etiketler: feyza bayındır pilli bebek hastane ameliyat Oğlumun göbeğinin düştüğü günün bir kaç gün sonrasında, göbek deliğinden minik minik kan sızmaya devam ediyordu. Her şeyi her an sorup öğrenebileceğimiz konusunda bilgi veren hastanedeki yenidoğan bölümüne telefon açıp, bu durumun normal olup olmadığını sorduğumda; “bir terslik olabilir, hastaneye getirin” dedi hemşire. Bu durum, yavrusunu karnından dünya gurbetine göndermiş yeni bir anne için büyük bir tehlike sinyali idi ve hemen eşimi aradım. O kadar üzgündüm ki, ağlamaktan derdimi anlatamıyordum.
3 hafta evvel ameliyathane önünde zangır zangır titrerken bu sahne geldi aklıma. Yine ağlıyordum. Göbek deliğinden gelen kanın çok olağan bir sızıntı olduğunu öğrenmiş ve bir kaç pansuman önerisi ile evimize gönderilmiştik o zaman, bundan bir buçuk yıl evvel. O günü hatırlayıp kızdım kendime, sıkıntılı olmayan bir durumda, o kadar zayıf davrandığım için. Oysa bugün her şey daha ağırdı. Oğlumuz disk şeklinde alkalin bir pil yutmuş ve boğazında, yemek borusunun girişinde kala kalmıştı. Çıkartılması için apar topar gece vakti ameliyata alınmıştı. O anın bir fotoğrafını resmetmek mümkün olsaydı, karanlık bir denizin ortasında fırtına eşliğinde bir girdabın içinde çizerdim kendimi. Ellerimi anlamsızca birbirine yumruk yapmış halde, tam ortasında duruyor olarak. Tam da böyle çizerdim...
Hastane kapısından içeriye ilk girdiğimizde, sanırım tek korkumuz O’nun nefessiz kalması ihtimaliydi. Yersiz bir korkuymuş. Çünkü artık korkmamız gereken, pilin boğazda elektrik akımı oluşturarak yakma yapabilme ihtimaliymiş. Acilde ilk söylenen bunlar oldu. “Yanık olabilir, acil ameliyat.”
Pişikleri geçsin diye türlü numaralar denediğiniz; bir yere sertçe vursa elini, kremlerle, öpücüklerle iz kalmaması için uğraştığınız; aman yanmasın diye yemekleri ılıta ılıta yedirdiğiniz; ateşi yükselirse korkusuyla hasta gecelerinde uykusuz geçirdiğiniz; biraz burnu aksa, burnu tıkanıp uyanmasın diye omzunuzu uykusu boyunca yastık ettiğiniz; doğduğunda tazecik diye cildine dudaklarınızı değdirmekten bile imtina ettiğiniz yavrunuzun, hayatınızda ilk kez karşılaştığınız insanlarca alınıp bir odaya, narkozla, iğnelerle, çeşitli tıbbi cihazlarla hayati bir müdahele içine girmesi, bunu kapının önünde bekleyivermek, sanıldığı oranda kolay değildir.
Çocuğunuzu pek çok yerde beklemeyi hayal eder, beklersiniz. Okuldan almak için kapı önü olabilir bu. Ya da parktaki bir bankta, oynamaktan sıkılıp eve gitmek istemesini beklemeyi hayal edebilirsiniz. Babası ile dışarı çıktıktan sonra eve dönmesini beklemeyi hayal edebilirsiniz. İhtimallerin sayısı uzar gider ve lakin ameliyathane bu listenin içinde yer almaz. Hele de yatma saati geldiği için, gezmelerden tozmalardan hayatı arındırdığınız bir hayat düzeni içinde hiç yer almaz. Beklenmediği oranda sevimsizdir.
Ama sevimsiz olan şeylerin bile kendine has iyi yanları yok değildir. Doktor kapıdan çıkıp, “evet yanık var ama delik yok” dediğinde, duyduklarınız sevimlidir. Vardır kötünün de iyisi, kim ne derse desin. Oğlunuzun ağlarken de olsa, sağlıklı sesini duymak sevimlidir. Burnundan midesine inen bir hortumun varlığıyla da olsa onu yeniden kucaklamak sevimlidir. Hiç tanımadığınız insanlarla sabahlamak, yavrunuzun yanında olduğunuz için sevimlidir. Onu burnundan beslemek, aç olmadığını bildiğiniz için sevimlidir. 10 günlük hastane tedavisi sevimlidir, sonunda eve gelinebildiği için. Ve hatta hastalığı bile sevimlidir, iyileşme ümidi olduğu için.
Derler ya, her şey insanlar için. Daha çok şükredip, daha az nankörlük etmek için...
Son Güncelleme 21 Şubat 2012 | 10:18