Nihat İlhan
etiketler: nihat ilhan nietzsche halil cibran ‘Düşünüyorum; öyleyse varım’ der Descartes. Bir yazısında Tezer Özlü bu cümleyi ‘Varım; öyleyse düşünüyorum’ diye değiştirir. İnsansal hükmün niteliği olarak bağdaştıracağımız bu kural insanın düşünerek insan olmasını değil, bir insan olması sebebiyle düşünmesini gerektirir. Çünkü eşref-i mahlûkat olarak insanların diğer canlılardan arda en büyük özelliği düşünebilmek ve bu doğrultuda iradesini kullanmaktır.
‘Arayan kendisini bulur’ sözünden yola çıkarak ulaşabileceğimiz kavram; insanın yaratılış bakımından kendisini anlamasıdır. İnsanın eşref-i mahlûkat olması, ona yaratılanlar arasında sorumluluk ve anlam kazandırmıştır. Bu yüzden her insan varlık safhasının yolculuklarını katetmeli, varabileceği en üst noktaya ulaşabilmelidir. Oscar Wilde bu yüzden insanların sadece yüzde onunun yaşadığını söyler. Çünkü vücut bulan her varlık, toplumun tohumlarını temel yargılarında geliştirerek hiçleşmekte ve kendi öz düşüncelerinden arındırılmış biçimde yaşamaya başlar. Ve ancak, belli sayıda insan bu durumun üzerine çıkmaya kuvvet bulmaktadır. Terslik odur ki yüzdelik dilime giren bu insanlar da önce anlamsızlıkta yüzerek, daha sonra anlamsızlığın kıyısından anlam okyanusuna çıkarlar. Bu ters bağlamda ‘tavanın yüksekliğini tam olarak gösterebilen her zaman tabandır’ denilerek uygun bir ifadeye dönüştürülebilir.
İnsanlar, temel yargı ve düşüncelerini diğer insanların ardında bir yaşamakta –ki bunu kendisine dayatılan yargılarla yaşamak addeder- bulur. Friedrich Nietzsche’ de toplumun kendisine dayattığından hariçte kalan yaşamama sınırında kaybolduktan sonra asıl yaşamın sınırlarını ulaşmış bir kimsedir. Ancak felsefesi odur ki; Tanrı ölmüştür. Burada bir toplumun bütün ahlakının çöküşe maruz kaldığı bir Batı Mezapotamyasının öz çocuğu olarak belli yargılara ulaşır Nietzsche. Her ne kadar manevi alanda Müslüman kesime ters düşen düşünceler üretse de; düşüncelerinin kaynağı olan Batı toplumu ahlaksal yapılanması bu sonuca ulaşmasında kâfidir.
‘Böyle Buyurdu Zerdüşt’ Nietzsche’nin de deyimiyle felsefesinin anayapıtıdır. Her cümlesi ayrı bir anlam taşır. Nasıl ki bir bardağı anlamlı kılan suyun ya da herhangi bir içeceğin varlığıysa, temel de cümlelere de anlamı katanın altında yatan düşünceler olduğuna inanırım. Bu yüzden Nietzsche’nin derininde yüzdüğü düşünceleri her cümleye ayrı bir okyanus oluşturmuş, çektiği okuyucusuyla birlikte onu bu derinliklerde boğmuştur.
Bilerek ya da bilmeyerek Nietzsche’nin yaptığı en temel vurgu; onun düşüncelerini anlatım tekniğinin insanların bilinçaltı derinliklerine ulaşmasını sağlamasıdır. Bir insanın karşısındaki bireye hitaben –düşünceleri zıt olması ya da belirli bir oranda zıt olması kaydıyla- düşüncelerinin doğrusu budur, söylediğim şey haklı olandır gibi kesin koşullu aktarımlarda bulunması, yalnızca onun karşısındaki kişiyle arasında soğukluk olmasına yol açar ve böylece ortaya çıkan durum hem kişilik hem de düşünüş bakımından tamamen ayrılaşmayı sonuçlar. Düşüncelerin başka birisine aktarımındaki en kolay yol; inanıp, inanmamasını karşı tarafa bırakarak tam olarak kendi bildiğin şeyi ona anlatmaktır. Nietzsche’nin en temel kurgusu da yazıda bu kanuna uymasıdır. İnanıp inanmama fikri okuyucusunun kendi elindedir. Ve bu şekilde olunca ise her gelen kendi kalıbına uygun şekilde cümlelerden belli bir düşünceyi alır.
Nietzsche’nin insanların bilgi havuzlarına sürekli aktarmak istediği düşüncesi ise; insanın aşılması gerekli bir şey olduğudur. Kimi yerlerinde aşılması zor duvarlar kurup insanı düşünen hayvan gibi göstermesi ise hakikate aykırı bir harekettir. Zerdüşt kapsamında –hikâye gereği peygamberlik vasfını da ekleyebilirsek- anlattığı bu zihni karakter, onun düşünce yolculuğundaki temel parçadan ibarettir. Ve bu karakterlerin sürekli değişen konular halinde bir takım önyargıları ve düşünceleri kırdığı görülür.
İlginçtir ki Halil Cibran’da buna benzer –ama daha düşük yapı da- bir eserle karşımıza çıkmaktadır. ‘Din afyondur’ ekolüne uyan Nietzsche’nin aksine Müslümanlığı benimseyen Cibran, Nebi adlı eserinde aziz ve azizelere değinerek Hristiyan kaynaklı din vasıflarını karakter olarak konuşturmuştur. Zaten muhtemeldir ki yaşamını Amerika’da devam ettirmeye başladıktan sonra orada –çoğunlukta olan- Hristiyan teb’anın dikkatini çekmeye çalışmıştır.
İki kitap arasındaki tek fark; Nebi’nin sadece yol gösterici konulara değinmesi; Nietzsche’nin ise daha farklı konulara değinerek dini ele almasıdır. Her iki yazar da entelektüel bakış açılarında dünyadaki düzeni eleştirmiş, insanların toplumsal baskıyla değil de kendi istedikleri gibi davranabilmesini öğütlemiştir.
Son Güncelleme 15 Kasım 2011 | 11:48