Dünya tarihi güç, hırs, iktidar, zenginlik, saltanat uğruna can veren ve can alan pek çok insanı kaydetmiştir. Bu amaçlar uğruna kimileri belirli toplulukları, kimileri belirli inançları, kimileriyse belirli insanları katletmiştir. Bundan bizim tarihimiz de beri değildir. Zaferler çağıyla övündüğümüz ve İslam’ı en güzel bir şekilde tatbik ettiğini savunduğumuz Osmanlı idaresinde de iktidarın sahiplenilmesi ve korunması adına işlenen adam öldürme fiilleri mevcuttur. Osmanlı hükümdarlarının sadece “sultan” oldukları dönemde başlayan ve Yavuz Sultan Selim’in “halife” unvanı ile döndüğü seferin ardından dini ve siyasi otoriteyi temsil ettikleri kabul edilen kişilerin uyguladıkları “Kardeş Katli Sistemi”ni siyaseten, dinen ve ahlaken incelemeli ve ancak hakikat açığa çıktıktan sonra hükümdarların “Evliya” olup olmadıklarına karar vermeli ve buna benzer yakıştırmaları bu incelemenin ardından yapmalıyız.
Öncelikle, temeli Türk-İslam unsur ile örülmüş olsa da, birçok kavmin inşa ettiği bir devlet olan Osmanlı’dan evvel diğer Türk devletlerini inceleyelim. Türk devlet geleneği devleti ve onun bir unsuru olan ülkeyi hanedanın ortak malı kabul etmiştir. Hanedan mensubu herkes tahtta hak sahibidir. Sadece kardeşler değil, akrabalar arasındaki mücadeleden muvaffak olarak çıkanın daha yüksek bir ilahi kudretle donatılmış olduğuna inanılmıştır. Bu inanç, bu gelenek neticesinde Cengiz İmparatorluğu, Timur İmparatorluğu, Büyük Selçuklular ve nice Türk devleti bir saman alevi gibi parlayıp sönmüşlerdir. Bunun en büyük nedeni tahtta hak talep eden akrabalar ve iç savaşlardır.
Maziyi en iyi şekilde gözlemleyen ve ders alan Osmanoğulları, Türk-Moğol veraset sisteminden bir kopuş gerçekleştirerek devleti yalnızca Padişahın malı kabul etmişlerdir. Takriben Yıldırım Bâyezıt devrinde bir devlet statüsüne kavuşulmuş, merkezi otorite tüm yetkileri elinde toplamıştır. Hedefini cihan hâkimiyeti olarak belirleyen Osmanlı hükümdarları geçmişteki isyan ve iç savaşları, bunlar ile devletin parçalanarak yok olmasını önlemek ve kanaatimce saltanatlarını muhafaza edebilmek için “Kardeş Katli” dediğimiz sistemi uygulamışlardır. Bu uygulama kuruluştan itibaren mevcuttur. Uygulamayı yasallaştıran ise Fatih Kanunnamesidir. Her ne kadar elimizde orijinali bulunmadığı için ihtilafa neden olsa da, kardeş katli ile ilgili üç nüshadan ikisinde bulunan madde şu şekildedir: “Ve her kimesne evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı Âlem için katl eylemek münasiptir. Ekser ûlema dahi tecviz etmiştir. Anınla amil olalar.”
