etiketler: ali murat güven pornoma dokunma pankartı internet sansürü sinema 1992 yılında, “Denge” adlı haftalık bir Türk gazetesini önce sıfırdan kurmak, ardından da belli bir süre boyunca yayınını yönetmek üzere “gurbetçi” olarak Federal Almanya’nın Stuttgart kentine gitmiştim.
O günlerde, bana Türkiye’dekinden daha fazla aylık gelir getirecek böylesi bir işe fena hâlde ihtiyacım vardı. Çünkü, sonradan hayat arkadaşıma dönüşecek olan “hayatımın kadını”nı henüz tanımıştım ve onunla tez elden evlenebilmek için de -modern çağlarda evliliğin olmazsa olmazına dönüşmüş durumdaki- bir dizi kapitalist ritüeli hiç sesimi çıkartmadan yerine getirmek durumundaydım. Yapılması gereken yığınla masraf, alınması gereken onlarca beyaz, kahverengi ve metalik renkli eşya beni bekliyordu.
Stuttgart’ta doğup büyümüş bir Türk işadamının “Gel benim gazetemi kur ve yönet” teklifi işte tam da bu dönemde çıktı karşıma… Adamın Mark üzerinden vereceği aylık maaş, Türkiye’de herhangi bir gazete ve dergide çalışsam alacağımın yaklaşık iki buçuk katıydı.
Almanya; hele de o günlerin ırkçılık damarı yüksek tansiyon yapmış olan Almanya’sına gitme fikri, beni ilk başlarda biraz korkutmadı değil… Irkçı Neo-Naziler’in iyice gözlerinin döndüğü günlerdi ve Türkler’in bir zamanlar “ikinci vatan” olarak gördükleri bu müreffeh ülkeden neredeyse her gün bir Türk vatandaşına saldırı haberleri gelmekteydi.
Buna rağmen, benim ise -hayatım boyunca çoğu kez olduğu gibi- pek fazla seçeneğim ve çarem yoktu. Teklifi aldıktan sonra, kısa bir süre içinde tasımı tarağımı toparladım, pasaportumu çıkarttım ve işveren de vize sorunlarımı çözdü. Bu arada, 15-20 kişinin ancak yürütebileceği karmaşık bir yayıncılık işini en fazla iki kişiyle yapmak zorunda kalacağımız için, yanıma bir de on parmağında on marifet olan ikinci bir ekip arkadaşı daha alma hakkım bulunuyordu. Onu da İstanbul’dan, “Yörünge Dergisi”ndeki çalışma dönemimden tanıdığım çok yetenekli ve başarılı bir grafik tasarımcı arkadaşa teklif götürerek değerlendirdim. Gerçek bir bilgisayar kurdu olan Zeki Şahin de kabul etti bu beraberce gurbete çıkma teklifimi… Böylelikle, evlenme hazırlıkları yapan ve paraya ihtiyacı olan iki genç kafadar olarak, 1992 yazının tam ortasında Stuttgart’ın Weilimdorf semtine düştük. Ki bu benim, bir dönem Almanya’da gurbetçi işçi olarak çalışmış anne ve babamla birlikte 1970’lerin ilk yarısında Münih’te geçirdiğim iki yıldan sonra, anılan ülkeye ikinci kez ayak basışımdı.
Almanya’ya gittiğimizde, ortada gazete için kiralanmış devâsâ bir çatı katından başka hiç bir şey olmadığını gördük. Yaklaşık iki aylık yıpratıcı bir mücadelenin sonunda, canı aşırı tatlı bazı gurbetçileri de ite kaka işin içine sokarak, bu boş çatı dairesini olabildiğince fonksiyonel, çalışmalarımızın sorunsuzca yürüyebileceği bir gazete yönetim merkezine dönüştürdük ve aynı yılın eylül ayında da “Denge”nin ilk sayısını çıkarttık.
Dileyenler, bu renkli hikâyenin benim açımdan başarı ve övünçle dolu diğer bir cephesini aşağıdaki linkten okuyabilirler.
