İsmail Bulut
Merhaba, ben İsmail Bulut. 6 haziran 1989 G. Antep doğumluyum. İlköğretimi ve liseyi çeşitli illerde tamamladım. Şu anda İstanbul Teknik Üniversitesi Elektronik-Haberleşme Müh. son sınıf öğrencisiyim. Sayısal bölümün tam ortasında olmama rağmen, bana göre olmadığı düşüncesine kapıldığım zamanlarda bir konu üzerine düşünür ve yazarım. Yani yazmak, benim için bir hobidir.
etiketler: ismail bulut kuranı kerim ufo
Kur’an çoğu insanımızın kabul ettiği bir hakikat. Şöyle çıkıp önümüze gelene sorsak %90 civarında bir yaklaşıklıkla insanların, Kur’anı tastik ettiğini, onun Allah tarafından indirildiğini, insanlara rehber olduğunu, şifa olduğunu hatta Kur’an’da her şeyin yer aldığına inandıklarını görürüz. Ne de olsa malumdur ki Türkiye’nin %90’dan fazlası Müslümandır.(!)
Fakat biraz daha derine indiğimizde yani bu hakikatleri sözde değil de pratikte işlemeye başlayınca sanki Kuran’a inanan o insanlar değillermiş gibi tepki gösterip, reddedebiliyorlar. Bir ayeti kendi ilmi perspektifinden açıklayan biri olunca; öyle şey mi olur? Sen de kimsin? Falan zatlar bunu şöyle şöyle açıklamış, seninki tamamen yanlış ya da zorlama bir te’vil gibi söylemlerle saldıranlar peyda oluverir. Kur’an ayetlerini alimler açıklar, zaten şimdiye kadar da açıklanmıştır efendim, başkalarınınki “fasa fisodur” anlayışı Kur’an’na yaklaşanlara sınır koymaktır. Sanki alimler “ben alimim o zaman tefsir yazarım” diye bu işi yapmışlar. Halbuki alim zat kendini böyle göremez ki görse bu kibir olur. Öyle görmediği için de alimdir zaten. Kendi nefslerinde tecrübe ettikleri hakikatleri insanlara lillah için anlatma çabasıdır yaptıkları. Yani insan alim olduğu için te’vil veya tefsir yapmaz, yaptığında samimi ise zaman onu alim kılar. Bu da Allah’ın ona bir lütfudur. İhtimal ki çağdaşları da onlara sen bu işi yapamazsın zaten yapılmış, bunu böyle anlayamazsın diye tepki göstermişlerdir.
Lakin geleneksel söylemleri yıkmak büyük tepkileri de beraberinde getirmiştir hep velev ki toplumun hassas olduğu bir konu olsun. Kur’an’a farklı bakış açıları getirmek de işte tam bunlardan birisi. Efendim Kur’an Arapça. Anlamıyoruz ama okuyoruz, inanıyoruz. Zaten Kur’an ya birisi öldüğünde, ya insanın başı sıkışınca dua niyetine, ya hatim etmiş olmak için, ya şifa bulmak niyetine gibi vesilelerle okunur. Amenna. Peki bu mudur senin şu kainatı ihata eden, Yaratıcının türlü türlü isimlerini tarif eden evrenin baş döndüren kusursuzluğunu onu dengeleyen parametreleri açıklayan ve bunlardan Rabbine giden bir yol bulduran Kur’an’ın? desem, olur mu Kur’anda her şey var derler ama işte bu her şeyi açıklamaya çalışanlara, farklı kapılar açanlara da kafa tutarlar.