Bu madde ile yasallığa kavuşan “Kardeş Katli Sistemi” 2 farklı şekilde uygulanmıştır. Bunlardan biri ziyadesiyle canicedir ve İslami yolda olduğunu söyleyen Osmanoğullarına hiç yakışmayacak biçimde İslam Hukuku’na aykırıdır. Padişah, daha sonra isyan edebilirler düşüncesi / ihtimali ile yaşlarına bakmaksızın kardeşlerini katletmiştir. Saraya bir kapıdan padişah girerken arka kapıdan çocuk cesetlerinin çıktığı; insanlığın, ahlakın, hukukun/ şeriatın hiçe sayıldığı; adeta mezbaha havasının estiği dönemler olmuştur. III. Murat kendisine rakip olmasın diye 5 kardeşini, III. Mehmet ise 19 kardeşini öldürtmüştür. Hiçbir suçu, günahı olmayan bir çocuğun ileride devlete baş kaldırabilir, beni tahttan indirebilir düşüncesi ile yalnızca bir ihtimale dayanılarak katledilmesini uygun gören “ekser ulema”yı şu ayete dayanarak yargılamanızı bekliyorum: “Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.” (Maide Suresi, 32)
Bir de gerçekten isyan eden kişilerin katledilmesi söz konusudur. İşte mevzunun düğümlendiği/ karmaşıklaştığı ve sizde de bir fikir oluşturmasının yanında nihai kararın Allah (c.c.)’a kaldığı kısım burasıdır. Ortada padişaha isyan eden bir şehzade/ bir kardeş vardır. Bu kişi düzeni bozmuş görülmektedir. Öyleyse bu asinin cezası ne olmalıdır. Burada incelememiz gereken birkaç kavram ortaya çıkıyor; öncelikle İslam Hukuku’ndaki suçlar ve cezalara bir göz atalım.
1- Hadd Suç ve Cezası
Bu başlık altında bulunan hırsızlık, yol kesmek, zina, dinden dönmek ve bağy (isyan) suçlarının unsurları tam olarak gerçekleştiğinde uygulanacak cezalar Allah ve Resulü tarafından belirlenmiştir. Bu cezalarda değişiklik yapmak söz konusu değildir. Fakat suç unsurları tam olarak gerçekleşmemiş yine de suçun işlendiğine dair kesin olmayan deliller var ise kişiye had cezası uygulanmamakla birlikte kişi cezasız da bırakılmayacaktır. Mesela; zina yaptığına dair dört değil de 3 şahit bulunan kişinin cezası ulu’l emir tarafından belirlenir.
2- Şahsa Karşı İşlenen Cinayet Suçları
Bu suçların cezaları da Allah ve Resulü tarafından belirlenmiştir. Cezalar genellikle diyet ya da kısastır.
3- Tazir Suç ve Cezaları
Bu bölümdeki suçlar 1. ve 2. grup suçlara girmeyen ve ya girdiği halde unsurları tam olarak gerçekleşmemiş suçlardır. Bu suçların cezaları ulu’l emir ya da kadı tarafından tatbik edilir.
Bu 3 temel suçtan bizi ilgilendiren Hadd Suçları’nın kapsamında bulunan Bağy yani isyan suçudur. Bağy; haddi aşmak, haktan ayrılmak, zulmetmek, Allah’a karşı gelmek ve dinin çizdiği sınırları aşmak anlamındadır. Fıkıh ıslahatında bağy; devlete veya meşru devlet başkanına - buradaki “meşru devlet başkanı”na dikkat edelim, ileride yeniden kullanılacak- silahla karşı gelmek yani hükümdarın yanlış yolda olduğu, kendi düşüncelerinin doğru olduğu itikadı ile isyan etmek olarak değerlendirilmiştir. Bu isyan meşru hükümdara karşıdır ve mevcut yönetimi değiştirmeyi amaçlar. İsyanın suç olarak kabul edilmesi için yöneticinin idaresi altındaki diğer toplulukları, canları, malları, namusları hedef alması gerekmez. Bu bakımdan bağy siyasi bir kavramdır.
