Merve Demir
etiketler: merve demir hayat Tüm sokak gökyüzü bereketiyle yıkanmış. Az önce durmuşken yağmur, ellerim paltomun ceplerinde, sokak lambalarının az da olsa aydınlattığı o dar yolda tek başıma yürüyorum. Bir arkadaşımla yine aynı sokakta yürürken bu sokağın ona hayatı anımsattığını söylemişti. Nedeni de sonunun karanlık olmasıymış. Ama bence bir farkı var. Ben bu yolu çoğu kez kullandım. Hangi köşesinden fesleğen kokusunun geleceğini, bu saatlerde hangi pencereden ışık süzüleceğini az çok kestirebiliyorum. Ama hayat öyle midir? Hayatta kaç defa aynı yoldan geçme hakkın var ki? İki fırsat çıksa karşına ikisini de denerim diyebileceğin kaç fırsatın oldu ki?
Bu düşünceler içinde yürürken karşımdaki yol ikiye ayrılıyor. İkisini de seçebilecek olmanın rahatlığıyla sağdaki yolu kullanıyorum. Çünkü biliyorum ki o yol beni huzura kavuşturacak. Belki de bugünü hiç yaşanmamış sayacak.
Ve işte geldim. Deniz fırtınadan yıpranmış olacak ki yorgunluğunu üstünden atarmışçasına dinginliğiyle önümde tüm güzelliğini sergiliyor. Banklar önümde sıralanmış. Manzarası boğazın mucizevi güzelliği olan bir bank seçiyorum. Islak… Ama pek de umurumda değil. Toprak kokusu burnuma ilişmeye başlamıştı bile. Martı sesleriyle toprak kokusu beynimde dans ediyordu. Belki de yüreğim beynim ilk defa aynı anda çalışıyor.
Bir anda köprüye takılıyor gözüm. Gelip geçen arabaların ışıkları seçilebiliyor. Bu şehre ilk geldiğim gün beynime aklıma ok gibi saplanıyor, gözümün önüne geliyor. Buraya hayata eldivensiz dokunmak için gelirken süslü İstanbul bana ısrarla eldivenlerimi giydirdi. Geçen üç ayda umudu da burada öğrendim umutsuzluğu da. İstediğin şeyin peşinden koşmayı da vazgeçip kabullenmeyi de İstanbul öğretti bana. Gerçek özlemi bildiğimi zannederken özlemle birilerinin burnunda tütmesini bu şehir öğretti bana.
Düşüncelerimle bir o yana bir bu yana savrulurken kıyının biraz açığındaki sandalı gördüm. Tek başına bir adam… Balık tutuyor. Gerçekte de bazen her şey tek başına güzel gelir. Sahte gülücükler atmak zorunda kalmazsın. Ya da kalbinin ritmindeki frene, beynindeki gaza dokunmazsın, içinden geçenleri utanıp gerilere atmazsın. Belki de sadece o an hayata eldivensiz dokunursun.
Gözlerim bu sefer havadaki martıya ilişiyor. Son hızla denize doğru geliyor. Bir balığın ya da ona göre mutluluğun kokusunu almış olsa gerek. Ama sonuç hüsran… Karanlığa doğru eli boş yolculuğa devam ediyor. Ve bu şehrin öğrettiklerinden biri daha… Umulan ve bulunan hiç bu kadar zıt olmamıştı. En çok buradayken, bu kaça şehirdeyken ellerim bu kadar üşüdü. Tıpkı martı gibi ben de son hız hedefe ilerledim. Arkamda, yanımda ne var hiç bakmadım. Tek istediğim O’ydu. Belki de biraz sıcaklık. Ya da gerçek bir gülümseme… Denize iner gibi İstanbul’a düşmüşken O çoktan gitmişti. Banaysa yüzde eğreti bir gülümseme, geceleri yanaklardaki nem ve avuç içindeki soğukluğu bırakmıştı. Verilen sevgiyi omza pişmanlık olarak bırakıp git demişti.
Tam da bu düşünceler içinde gitmeye koyulurken sağ elimin altında bir yaprak olduğunu far ettim. Bana Gülhane’yi hatırlattı. Sonbahar güneşinin sadece bizi ısıttığı günleri… Yapraklar bir gün ağaçlarından düşmeye mahkûm gibidirler. Kim bilebilirdi ki bizim de aynı yolda tek düşeceğimizi.
Yüreğimin ritmini biraz frenlerken artık gitme vaktinin geldiğini anladım. Son kez martıların sesiyle toprağın o güzel kokusunun birlikteliğini hissederek yerimden doğruldum. Yola koyuldum. Yine ellerim ceplerimde. Belki de bu sefer hayata eldivensiz dokunmaya…
Son Güncelleme 30 Ocak 2012 | 16:52