http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2006/ocak/02/zaman.html
Bu yazı kapsamında 19 yıl öncesine uzanıp, Almanya’daki -bir çeşit “çağdaş başlık parası toparlama serüveni” sayılabilecek- o acı ve tatlı olaylarla bezeli gurbetçilik günlerime geri gitmemin nedeni bambaşka aslında… Ta o günlerden kafama kazınmış olan bir kaç küçük hatıra ve anekdotu sizlerle paylaşmak aslî niyetim…
“Denge”yi hazırladığımız Weilimdorf kasabasında, gazetenin bürosunun bulunduğu binanın tam karşısında, caddenin hemen diğer tarafında bir sigara otomatı bulunuyordu. Almanya’yı ya da diğer bazı Avrupa ülkelerini görmüş olanlar iyi bilirler. Sigara otomatları en az 30-40 yıldır hayatın ayrılmaz bir parçasıdır o diyarlarda… Tamamen mekanik bir cihazdır bu… Ön cephesi boylu boyunca camla kaplıdır ve içinde de farklı markalardan sigaraların dizili olduğu hazneler vardır. Önüne gider, para deliğine üzerinde yazılı miktar kadar bozukluk atar, alacağınız sigarayı seçip o bölümdeki düğmeye basarsınız; böylelikle seçtiğiniz sigara da küçük bir delikten aşağıya düşer. Gecenin bir vakti ya da hafta sonlarında tiryakileri kilometrelerce dolaşıp açık benzin istasyonu aramaktan kurtarır sigara otomatları…
İşte, binamızın hemen karşısında bulunan o otomat da “Denge”de görev yaptığım bir yıl boyunca bir tiryaki olarak benim kurtarıcım olacaktı. Hem iş sıkışıklığının had safhada olduğu zamanlarda, hem de normal tütün satış dükkânlarının kapalı olduğu geç saatlerde…
Gazeteyi yayımlamaya başladıktan kısa bir süre sonra, büronun günlük rutin işlerini yürütmek üzere bir “ofis boy” bulma ihtiyacı baş gösterdi. Yarım günlüğüne de olsa mekânımızda takılacak olan bir eleman, kargolarımızı, mektuplarımızı postaneye götürecek, ortalığı derleyip toparlayıp bulaşıkları yıkayacak ve gün içinde çıkan diğer bazı kırtasiye ihtiyaçlarını giderecekti. Ki “bana sigara almak” da bu günlük işlerden bir tanesiydi.
Kısa bir araştırmanın sonucunda, aynı cadde üzerinde oturan ve o yıllarda 15-16 yaşlarında olan Olly’ye ulaştık. Sapsarı saçları ve mavi gözleriyle tipik bir Alman genci olan Oliver Erz, orta sınıfa mensup bir ailenin üç çocuğundan biriydi. Başarılı bir öğrenci olduğu için, titizlikle seçilmiş zeki çocukların okuduğu, bizdeki “Anadolu liseleri” ya da daha doğrusu “özel kolejler”e denk gelebilecek bir kurum olan “gymnasium”da eğitim görüyordu.
Çocukluk çağlarından hafızamda kalan Almanca bilgim o günlerde henüz tam anlamıyla açılmadığı için, görüşmeye gelen Olly ile işin şartlarını İngilizce üzerinden konuştuk. Büromuza hafta içinde okul sonrası uğrayacak, günde 4 saat çalışacak, gazetenin kendisine tek tek saydığım rutin işlerini yürütecek ve bunun karşılığında da haftada 200 Mark alacaktı. Anlattıklarımı dikkatle dinledikten sonra “Okey boss!” (Tamamdır patron) dedi ve geldiği gün işe başladı. Son derece uyumlu, sakin ve de terbiyeli bir çocuktu. Özenli bir aile eğitiminden geçtiğini daha ilk gününde fark etmiştim. Ki, sonraki haftalarda ve aylarda da büromuzda muhabbetin iyice koyulaştığı zamanlarda kendisine “Takıl bizimle biraz daha” dediğimde, hiç aksatmadan her defasında annesini telefonla arayarak, “Gazeteci Türkler’le sohbet ediyoruz, bana burada yarım saat daha kalmak için izin verir misin?” dediğine, aile büyüklerinden izin almadan bir tek adım bile atmadığına şaşkınlık içinde tanık olacaktım.
Sözü fazla dağıtmadan, tekrar “olay günü”ne dönersek…
Bu işe alma merasiminden yaklaşık iki saat kadar sonra, büyükçe bir tomar gazetenin yakınlardaki postaneye götürülüp oradan abonelere gönderilmesi gerekti. Olly’yi çağırdım ve ona “Üstlerinde adresler bulunan şu gazeteleri postaneden yollamanı istiyorum. Gelirken de bana karşıdaki sigara otomatından bir paket sigara al” dedim.
Olly, çok tuhaf bir istekle karşılaşmışçasına yüzüme baktı ve “Bu ciddi bir sorun patron” diye karşılık verdi, “Postaneye gitmesine gideyim de sigaranı alamam. Onu sen almalısın!”