Bunlardan sonra şu sorulara açıklık getirmemiz gerekmektedir zira meselenin kilit noktalarını çözmek burada geçen kavramları bilmeye bağlıdır. “Devlet ile padişah/saltanat aynı şey midir?”, “İslam hangi siyasal iktidarı meşru kabul eder?”…
Saltanat bir idare şeklidir. Siyasi birliğin bütünü ise basitçe devlet olarak adlandırılabilir. Türkiye Cumhuriyeti’ni var eden toprak, insan ve siyasi birlik idaresi devleti oluşturur. Cumhuriyet ise bu devletin idare biçimidir. Bu krallık da başkaca bir sistem de olabilirdi. Devlet denilen şey cismani olmaması ile elle tutulmayan ancak insan unsuruna bağlı olduğu için hemen her yerde görülebilen bir hâldir. Bir başka ifadeyle; devlet kendisi ile değil etkisi ile bilinir. Devleti var eden 3 temel unsur açısından bir ihtilaf yoktur. Yani toprak, insan ve siyasi irade… Toprak yok ise üzerinde hâkim olunacak bir alan yok demektir. Böylece insanın ve siyasi iradenin bir anlamı kalmaz. Toprak var ancak yeteri kadar insan yok ise yani toprağa hâkim olma kudreti olmayan bir topluluk var ise bu sefer de netice hâsıl olmaz. Toprak ve insan var ancak siyasi birlik iradesi yok ise yine devlet var olamaz. Bir devletin var olabilmesi için toprak, insan ve siyasi birlik iradesinin aynı anda mevcut olması gerekmektedir. Bir coğrafyada bir halk bu coğrafya üzerinde hâkim olma fikrinde birlik haline gelmiş ise devlet temayüz eder.
Siyasi birlik iradesi yönetim biçimini belirler mi? Bu soru çoğu zaman tartışma konusu olmuştur. Onun için kimileri “Sosyal Sözleşme Kuramı”nı kimileri ise “İlahi Görev Kuramı”nı ileri sürmüştür.
Birincilere göre siyasi birlik iradesi toplumun kendi içinde yaptığı bir sözleşme ile idarenin biçimini de belirler. Bu şekilde yönetilenler bir kısım haklarını yönetenlere devrederler. Bu yolla yönetenler siyasi birlik iradesinin ve toprak üzerindeki hâkimiyetin devamını daha kolay sağlarlar.
İkinciler ise ilahi iradenin seçimi olarak bir kişinin yahut ailenin siyasi birliği sağlaması gerektiğini ve ona itaatin icap ettiğini söylerler. Bu iki grubunda müspet ve menfi yönleri vardır.
Osmanlı, İslam’ı tam olarak tatbik ve muhafaza ettiğini savunduğu için bu noktadan sonra olaya biraz daha İslami olarak bakalım. İslam açısından insan sadece yeryüzünün çocuğu değildir. İnsan, dünya hayatına gelmeden başlayan bir hayata ve bundan sonrasına uzanan bir geleceğe sahiptir. Bu yönüyle İslam, insanın dünya hayatını varlığın başlangıcı ile sonsuzluk arasına konulan bir geçicilik hali olarak görür. Ve İslam sadece bir insanın değil tüm bir toplumun selametini ister hâldedir. Yani insanlar kadar toplumlarında ilahi iradeye tabi olmasını ister. Bunun için de İslam insanı ve toplumu dünya hayatından ahirette kurtuluşa taşıyacak bilgiyi/ ilmi yüklenmiş insanlara özel bir önem gösterir. İslam’a göre her insanın toplumun içinde bir yeri vardır ancak bu yer herkes için toplumun gidişatını belirleyebilme noktası değildir. İslam zamanın ihtiyaçlarına göre topluma yön verme hak ve yetkisini İslam’ın ilke ve kurallarına vakıf ve bunları uygulamaya muktedir insanlara vermiştir. Hâl böyle olunca İslam insanların güç yahut başkaca yollar kullanılarak elde edilmesini, onların böyle yönetilmesini yasaklar. İslam tüm gücün toplanacağı yer olarak dini ilkeleri gözetecek makamı gösterir ve bu makamın belirlenmesini de halkın reyine/ oyuna/ seçimine bırakır. Halk kendilerine İslam’a uygun yolu çizecek insanı belirli usullerle seçecek ve ona tabi olacaktır.
Anlaşılacağı üzere İslam açısından yönetici sadece dünya hayatını idare eden değil; toplumun iyiliği için ağır bir sorumluluk da alan kişidir. İslam’ı seküler alandan ayıran da onun bu insan yaklaşımıdır. Yani insana yönelik bütüncül bakış açısıdır. Yoksa her insan grubu öyle ve ya böyle bir yönetici bulur ve bu yönetici toplumu dünyada yönetir. Bugüne kadar yöneticisiz kalmış bir toplum bilmiyoruz.