Dil denilen iletişim aracı canlıdır; doğar, büyür(zenginleşir) hatta ölür. Toplumların kültürlerine ve zamanın şartlarına göre değişiklik arz eder. Bir kelime zamana ve mekâna göre farklı anlamları ihtiva edebileceği gibi onu kullanan ve algılayan kişiye göre de değişik çağrışımlarda bulunabilir. Böyle enteresan bir şeydir dil. Şimdi Kur’an gibi mutlak ilim ve hikmet sahibi bir zat olan Allah tarafından inmiş mucizevi bir kitabın her çağın ve toplumun anlayışına hitap edebilme kabiliyetinin olması abes olmasa gerektir. Hem aslında böyle olması zaruridir. Yoksa kıyamete kadar bir kitap nasıl insanlığı kuşatsın ve canlılığını yitirmesin! İşte tam bu bağlamda Kur’an’ın tercümesi ve yorumlanması giriyor devreye ki son zamanlarda tartışılan konuların başında gelir. İslam alimlerinden günümüze pek çok meal ve tefsir gelmiştir, elhamdülillah. Lakin bunları tercüme eden zâtların da birer insan olduğu ve yaşadıkları çağın kavramlarına, doğal olarak kendi kelime dağarcıklarına göre ve mevcut dünyanın bilgi birikiminden hareketle konulara açıklık getirmiş olmaları düşüncesi hep bir kenarda durmalıdır. Aksi halde Kur’an tercüme ve tefsir edilmiştir deyip kapıyı kapatmak- ki öyle olmuştur- Müslümanların günümüzdeki halini açıklamaktadır. Kur’an sadece kabirlerde okunan, geçmiş kavimlerin hayat hikayelerini anlatan bir kitap haline bürünmüştür toplum gözünde. Tekrardan dil meselesine dönecek olursak işte Kur’an’daki olaylar, kavramlar, isimler, betimlemeler, hikayeler vesaireler altlarında farklı anlamlar taşırlar ki zaman geçtikçe farklı şekillerde de yorumlanabilsinler, yorumlansınlar ki o zamanın insanları da Rablerinin kudretini görebilsinler. İşte dil bunu bize sağlamaktadır. Mesela Fil suresine farklı bir bakış getiren bir yazıyı incelemiştim. Çok enteresan olduğu için paylaşmak istiyorum.
Surenin tercümesi :
“Görmedin mi Rabbin Fil sahiplerine ne yaptı?
Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?
Üzerlerine “siccil taşları” fırlatan “uçan ebabil”ler gönderdi.
Ve onları “asfin mekul”e çevirdi…
Burada üzerinde duracağımız kelimeler ‘tayr’, ‘ebabil’, ‘siccil’ dir.
Tayr: Bilindiği gibi ‘tayr’ uçan şeye verilen genel addır. Bu surede ‘tayr’ kelimesinin
‘nekre’ (belirsiz) bir isim olarak kullanılması, bunların bildiğimiz kuşlar olmadığına dikkat çekmek içindir. Elmalı Hamdi Yazır bu surenin tefsirini yararken “Bu kelimenin nekre kullanılması, bunların tanınmadık, bilinmedik garip uçucular olduğunu hatırlatmak içindir”
der.
“Tanınmadık, garip uçucu”
Bu ifadeler son derece ilginç değil mi?
UFO’ların İngilizce’deki karşılığıyla(Unidentified Flying Object) tam tamına örtüş müyor mu; (tanımlanamyan uçan nesne)!. Tahmin ediyoruz ki, merhum Yazır, bu tefsiri yaparken, UFO’lar görünmüş olsaydı, mutlaka onlara bir telmihte bulunurdu.
Ebabil: Bu surede geçen diğer ilginç bir kelime de Ebabil’dir.
Tefsirlerde Eababil kuşun adı olarak değil, ‘uçuş şekli’ diye anılır. Uçan ve
aşağıdakilere ‘siccil’ atan bu uçucuların uçma biçimini anlatmaya yöneliktir.
Ebabil’in ilginç bir yanı da bu kelimenin müfredinin yani tekilinin olmamasıdır. Daima çokluk olarak kullanılır. Tıpkı filo gibi.
Sahabeden ünlü müfessir Ibn-i Mes’ud da bu kelimeyi ‘uçan fırkalar’ diye tefsir etmiş.
Ancak bazı tefsirlerde, bu kelimenin ‘ibbale’ kelimesinden geldiğini, ibbalenin de grup ve demet anlamına kullanıldığını hatırlatır. Görülüyor ki, hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın, Fil Suresi’nde geçen ‘uçucuların, Ebabil Kuşları ile alakası yoktur. Ebabil onların adı değil, uçuş
şekillerini anlatan bir vasıftır.
