Anasayfa / Yazarlarımız / Emre Dinç / Çözülmüş Bir Sırrın Üzüntüsü

Çözülmüş Bir Sırrın Üzüntüsü


Emre Dinç

etiketler: emre dinç muazzez akkaya sezai karakoç monna rosa

 “Şerbetliyiz küçük ölümlere, akrepten gelen”
S.Karakoç – Taha’nın Kitabı
 
Bir insanın özel hayatı, bize değen hiçbir yanı yok diye üzerinde dilediğimiz gibi tasarruf yetkisine sahip olduğumuz bir alan değildir. İşte Mona Rosa’da böyle bir yerdir.
 
S.Karakoç’u yalnızca Monna Rosa şiiriyle tanımak yahut tanımlamaya çalışmak, Hızır’la Kırk Saat’i, Gül Muştu’sunu yahut Taha’nın Kitabı’nı okumamış olmak “olmamışlık” sorunudur.
 
Bir yerde Sezai Karakoç’tan bahsediliyorsa, önce “diriliş” fikri zihnimizi diri tutar. Basübadelmevt neyi kapsar, neyi kapsamaz üstad’ın kendisinden öğreniriz. Bu ülkenin yerli ve fiyakalı ruhudur, hangi cümleyi kurduysa “yerli ve yerinde” olduğunu kabullenmişizdir.
 
Sezai Karakoç “magazinleşmeyecek” bir öznedir. Onun etrafında, önünde, sağında, solunda herhangi biri, ismini anarak magazinleşebilir. Fakat bu durum kendisini magazinleştirmez, tüketmez. Devlet, önünde ceket ilikler fakat kendisi fevkalbeşerliğinden eksilmez. Bu yazı da bir magazinleşme çabası olarak yorumlanabilir, fakat konumuz rosa.
 
I.
 
Öncelikle, www.geyve.com’un büyük bir başarı zannettiği Muazzez Akkaya röportajı üzerinden sosyal medyada üzerinde en çok durulan meselelerden biri haline gelmesi, Monna Rosa şiirinin fotokopilerle çoğalarak gençler arasında elden ele yayılmasıyla eş değer mi? sorusunu önümüze koydu. Cevabımız tabiî ki de eş değer değil.
 
Dindar camiada giderek yaygınlaşan bir hastalık söz konusu. İnsanları, yaptıklarıyla değil, özel hayatlarıyla algılamaya çalışıp, özel durumları üzerinden yorumlamaya çalışıyoruz. Bütün söylemlerini özel hayatına endeksleyerek, kabulleniyor yahut reddediyoruz. Söylenen manayla değil, magazinel algıyla hareket ediyoruz. Popülerliğini önemsiyoruz.
 
Bir insanın kodları ne kadar çözülürse o kadar çok açığa çıkar. Açıkta kalan insanın kırgınlığı nereye konmalı? Mahşerden başka “açık alan” neden ola? “aha gördüm falancanın başına bu gelmiş, bunu yaşamış” tavrı, yani açık arama düşüncesi,  bizim elimize hangi kozu verir. Bu kişi kim olursa olsun hiçbir şeyi değiştirmez...  kendi yaşanmışlıklarına bir başkasıyla meşruiyet sağlayan adamların görüntüsü bir sırrın çözülmüşlüğüne dalalet etmez mi? bu kötü değil mi?
 
Biri hakkında kanaat sahibi olurken özel hayatına dair yaşadığı acı, sıkıntı yahut neşenin o kişiye dair kanaatimizdeki etkisi merhametimizle mi ölçülecek?
 
Bu magazinel algıyı, vicdanını başka örneklerle örtbas eden adamları nereye sığdırmalı? Magazinel meraka karşılık gelen meseleler üzerinden cümleler kurulması bir felâketin habercisi değil mi? Özellikle Dindar camiadaki gençler her meseleyi magazinel meraklar, dedikodu ve suizanlar, iftiralar üzerinden okumaya başlıyor, bu tehlikenin farkına varıp çözüm üretmeliyiz... 
 
II.
 
