynı hayal üzerinde, aynı düşü düşlemek dileği ile...
etiketler: sinem kar kambur dünya

Genç adam işe geç kalmıştı, her sabahki gibi bir farkı yoktu bu sabahın.
Eski kıyafetlerinin tozunu aldı, sökük yerlerini tamirat etmekten bıkmıştı, kullanılmaz hale gelmiş giysilerini, istemeyerek giydi.

Siyah paltosunu üstüne geçirdi, dışarı çıktı, hava soğuktu.
İşyerine vardı 1 saat gecikmişti, zaten sürekli gecikiyordu, süslü paltolu adamlarından arasından gizlice süzüldü ama yakalandı.

Patronun elinde siyah kaplı bir kitap vardı, yanına çağırdı onu, arasına sıkıştırdığı 2 parça kağıt parayı uzattı, genç adam anlamıştı bugün buradaki son günü, sessizce parayı aldı ve ayrıldı oradan.
Ağır yükleri taşımaktan sırtı kamburlaşmıştı, yüzündeki ifadenin de kambur bir omuzdan farkı yoktu. Paltosunu üstüne aldı kollarını giymeden.

İnsanların taşımadığı yükleri, taşımaktan kamburlaşmıştı aslında.

Biraz dolaştı sokaklarda amaçsız amaçsız, zengin baylar, zengin bayanlar arada onlara gözü çarptı,
Farklı bir dünyada yaşadıklarını düşündü onlarla, aynı çatı altında ama farklı bir dünya.

Yalnızdı, daha doğrusu yalnız bırakılmıştı, peki dedi diğerleri onlar neden yalnız değil dedi kendi kendine.

Oda güzel evlerde oturmak, güzel giysiler giyinmek, güzel kokular sürünmek istiyordu, çocukluğundan bu yana bunlardan mahrumdu, şimdiye kadar sırtında taşıdığı güzel eşyalar mobilyalar neden onun olmasın dedi, kendi kendine.

Sırtında taşıdığı güzellikler bile onun değildi, peki dedi ya hayat?

Gözünü güzel bir dükkânın kapısına yöneltti, içeriye girip çıkanları izledi bir süre, sonra sokaktaki dilenenleri izledi bir süre, aralarındaki büyük uçurumu düşündü, dönüp kendine baktı gene, umutsuzdu ve mutsuzdu çok.

Hava güneş açmıştı, gökyüzüne baktı, elini gözünün üstüne getirerek, güneş gözünü almıştı, birden birine çarptığını fark etti.

Önüne baksana kör müsün diye bir ses geldi… Yeni paltomu mahvettin.

Genç adam ıslak bir kedi gibi sessizce affedersiniz bayım dedi.

Genç adam önüne bakarak evine ulaştı, ev çok tozluydu, astımı başlamıştı gene, camın kenarına geçti, bodrum katının yarım penceresinden gelen geçenin ayakkabılarını izliyordu, ayak seslerini dinledi, kalın ince seslerdi, kulağa itici gelen sesler, sanki hepsi onun üstüne basıp yürüyorlar gibiydi.

Gelen geçeni izlerken, acıkmıştı, ama bunu bastırmak için düşünmemeye çalışıyordu açlığını, sanki kimse onun varlığından haberdar değildi, ne arayan ne soran nede onu düşünen biri vardı.

Camdan dışarıya bakarak top oynayan çocukları izledi, ne güzel oynuyorlardı, kibirsizce diye içinden geçirdi,
Kendi çocukluğunu hatırladı, annesini, babasını çok zor hatırlıyordu bir siluetti onun için,

Onunda bir topu vardı, ama sadece vardı, oynadığı günleri hatırlamıyordu, çocukluğuna dair hiç bir şey hatırlamıyordu nerdeyse, ya da hatırlamak istemiyordu.

Kötü bir çocukluktu onun için, anılarını bazen beyninden silmek istiyordu, ama anıları onun omzuna ayrı bir ağırlık yapıyordu, kamburluğunun en büyük ağırlıklarından biriydi bu.