Siccil: Siccil kelimesi de surede dikkat çeken bir kelime. Siccil kelimesi Kur’an-ı kerimde başka yerlerde de geçer. Bir ayette ise ‘müsevveme’ kelimesi ile birlikte anılır. Müsevveme
‘nereye isabet edeceği belirlenmiş’ anlamınadır. Hedefe kilitlenmiş füzeye de ‘müsevveme’ denir. Siccil, tefsirlerde kabaca ‘pişmiş sıcak taş’ olarak geçer. Bugün rahatlıkla bombadiyebileceğimiz siccil kelimesinin tefsirlerdeki yorumları incelendiğinde, müfessirlerin nerde ise‘bomba’ diye nitelendirilecek bir anlamı yakalamaya çalıştıklarını hissedersiniz.
Zamehşeri, ‘sanki yazılmış, tedvin edilmiş (yani koordine edilmiş ve sabitleştirilmiş) ateş dolu azap’ diyor siccil için.
Ibni Abbas ise ‘fındık’ tanımı yapıyor, çok çok ağır cisimler olduğunu aktarıyor. Fındığın bildiğiniz gibi üzerinde sert bir kabuk vardır ama özü yani işe yarayan kısmı içindedir.
Size kurşunu hatırlatmıyor mu?
……………….
Böyle derine daldıkça içinden hazine çıkan bir kitabın bu şekilde açıklamanın neresi yanlış soruyorum size? Nitekim başka örneklerde bulmak mümkün. Bunu yapan farklı meslek gruplarından farklı insanlar da olabiliyor. Belki bir fizikçi, belki bir mühendis, belki bir tıpçı, belki bir dil bilimci, belki bir edebiyatçı… Kur’an’ı bir de bunlardan dinlemek Kur’an’ı (haşa) anlamsız mı kılar, ele-ayağamı düşürür yoksa Yaratıcının ilminin sınırsızlığına bir delil mi olur soruyorum! Yoksa Allah neden desin “Şüphesiz biz, bu Kur'ân'da insanlara çeşitli mânâları türlü misallerle açık olarak verdik. İnsan ise, her şeyden çok mücadelecidir.”(Kehf/54). Evet insanlar bu tür yaklaşımları görünce ne kadar da mücadeleci oluyorlar aman efendim falan alimler gelmiş geçmiş böyle açıklamamışlar diye.
Asrın mütefekkiri Bediüzzaman eşyaya mana-i isim ve mana-i harf perspektifinden bakmıştır. Mana-i isimden kasıt ilk anlamdır. Yani nesneye doğrudan bakmaktır. Bir koltuğa sadece koltuk olarak bakmak gibi. Mana-i harfi ise eşyanın arkasında yatan anlamlara işaret eder. Perdeden ziyade perde arkasına bakar. Koltuğa değil koltuğu yapana bakmak gibi. Böylece yapanın insanın fiziki yapısını ne kadar iyi tanıdığını, koltuğu, insanı rahat ettirecek şekilde tasarlamış olmasından anlaşılması gibi. Binaenaleyh mana-i isim elbette doğrudur ama mana-i harf çok daha zengindir ve akla kapı açar. Aklına kapı açmak istemeyenler kendi ön yargılarında sıkışmışlarken onlara şunu hatırlatmak isterim: “Eğer biz onu başka dilde bir Kur’an yapsaydık onlar mutlaka, “Onun âyetleri genişçe açıklanmalı değil miydi? Başka dilde bir kitap ve Arap bir peygamber öyle mi?” derlerdi. De ki: “O, inananlar için bir hidayet ve şifâdır. İnanmayanların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalı ve anlaşılmaz gelir. (Sanki) onlara uzak bir yerden sesleniliyor da anlamıyorlar.”(Fussilet/44).
Vesselam.
Son Güncelleme 5 Aralık 2011 | 17:25