“kırgın kırgın bakma yüzüme rosa”
Rosa yüzümüze kırgın kırgın bakmayabilirdi sayın Muazzez hanım. Bir ömrün ardından, benim bütün bunlardan haberim yoktu gibi bir çıkış yaptınız fakat ben bunun samimi olduğuna inanmıyorum. Ahmet Hakan, meseleyi gündeme getirdiğinde konuşmadınız, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat ödülü kendisine verildiğinde; tabiri caizse devlet, önünde ceket iliklediğinde, “keşke bunu saplantı haline getirmeseydi” dediniz. Biz buna alındık efendim. Oysa S.Karakoç,
“Bütün şiirlerde söylediğim sensin
Suna dedimse sen Leylâ dedimse sensin
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome'nin Belkıs'ın
Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikârsın bellisin”
 
dediğinde, siz değildiniz Leylâ. Bunu anlayamadınız Muazzez hanım… dilerdim ki, ömrünüzün son günü, son nefesiniz de olsa bu meseleye dair yorum yapmasaydınız. Çünkü biz Rosa’nın yüzümüze kırgın kırgın bakmayabileceğini önemsiyorduk. Bir gün gözlerimize baktığında ölülerin niçin yaşadığını anlatmak istiyorduk, üstelik biliyorduk bizim aşkımız öyle her saza uymaz…
 
Anlatabiliyor muyum efendim?
 
Son söz

S. Karakoç, yalnızca bir şiiriyle “Sezai Karakoç” olmadı. “Diriliş” fikri ve düşünce hayatımızdaki yeri ve önemiyle nev’i şahsına münhasır bir kişiliğe sahiptir. Üstad’ın yukarıda bahsi geçen Monna Rosa şiiri dışında düşünce eserleriyle tanışmamış arkadaşlar için “diriliş neslinin amentüsü” adlı kitabı başucu bir eser olarak tavsiye ediyorum.
 
“Bir ekmek kadar aziz fikirler böyle pişti:
Noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun,
Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü…”
Son Güncelleme 9 Ocak 2012 | 10:53




  • Yorumunuz:

  • Mülhem
    Muazzez Hanımdan daha iyi olan hanginizsiniz? Hiçbiriniz. Sezai Karakoç sevdi diye yücelmez sevgi hanginiz Muazzez Hanımda daha temizsiniz? Hiçbiriniz. Hepiniz Muazzez Hanım kadarsınız ne eksik ne fazla. Lafı kırk yarmaya gerek yok.
    27 Ocak 2012 16:21
  • gazi erdog
    monarozaya dair sahibinden gayrısının soylediği söz hep yarım hep eksiktir.cumi Leylaya sorgu sual olmaz.aşkın mevzusu olmaz.. düştüysem fikir pazarına banada yazık.....
    17 Ocak 2012 00:15
  • cumi
    şu yazık diye yorum yapan arkadaş mevzuyu kavrayamamış sanırım. sormak lazım "acaba kime yazık"........
    15 Ocak 2012 20:45
  • RKA
    Medya herşeyi iğdiş iğdiş edip ortaya saçması yokmu! Evet Emre kardeş dediğin gibi işin magazin yönünü bırakıp üstadın amentüsüne bakılmalı.
    11 Ocak 2012 09:22
  • gazi erdog
    sezai karakoçu anlamlı kılmak ve avukatlıgını yapmak, monarozanın samimiyetini sorgulayıp,hesap sormak sanamı düştü. yazık.......
    10 Ocak 2012 21:14
  • KADİR KAYM
    MÜKEMMEL BİR YAZI.GENÇ KARDEŞİM ÇOK ÖNEMLİ KONULARA DEGİNMİŞ,TEBRİK EDER BAŞARILI YAZILARINIZIN DEVAMINI DİLERİM EMRE BEY..
    10 Ocak 2012 12:09
  • valentos
    Bir şiirin sırrı bir aşk hikayesinden daha büyüktür. Onun için çözülen sır değil, anlaşılan şiirdir.
    9 Ocak 2012 17:03