İşte Saltanat yönetimi, kuruluşu ve işleyişi bakımından ümmetin özgür irade ve seçimine değil; kılıç gücüne ve zorbalığa dayanır. Bu nedenle İslâmi değil, gayri meşru bir yönetim biçimidir. Saltanat yönetimi Allah'ın hâkimiyetinin yerine; hükümdarın, hanedanın egemenliğini geçirir. Bu özelliğiyle de İslâm'a kökten aykırıdır.1 Saltanat, dünyevi yönetimi elinde tutan kişinin sürdürdüğü şeydir ve insanların ahreti onun ilgi alanı değildir. O, insanların ahretiyle de ilgili olduğunu göstermek için Osmanlı örneğinde olduğu gibi bir kısım din adamını yönetim erkinin içine yerleştirmiştir. Yani Osmanlı’da toplumun genel gidişatını çizen âlim değil sultandır. Âlim ise sultanın üzerinde ancak bir tavsiye hakkına sahiptir. Bu Osmanlı protokolüne de yansımıştır. Tüm bürokrasi sultanın eteğini öperken ancak şeyhülislam elini öper. Fakat neticede el öper!
Tüm bunlardan anlaşılması gereken, Osmanlı döneminde de o zamanın mevcut saltanat anlayışının devam ettiğidir. Sultan siyasi birlik iradesinin devamı adı altında kendi iktidarını koruma çabasındadır. Kendisi bu yetkiyi halkın vermesi ile yani meşru yollar ile almamıştır. Ya bir başka sultandan devralmıştır ya da bir başka siyasi iradeyi yıkarak yerine geçmiştir. Neticede kimin yöneteceğine dair halka sorulan bir soru yoktur. Sultan her halükarda iktidarın devamından yanadır. Bu duruma Niccolo Machiavelli gibi bir siyaset felsefecinsin gözünden yani din ve ahlak kavramlarını yok kabul ederek bakarsak iktidar için her şeyin yapılması doğrudur ve zorunludur. Fakat Osmanlı için din ve ahlak kavramlarını yok sayamayız zira onlar saymamışlardır.
Biz bugün olup bitmiş şeyleri konuşuyoruz. Cem Sultan tahta çıksaydı daha kötü bir sultan olacaktı, diye kim diyebilir? Cem diğerlerini öldürseydi bugün takdis ettiğimiz Cem’den başkası olmayacaktı.
Siyaset teorisyenlerinin ve hassaten siyasi fıkıh ile iştigal edenlerin cevap bulması gereken soru şudur: “İslami olmayan bir yöntem ile siyasi iradeyi elinde bulunduran yani meşru olmayan bir hükümdara isyan etmiş kişi İslam Hukuku’na göre bağy suçunu işlemiş sayılıp idam edilmeli midir?” Osmanlı şeyhülislamı buna fetva vermiştir; fakat o siyasi güç açısından sultanın aşağısında bir noktadır ve bu sebeple baskı altında olduğu kabul edilmelidir. Öte yandan, “İsyan eden kardeş başarılı olursa yine İslam’ın meşru saymadığı saltanat sistemi ile siyasi iradeyi elinde bulundurmayacak mıdır?” sorusu da cevap beklemektedir.
Mesele saltanat rejiminin tümden yanlışlığındadır. Saltanatın ikbal günlerini yüceltmek için kardeş katlinin caizliğini savunmak temelden yanlıştır; mamafih tarihin o dönemi öyle gelip geçmiştir ve biz bugün onların yaptıklarından sorumlu değiliz. Ne var ki bize düşen bir sorumluluk da vardır: Onların hatalarını meşrulaştırma çabasına girmemek. Zira meşrulaştırma çabası sonu gelmeyen bir sarmaldır ve bugün yapılmakta olan pek çok zulme alkış tutmamıza da sebep olacaktır. Hâlbuki biz her daim olması gereken yerde durduğumuzu söyleyecek bir iradeye, azme ve sadakate sahip olmakla mükellefiz. Başka bir şeye de ihtiyacımız yoktur.
Notlar ve Kaynaklar