Küçük bir çocuğun hayata bakışı gibiydi onun hayata bakışı.
Ne kadar masum olduğu anlaşılsa, o kadar acımasızlığa mahkûm kalıyordu.

Kötü bir çocukluktan sonra, kötü bir gençlik, geleceği düşündü…
Aynı şeyleri yaşamaktan çok sıkılmıştı, akşam ne yiyeceğini düşünmekten daha farklıydı, geleceği düşünmek.

Kendini, hayatını askıya asmış gibiydi, yaşanmamışlıklarının, yaşayamadıklarının üstündeki tozları hala silkememişti, hepsini eski dolabının içinde bırakmıştı, hepsi askıda kalmış, güveleneceği zamanı bekleyen eski giysiler gibiydiler.

Mutlu olmak, yeni giysiler giyip, güzel yemekler yemek miydi?

Mutsuz olmak eski giysiler giyip, ne yiyeceğini düşünmek miydi?

Kendi mutsuzluğunun sebebini bunlar olduğunu sanıyordu, mutluluğu aradığı yer yanlıştı, ama farkında değildi.

Hava kararmıştı, sabah olmasını bekleyecekti yine, geceleri nedense uyuyamıyordu.

İçtiği ilaçların etkisi miydi bu.

Geceleri dışarıya çıkmayı severdi, bom boş sokaklarda yürümek güzeldi, süslü kendini göstermeye çalışan insanlar yoktu, yalnızlık yürüyüşleriydi bunlar.

Sabahın gelmesini beklerken yaptığı yürüyüşlerdi bunlar.

Bazen sabahın gelmeyeceğini bile düşünürdü, aslında kendi sabahının doğmadığı yılları gibi.

Gün gelir, güzel günler, güzel sabahlarla başlar diye hep içinden geçirirdi.


Her karanlığın ardından mutlaka bir sabah varsa dedi, benim karanlığımın sabahı ne olabilir dedi.

Aklına işten atıldığı geldi, işten çıkarılmış, yalnız ve zavallı bir adam olduğunu bir anlığına unutmuştu, mutluluk için hayaller yeterlimiydi dedi kendi kendine…

Mutluluk ve mutsuzluk, onun hayatının neresinde duruyordu.
Ya da o nerede duruyordu.

Kendi durduğu yer onun tercihimiydi, tercih yapılsa bu hayatta kaç kişi mutsuzluğu seçerdi ki?
Hayat her insan için farklı bir pencere, farklı bir hayat.

Omzundaki kamburluk giderek ağırlaşmaya başlamıştı, içtiği ilaçların dozunu günden güne arttırdı, ama acılarını bu dindirmiyordu sadece uyuşturuyordu onu, tek mutluluğu uyuştuğunda bişey düşünmediği zamanlardı, artık gözünde her şeyi bitirmişti, bir daha uyanamayacağı bir sabaha uykuya dalmıştı, hiç uyanmamak üzere, peki suçlu kimdi?

Onu işten çıkaran patronu mu? Sokakta çarptığı adam mı? Anne ve babası mı? Sokakta süzülen süslü paltolu adamlar mı ya da kim?

Suçlu aslında bizlerdik, bir daha güneşli bir sabaha uyanamayan kaç kişiyi önemsedik, insan olarak değer verdik?

Her kimsenin bir nokta vuruşu ile zamanda kamburlaşan insanların olduğu bir hayatta olduğumuzu, hala anlamadığımız sürece, kamburlaşmaya aday bizler olup, kamburlaştıracağımız insanların katili olmaya aday olarak her güneşli sabaha uyanıp, hayalleri kamburlaştırmaya devam ediyoruz…
 

Son Güncelleme 17 Ocak 2012 | 12:17




  • Yorumunuz:

  • HÂMi
    Biraz daha edebi olsa sanki daha etkili bir metin olacakmış.. Kaleminize sağlık kardeşim :)
    18 Ocak 2012 20:06