Belli bir süredir nikotinsiz kalmanın etkisiyle zaten yeterince gergindim, çiçeği burnunda Alman çırağımızın basit taleplerime koyduğu bu şerh nedeniyle bir anda yüzüm asıldı ve “Nedenmiş o?” diye sordum.
“Çünkü yasak…”
“Yasak olan ne?”
“Benim yaşımdaki birinin sigara satın alması yasak… Bir görevli benim o makineye yaklaştığımı görürse, anneme ve babama ceza verilir. Dediklerinizin hepsini yaparım, fakat sigara alamam. Ne otomattan, ne de tütün dükkânından…”
Bir anda Türklük damarım tutmuş ve köpürüvermiştim. “Bana bak genç adam, üşengeçliğine kılıf mı bulmaya çalışıyorsun?” diye kükredim, “Altı üstü, postaneden dönerken karşı caddedeki makineye bir beşlik atıp bana bir paket sigara getireceksin. Bunu kim görecek de sana ya da ailene ceza kesecek Allah aşkına?”
Olly, benim öfkeli tavrıma karşılık sükûnetini hiç bozmaksızın, “Bu, daha önce bazı arkadaşların başına gelmişti” diye cevap verdi, “Sigara alırken yakalandılar ve aileleri mahkemeye verildi. Ben annemi ve babamı bu şekilde zor duruma sokamam. Eğer, bu konuda ısrarcı olacaksanız, o zaman hemen bugün işi bırakabilirim.”
Benden en az 8-10 yaş küçük bir Alman veledi, sergilediği bu kararlı tavırla elimi kolumu bağlayıvermişti. Öfkeme engel olup kısa bir süre düşündüm; daha ilk günden ağzımızın tadının kaçmaması için, “Tamam Olly, sen postaneye git, ben kendi sigaramı kendim alırım” diyerek ona elimle gitmesini işaret ettim. Beş-on dakika sonra da öfleye püfleye binadan çıkıp yolun karşısına geçerek kendime otomattan bir paket sigara aldım.
Olly bizimle tam bir yıl boyunca, yani Zeki ile ben bu ülkedeki misyonumuzu tamamlayıp yeniden İstanbul’a dönünceye kadar kesintisiz şekilde çalıştı. Bu süre zarfında ise ne bana, ne de ekip arkadaşıma bir paket sigara bile almadı. “Ofis boy” çalıştıran bir yönetici olarak, ne zaman sigaram bitse dışarı çıkıp kendi sigaramı kendim almak zorunda kaldım. Fakat, aynı Olly, her ne kadar “Çok pis kokuyor” dese de, büroda günlük temizliğimizi yaparken dolu küllükleri boşaltmayı kabul edecekti!
Ben ise Almanya’da geçirdiğim o bir yıl boyunca, 18 yaşından küçük çocuklar ve gençlerin gerek dükkânlardan, gerekse otomatlardan sigara almasını yasaklayan kuralın çok istisnai durumlar haricinde tıkır tıkır işlediğini, yalnızca bizim sarı kafanın değil gördüğüm diğer gençlerin de ellerini bu tür ürünlere hemen hiç uzat(a)madıklarını gözlemledim. Üstelik, yalnızca sigara paketleri de değildi “cısss” olan; reşit olmadıkları sürece kutu bira dahil, alkollü içkilerin de hiç bir türünü satın alamıyorlardı. Bu arada, erotik filmler oynatan sinemalara da giremiyor, bu tür filmlerin video kasetlerini satan/kiralayan “sex shop”ların önlerinde bile dolaşamıyorlardı. Hoş zaten dolaşsalar da görebilecekleri pek fazla bir şey yoktu zaten; çünkü erotik filmler pazarlayan mağazaların vitrinlerine gençleri ayartıcı nitelikte reklâm malzemeleri konulması yasaktı. Girişleri kalın kalın perdelerle örtülü, gözlerden iyice ırak tutulmuş mekânlardı bunlar… Erişkinler içeriye binbir törenle giriyor ve ancak yaş konusundaki reşitliklerini kanıtladıktan sonra raflar arasında dolaşabiliyorlardı.
Almanya’da yaşadığım o bir yıl boyunca, Avrupa Birliği’nin en zengin üyesi, dünyanın da en gelişmiş demokrasilerinden birinde, çocuklar ve gençlerin devlet tarafından zararlı alışkanlık ve eğilimlerden nasıl korunduğunu, neredeyse her gün farklı bir olay kapsamında bire bir gözlemleme fırsatı buldum.
