Anasayfa / Genç Kalemler / Samet Akten / Dinse mi yanaklarda yağmur?

Dinse mi yanaklarda yağmur?


Samet Akten

sametakten1[@]gmail.com

etiketler: samet akten genç yazar on5yirmi5.com gençlik sitesi

"Zarif bir cümle düştü o yerlerden buraya. Bedenin en duyarsız saatlerinde bilinçaltım trajedi oyununa hazırlıyordu ruhumu. Sessiz ve karanlık bir odada bir çift gözdüm, acıyan yanlarımı kanatmaya hazır. Uyandım, duyduklarımı hissetmeye, görebildiğimi duyumsamaya başladım. Saçlarım karmakarışık, gerçek bir savaştan çıkmış gibiydim, titriyordum. Bir bardak soğuk suyun boğazımdan kayarken çıkardığı sesi duydum. Hemen doğruldum; yerin, göğün ve bütün âlemlerin sahibine acziyetimi ve teşekkürlerimi duyurdum. Bir damla suyun bedenimi dirilttiğine ve bir damlacık suyun kulaklarımda çağlayıp akan bir nehire benzeyen sesini duyabildiğime. O gece tekrar uyuyamama korkusu düştü ardından. Çok geçmedi güldüm bu sebepsiz ve yersiz korkularıma. "Ne çok acı var" demişti ya, yaşamak nedir sorusuna cevap vermeden önce zarif prens; işte ben bunu bildiğimi ve şimdi ise anladığımı fark ettiğimde, benim için o söz "ne çok ama ne çok acı var" ifadesiyle yüreğimde gitgide pekişmeye devam ediyordu.

O gün, dostlarımla eğlenmiş, kahkahalarımla cümle alemi rahatsız bile etmiştim; sevdiklerime kavuşabiliyor olmaktan ve onlarla yaşamı paylaşabilmekten büyük bir sevinç duyuyordum, ben mutluluğu seviyordum. Aslında herkes ama herkes böyleydi. Şeytanın bir oyunuydu mutluluk, insanoğlu için reddedilemeyecek bir servetti. Bir karıncanın ayağımın altında kaldığında çığlıklar atıp bedeninin çıtırdadığını göremiyordum mutluluğun penceresinden. Döşeğin ortasında üzüntüsünden dolayı uyuyamayacağından korkan vücudum; dış kapının önünde kaldırımlara sarılıp uyanmaktan korkan adamın titreyen vücudunu göremiyordu.

Gecenin en siyahında bilinçaltımı saran düşünceler dilime dökülmüştü sanki. Gözlerimin önünde acıya perde olan mutluluk bu saatlerde yerini koyu bir tefekküre bırakmıştı. Bedenimin kıvrımlarının bile belirdiği mavi çarşaflı yatağımdan odamın diğer ucundaki pencereye hafif ürkek adımlarla yürüdüm. Perdeyi açmaya cesaret edebilecek ellerim yoktu o an görünürde. Ya aklımın koridorlarında bağıra bağıra koşan o acılar, tam da şimdi çıplak gözlerime yansırsa pencerenin ardından? Bu soruyla daha fazla cebelleşemezdim, perdeyi yırtarcasına açtım ve karşımda boyunun yaklaşık beş misli bir çöp kutusuna ulaşmaya çalışan iki yavru kediyi gördüm. Aydınlık elini eteğini çekmişti bizim sokaktan, gözleri parıldayan o iki varlık için yaşamak mücadelesinin aydınlık ve karanlık yüzü hep aynıydı. İçimdeki merhamet yangını alev alev büyüyordu. Tekrar düşündüm, bir uyku ile uyanışın, bir geceyle gündüzün arasında kaç kişi acılarıyla yok olmuştur? Benim sefalarımın kısa görünen süresi kaç insanın sefaletinin peydahlandığı zaman olmuştur acaba? Bu soruların sersemliğiyle koltuğuma düştüm.

Birilerinin acılarıyla kendi acılarımıza merhem yapıyor ve aslında birilerinin acılarını dinlerken bile bencilliğimizden kaçamıyoruz. Sokakta gözlerinin feri sönmüş serseri çocuğun bir dilim ekmek için kavgasını anlamaya çalışmak için aç kalmayı bekliyoruz. Gökten mermi yağan topraklarda çocuk olmanın anlamını öğrenmek için savaşlara hazırlanıyoruz. Acıyı yaşamadan hissedebilmenin erdemine varamıyoruz ve sevinçlerimizle bu duvarları örmeye, perdeleri açmaktan korkmaya devam ediyoruz. Kalın duvarlarla çevrelediğimiz evlerimizin önünden geçen insanların yaşadığına inanmıyoruz, o insanların bu vefasız coğrafyada bu yüzden daha da çürüdüğünü göremiyoruz.

O gece, sokaktaki kedi için bile ağladığımda ağlamadan geçirdiğim ömrüme anlam bulamıyordum. Bugüne kadar başkalarının acılarını, kendi acılarını unutmak için dinleyen insanlık için anlam bulamıyordum. Kaybetmeden, kaybı öğrenemeyen insanlar için çok çaresiz kalmıştım. Koltuğuma mıhlanmıştım sanki saatlerdir. Bana ne olmuştu böyle? Kollarımdan destek alarak ağır ağır ayağı kalktım, usulca yatağıma uzandım ve gözlerimi sildim. Sanki yaşamak bir ağrıydı artık boynumda, birazdan gözlerim kapanacak ve bir daha açılmayacak gibi.

Ne çok ama ne kadar da çok acı vardı ömrümüzde. Gidişler, gelişler, kaybedişler, bekleyişler...
Üstad'ın sözleri düştü bu kez; ıstırap çekmeyi kol ve bel ağrısı biçiminde değil, kafa çilesi halinde çekmeyi öğrenene kadar daha kaç uykusuz gece vardı acaba. Düşünmek için zaman belki de çok ya da yok mu zaman? O'nun için harcayamadan ve merhamet kalıbında eritemeden ruhumu, ölmek bile korkutuyordu işte."

Bu uyanış son sözleri olmadı.
İyi de oldu.
Yazmasaydı bilemezdim.

 

Son Güncelleme 15 Ağustos 2011 | 14:18




  • Yorumunuz: