etiketler: hakkı yüksel genç yazar on5yirmi5 bosna srebrenitca mirsad *Bosna'nın çocukları;
Gözleri karanlığa alışmış,
Vücutları acıya alışmış.
Benim çocuklarımı
Kuşları beslerken yaraladılar!"
**MİRSAD, ŠTO TE NEMA?..
Mirsad ve Akşamsefalarına,
Temmuz'un onuydu. Hiçbir yılın temmuzu bu kadar sıcak geçmemişti. Bu sıcak bambaşkaydı. Mirsad, evdeki hengâmeden yorulup odanın en ücra köşesine çekilmiş, bağdaş kurarak yere oturmuş, dirseklerini bacaklarının üzerine koyup avuçlarıyla ufacık yüzünü kapatmıştı. Doktor olmak istiyordu büyüyünce. Onu düşünüyor, hayallerinin peşine takılıp pembe bulutlar üzerinde uçuyordu. Doktor olacaktı, öyle olmalıydı; çünkü çok sevdiği dayısını o gittiği uzak yerden(?) çağıracak ve onu iyileştirecekti.
Dedesinin titrek sesli bağırışıyla, Mirsad'ın yağmuruyla yıkandığı pembe bulutları birden ortadan kaybolmuştu. Gözlerini açtı ve ayağa kalkıp yemek masasına doğru ilerledi. Sofrada yarım ekmek ve dokuz bardağa bölüştürülmüş sudan başka bir şey yoktu. Ekmek Mirsad'ındı. O, tüm iştahla hafif bayatlamış ekmeğini yerken babası, "Artık gitmemiz gerekiyor, iyi şeyler olmayacak!" diye söylendi. Evet, bir an önce toparlanıp gitmelilerdi gerçekten. Fazla geç olmadan (!) hemen ertesi gün yola koyulmalılardı. Mirsad sofradan kalktı. Ekmeğinden bir parça bölüp yeşil demirli kafesin içindeki muhabbet kuşunun önüne attı: "O da çok acıktı."
"Ah be çocuk!" dedi dedesi... Mirsad dedesine yöneltti hemen kulaklarını ve gök mavisi gözlerini. "Keşke senin gibi olabilsek! Sadece güzel şeylerin farkında olsak... Ve kötü gidenleri umursamayabilsek... Hatta olup bitenlerden hiçbir şey anlamasak!.." diye hayıflandı yaşlı adam gözlerinden buruşuk yanaklarına doğru yaş süzülürken. Annesi, "Şimdi de olan bitenlerden bir şey anlamıyoruz." diye karşılık verdi buruk bir ses tonuyla.
Mirsad bu anlamlandıramadığı uzun diyaloglardan çok sıkılmıştı. Hava da sıcaktı. Dışarı çıkmak istedi biraz. Kaldıkları yerin küçük bahçesine... Üstelik akşam olmak üzereydi. Akşamsefalarının açışlarını izlemeliydi. Dayısıyla hep yapardı bunu kendi bahçelerindeyken. Çok hoşuna giderdi çiçeklerin pembe kollarını yavaşça aralamaları. Annesine dışarı çıkmak istediğini söyledi. Elbette karşı çıktı kadın. "Olmaz!" dedi sert bir dille. "Karanlık çökecek birazdan. Burada oyun oynamıyoruz. Çıkamazsın!" diye devam etti. Mirsad küçük kollarını havaya kaldırıp elleriyle başını kaşımaya başladı hızlı hızlı. Sinirlendiğinde ya da istediği bir şey yerine getirilmediğinde hep böyle yapardı. Bunu yaparken ufak avuçları sanki bir altın çuvalına dalıyor gibi oluyordu. Sapsarıydı saçları. "Ama... Ama akşamsefaları açacak!" diye beş kez üst üste tekrar etti. Annesi baş edemeyeceğini anlayınca kabul etmek zorunda kaldı. "Kapıyı açık bırak yalnız, eşikten de ayrılma!" dedi. Öyle yaptı. Eşikte oturarak karşıdaki akşamsefalarına doğru bakakaldı. Onların geceyi selamlayışı, hovarda bedenlerinin rüzgârla yaptığı hınzırca dansı ne kadar güzeldi. Yeşil bir örtünün üzerinde akşam meltemi ile sevişiyor gibiydiler. Hatta suratlarındaki pembelik de utandıklarından dolayıydı sanki. Gözlerini güneşin ardına kaçtığı, ufuktaki dağlara çevirdi Mirsad. Sanki dağların ardını görebiliyordu. Sanki olacakları hissediyordu çocuk kalbiyle. Sanki...
Sabah oldu!.. Güneş doğdu!..
Temmuz'un on biri...
Yıllardan Utanç!.. Her şey tersine döndü güvenli bölge(!)de.
Bombalar...
Çığlıklar...
Hıçkırıklar...
Haykırışlar...
Kırmızı sıçramış duvarlar...
Akşamsefaları gözyaşlarını gizlemek için uzun kollarıyla yüzlerini kapadılar. Topraklarına dökülen kanlarla solup gittiler. Yeşil kafesi açıldı muhabbet kuşunun. Hızla çırptı kanatlarını. Gri bir gökyüzüne uçuyordu durmak bilmez kalp atışlarıyla. Akşam Mirsad'ın verdiği bayat ekmekten kemirdikleriyle güç alıp uzaklara uçacaktı. "Yaşamak için!..."
Mirsad o günden sonra hiçbir akşamsefasını açarken izleyemedi. Mirsad o günden sonra yoktu!.. Daha beş yaşında bile yoktu Mirsad! O günden sonra akşamsefaları hiç eskisi gibi açmadı Srebrenica topraklarında...
O gün çok sıcaktı...
Bu sıcak bambaşkaydı: Yüreklerimizi yaktı!
Yapamadım hiçbir şey! Mirsad için de, annesi için de, dedesi, babası ve diğerleri için de...
O küçük bahçedeki akşamsefaları için de üstelik...
*** ay çırpındı, patikalar yol aradı hicretine
bir ensar'dı aradığın
yazdı, kandı, kızıldı
temmuzdu.. terin silemedim
beglik şöyle dursun şâdlık bende yalan düştü
ten düştü candan
kan terledi...
Ama o günden sonra, o affedilmez günden sonra ant içtim... Unutmamak için!
Unutulan soykırım tekrarlanırdı! Aliya öğüdüydü bu. Unutmamalıydım... Hiçbir zaman... Akşam sefaları eski neşesiyle açıncaya dek!..
Mirsad'ı snaypır kurşunları ya da çentik topları değil, unutulmak öldürürdü.
11 Temmuz 1995... Çocukların gözlerinden yitik bir geleceğin aktığı gün... Günlüklerin bu tarihli sayfası hâlâ ıslak... Yüreklerden akan gözyaşlarıyla sırılsıklam!... Kurumamış!...
Ah bre Srebrenica… Ayrı milletlerin aynı anda konu olduğu eski zaman kardeşlik türküsü fısıltılarından kulaklarına küpe yapıp, "altın zambaklar" arasına sere serpe uzanmış gümüşün parıltılı kızı!.. Sen zihnimin en mahrem yerinde vicdanımı sulayıp yüreğimi dikenli güllere emanet edensin. Seni asla unutmayacağım ve unutturmayacağım!..
Srebrenica, insanlığın yeni yüzyılda yapabileceği en rezalet şey olsa gerek. Dilerim bu korkunç durum tüm dünya üzerinde korumamız gereken değerleri ve yıkıp geçmemiz gereken saçma fikir ve ideolojileri bizlere yeniden hatırlatır. Ama ne yazıktır ki dünyanın uzak köşelerinde insanlar aynı fikirlerin uzantılarını diri tutarak insan öldürmeye devam ediyor. Tekerrür eden tarih insanlığa deli gibi bağırarak bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Ve fakat "insan" kulaklarını tıkamış bir şekilde toprağa yeni kanlar akıtıyor. Söylendiğinde her defa farklı yerlerden içimi yakan "Srebrenica" da yaşanmış katliamı unutmamak ve bu unutulmazlıktan insanlık yararına dersler çıkarmak dileğiyle...
* Savaş sonrası yazılmış bir Boşnak şarkısı
** Mirsad, neden yoksun?
*** Yusuf Armağan şiiri.
Son Güncelleme 1 Temmuz 2011 | 17:17