Hayatıma pek çok tecrübeler katan bu gurbetçilik serüveninin üzerinden tamı tamamına 19 yıl geçti. O günlerde büromuzda bulaşıkları yıkayan Oliver Erz ile hâlâ yakın birer dostuz ve düzenli olarak haberleşiyoruz. Olly, halen Stuttgart Belediyesi’nde sosyal danışman olarak görev yapıyor ve kendisine başvuran gençleri kötü alışkanlıklardan uzak tutup spor, sanat gibi yararlı aktivitelere yoğunlaşmaları için yol gösterip teşvik ediyor. Onu 2005 yılında, “Denge” günlerinden yadigâr diğer bazı Alman dostlarımla birlikte İstanbul’da ağırlayıp güzel bir Türkiye tatili yapmasına vesile olmuştum.
Hayatı boyunca hiç sigara içmeyen bu ilkeli adamla, söz ne zaman sigaraya gelse o mâlûm olayı da hatırlayıp gülüşürüz ve kendisi her defasında “Sağlığına dikkat et patron, seni seviyoruz, erken kaybetmek istemeyiz” diyerek beni bu zararlı alışkanlıktan caydırmaya çabalar.
* * *
Bir süredir “sanal âlem”de küçük çaplı kıyametler kopmakta…
Kopartılan bu tantana, 15 Mayıs günü de İstanbul’da binlerce kişinin katıldığı kitlesel bir protesto gösterisine dönüştü.
Meselenin özü ve özeti ise şu:
Türkiye Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, ülkemize geldiği ilk günlerden bu yana, işin esasına etkisi olmayan ufak tefek bazı hukukî düzenlemeler haricinde, tam anlamıyla “dingonun ahırı” bir görünümde hizmet veren “internet ortamı”na çeki düzen getirmek üzere, geçtiğimiz günlerde sanal âleme el attı. İnternet aboneleri, 22 Ağustos 2011 tarihinden itibaren, eğer ki talep ederlerse, kendi aile düzenlerine, inançlarına, ihtiyaçlarına ve hayat algılarına göre 4 farklı erişim paketi arasından bir tercih yaparak girecekler sanal ortama… Bunlar, değişik düzeylerde filtrelenmiş paketler olacak. Bazılarında şiddet/vahşet, pornografi ve bölücülük içeren yayınlara erişim iyice zorlaştırıldığı, hatta imkânsızlaştırıldığı gibi, bazılarında da böyle bir engel olmayacak, ya da çok düşük düzeyde olacak.
TBTİK’nin önümüzdeki ağustos ayında yürürlüğe sokacağı bu uygulama, tahmin edileceği üzere, erişkinlerden ziyade, gelişme çağında çocukları bulunan ailelerde dijital dünyanın denetimsizliğinden kaynaklanan olumsuzlukları bir nebze olsun azaltmayı amaçlıyor. Yani, küçücük çocuklar arama çubuğuna -matematik dersindeki ilgili konuyu sorgulamak üzere- “grup” yazdığında bile ekranı bir anda “grup seks” fotoğraflarıyla doldurabilen, kimileri tarafından düşünce özgürlüğünün kalesi (!) mertebesine yükseltilmiş o müthiş özgürlükçü internet ortamına bir nizam getirebilmek için…
Dedikoduları ve tamamen kötü niyetli bazı spekülasyonları elinizin tersiyle bir kenara itip, meselenin en doğrusunu öğrenmek isterseniz, ilgili kurumun başkanı Dr. Tayfun Acarer’in düzenlediği basın toplantısının soru ve cevap tutanaklarını aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz:
http://www.tk.gov.tr/Etkinlikler/Ulusal_Etkinlikler/basin-toplantilari/2011/bt05052011.htm
* * *
Gerek buradaki, gerekse Yeni Şafak’taki yazılarımı düzenli olarak okuyanlar ya da zaman zaman çeşitli kapalı salon toplantılarındaki canlı söyleşilerime katılanlar, benim sosyolojik bir rahatsızlığa neşter vururken sergilediğim tavrı ve izlediğim tarzı -sanırım- artık gayet iyi bilmekteler… Toplumu için için kemiren hastalıklardan söz ederken, şimdiye kadar hiç bir durumda kendimi bünyesinde yaşadığım toplumdan izole edip, yüksekçe bir dağın üzerindeki sırça bir köşke kapatmadım. Madem ki gözlerden ırak bir mağarada yaşamıyorum, yaşamıyoruz; o hâlde toplumda yayılan bir hastalık var ise hepimiz şu ya da bu oranda tehdit altındayız demektir. Bizleri sinsice kuşatan hastalıklardan söz ederken, o hastalığa karşı kendisini koruyacak özel bir panzehir geliştirmiş küstah bir bilim adamı edâsıyla konuşmaktan nefret ediyorum. Tam aksine, felaketin muhtemel kurbanlarından biri olarak atıyorum bütün o çığlıkları…
Ki bu da “geleneksel Türk yazar tipi”nde sıklıkla rastlanılan bir davranış kalıbı değildir. Tipik bir Türk yazarı, olanca banalliği içindeki (!) toplumundan hayli yüksek bir irtifada, elinde süslü bir âsâyla durur ve aşağılardaki avam tabakasına doğru Tur Dağı’na çıkmış Hz. Mûsâ edasıyla seslenir. Onun -fâniliği bile şüpheli- hayatında asla bir hata, günah, kusur, yanılma ve yanıltma pürüzü bulunmaz. Şaşmaz doğruları içinde “ölümlüler”i aydınlatmak için özverili bir yaklaşım içinde (!) çırpınır durur.
