Mustafa Yiğit
etiketler: mustafa yiğit suriye baas partisi beşar esad arap baharı Bu yazıda Arap Baharı’nın bir uzantısı olarak şu an siyasal bir istikrarsızlığa sürüklenmiş olan Suriye’yi değerlendireceğiz.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Bush Doktrini gereği katı güç kullanmış olduğu Afganistan ve Irak harekâtlarının sonucu ortada. Tablo hem ABD hem de insan hakları açısından iç karartıcı. Gün geçmiyor ki bu harekâtlar sırasında işlenen insanlık suçları ve yaşanan dramlar hakkında yeni bir bulgu ortaya çıkmasın.
Birleşik Devletlerin dünya kamuoyu önünde yaşamış olduğu prestij kaybını giderebilmek için Bush’un ardından seçilmiş olan Obama büyük bir şanstı. Barack Obama’nın sade ve sadece siyahi olması bile seçimin ardından kendisi için büyük bir avantaj olarak ortaya çıkmıştı. Bunun yanı sıra açıklamış olduğu programların sosyal devlet odaklı olması, daha özgürlükçü ve kişiye saygı duyan anlayışı söylevlerine serpiştirmesi, popüler medyanın da etkisiyle ABD için yeni bir sürecin başlamış olduğunun halkın zihinlerine yerleştirilmesini kolaylaştırdı.
İç politika bağlamında değerlendirmesini yapmayacağımız Amerika Birleşik Devletleri aslında Obama’yla beraber dış politikasında büyük bir eksen değişimine gitti. Başlarda Bush’un reddetmiş olduğu Soroscu mantık (yumuşak güç mantığı) Obama’yla beraber Amerikan dış politikasının belkemiğini oluşturdu. Değişim istediği yerleri fiziki ve kaba güçle değiştiremeyeceğini anlayan ABD’li bürokratlar, Irak ve Afganistan’da yapmış oldukları hataları da göz önünde bulundurarak Hillary Clinton önderliğindeki dış politika mantığına büyük bir yapay evrim yaşattılar.
Kişisel olarak bir nevi Renkli Devrimlerin devamı olarak gördüğüm, Arap Baharı olarak adlandırılan bu süreç, sistemin kendi yaratmış olduğu canavarı devirmesinden başka bir durum değildir.
Yıllar önce ABD eli ve desteğiyle yönetimleri devralan ve günümüze yaklaştıkça ABD’yle çıkar çatışması yaşayan liderlerin tasfiye süreci bir hayli hızlı şekilde oldu. Bunlara tek istisna ise gün itibariyle Suriye. Peki Suriye’de değişik olan neydi de Mısır’da, Tunus’da, Cezayir’de olan burada olmadı.
Öncelikle Suriye’yi değerlendirirken Suriye’de iktidarda bulunan ve yönetme erkini yıllardır elinde tutan Baas rejimini anlamak gerekir. Baasçılık denen ideoloji harman, karma bir ideolojidir. Bünyesinde Arap milliyetçiliği, sosyalizm ve İslami motifleri barındırır. Baas Partisi Suriye nüfusunu %10’u gibi bir azınlığı barındıran Nusayri mezhebinin kontrolü altındadır. Ordu ve diğer silahlı güçlerin Baas Partisi kontrolünde olduğunu düşünürsek dolaylı olarak bir azınlığın ülkedeki silahlı güçleri kontrol ettiğini söylememiz yanlış olmaz. Peki Baas Partisi madem bir azınlığın sözcüsü nasıl oluyor da tüm ülkeye hükmedebiliyor? Bunun cevabı ise ülkenin çoğunluğunu oluşturan Sünni mezhebinin güç dengeleri. Baas partisi ordu ve diğer silahlı güçlerin kontrolünü sağlarken ticareti büyük ticaret merkezlerinde Sünni bir burjuvazinin eline bırakmış durumda. Çıkar ortaklığı yapan bu iki egemen sınıf nüfusun çoğu üzerinde baskı kurabilmekte ve duruma hakim olmakta zorlanmamaktadır.
Örneklemek gerekirse ordudan ayrılarak Esad’a karşı olan direniş güçlerine katılan askerler ya düşük rütbeli subaylar ya da orduda bulunan erler. Ötesinde ülkede bulunan orta sınıf ve burjuva Esad’dan sonra gelecek rejimin belirsizliği yüzünden isyana destek vermemekte. Bir başka deyişle istikrarsızlık içinde yaşanan istikrarı maceraya değişmektedir. Orta sınıfın isyana destek vermemesinin nedenlerinden biri de İsrail çekincesidir. Baas Partisi’ni iktidarda tutan sebeplerden biri olan İsrail’e karşı izlenen radikal politikalar burjuva ve Esad arasındaki harç olarak görevine direniş sırasında da devam etmektedir.
Suriye’nin bir Libya olmamasının bir başka nedeni ise uluslar arası politik dengelerdir. Baasçılığın içinde sosyalizmden esintiler barındırdığından bahsetmiştik. Bunun yanı sıra Doğu-Batı bloğu içerisinde hep doğunun yanında yer almış Suriye BM Güvenlik Konseyi daimi üyeleri Rusya ve Çin için de büyük öneme sahiptir. Rusya’nın büyük bir ticaret ortağı olmasının yanı sıra (muazzam hacimlerde yapılan silah ticareti) aynı zamanda Rusya için Akdeniz’e açılan kapıdır. Son Rus Başkanlık Seçimlerinden sonra çok daha iyi görülmüştür ki, Doğu bloğunun destekçilerinden birisinin düşmesi demek Rusya ve Çin’in de global dünyaya hala kısmen kapalı konumlarının halkları tarafından sorgulanması ve bu iki büyük devletteki yönetimlerin halkın zihinlerinde yargılanmaya başlaması demektir.
Ayrıca bir başka Doğu bloğu ülkesi İran’ın Türkiye’yle Suriye üzerinde vermiş olduğu güç savaşı aşikârdır. Dinsel ve kültürel bağlarla sayesinde Baas Partisiyle iyi ilişkiler içerisinde olan İran’ın olası bir uluslararası müdahalede Suriye’ye destek kuvvet göndermesi muhtemeldir.
Sonuç olarak denebilir ki Amerika Birleşik Devletleri uluslar arası arenada güç kaybetmektedir. Bu da önümüze tek kutuplu dünyadan çok kutuplu bir dünyaya geçiş için yeni bir yol açmaktadır. Yoksa Amerika’nın hala bilfiil işgalinde olan Irak’ın, Arap Birliği yaptırımlarına uymayacağını söylemesini nasıl açıklarız? Türkiye bu süreçte aktif rol oynamaktan kaçınmalı, İkinci Dünya Savaşı esnasında izlemiş olduğu denge politikasını gütmelidir. Yoksa Doğu bloğu karşısında Amerika Birleşik Devletleri’nin maşası olmaktan başka bir seçeneği kalmaz.
Son Güncelleme 4 Şubat 2012 | 10:20