Ben ise yazarlıktaki bu jakoben tarzı öteden beri hiç sevemedim, bu yaklaşımın dürüstlüğüne de asla inanmadım. Hele de “pornografi” gibi, “cinsellik” gibi, insanoğlunun zayıf karnına işaret eden netameli meseleler söz konusu olduğunda…
O yüzden, ele aldığım diğer hassas konularda olduğu gibi bu konuda da olanca açık sözlülüğümle, “hiç kıvırmadan” konuşacağım.
Sinemayla uzun yıllardır çok yakından ve derinlemesine ilgilenen bir dindar olarak, hayatımın son 30 yılında, şimdiye kadar kategori olarak “erotik” ya da düpedüz daha ileri düzeyde bir tanımlamayla “pornografik” sayılabilecek kaç film izlediğimin hesabını tutabilmem gerçekten de mümkün değil… Herhalde, bir kaç düzine ya da bir kaç yüz olmuştur et teşhiri yapan böyle filmlere tanıklığımın sayısı…
Bunların büyükçe bir kısmı, kendisini posterinden ya da isminden hemencecik ele vermeyen ticarî yapımları tamamen profesyonelce, yani haklarında yazıp çizmek adına görmeye gitmek, beyazperdede ya da beyazcamda cüretkâr içerikleriyle bire bir yüzleşince de soğuk duş yaşamak şeklinde olmuştur.
Sayıca daha az olduğunu söyleyebileceğim diğer bir kısmını ise insan doğasının ayrılmaz bir parçasını oluşturan “merak” duygusuna yenilerek, bilinçli bir biçimde tükettiğim ürünler oluşturmakta… Özellikle de imânî bilincimin daha gevşek olduğu gençlik yıllarımda…
Ünlü kıssayı sanırım çoğunuz bilirsiniz… Hz. İsâ’nın, zinâ suçundan taşlanarak öldürülmeye mahkûm edilmiş genç bir kadının karşısında, çevrede öfkeyle toplanmış kalabalığa dönerek sarfettiği, muharrif olmayan İncil’in adalet felsefesini pek güzel özetleyen mânidar bir cümlesi vardır. “Hanginiz bütünüyle günahsızsanız, ilk taşı o atsın” der, sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed’in iki cihandaki aziz kardeşi, hak peygamber İsâ Aleyhisselam…
O yüzden, bu satırları okuyan ve okuyacak olan “pür-î pak günahsızlar”ı her ne kadar yadırgatır bilemiyorum, fakat (hicap duygusu açısından kulağa pek sevimli değilse bile, katıksız bir dürüstlük adına) hiç çekinmeden söyleyebilirim ki, ben bugün kadar düzinelerce erotik ya da pornografik film izlemiş bir adamım. Evet; şimdiye kadar bir magazin gazetesinin sütunlarında “kadın memesi fotoğrafı” bile görmemiş (!) aşırı steril kişiler çok şaşırmış olabilirler, fakat ben “porno film izlemiş bir mü’minim.”
Başkalarının ne dediği ya da ne düşündüğü hiç umurumda değil; 43 yıllık hayatım boyunca, gerek o hayatın içinde somut olarak, gerekse sinema perdesi, televizyon camı ve bilgisayar ekranında tanık olduğum onca görsel kirlilikten sonra, bana göre asıl önemli ve değerli olan, benim bunca tanıklıktan ne gibi mantıksal/ahlâkî/hukukî sonuçlar çıkardığımdır. Yoksa, üç kuruş para için vahşi kapitalizmin tutsağı olmuş iki-üç tane zavallı insanın, sahip oldukları bütün ahlâkî bariyerleri yıkarak kameralar önünde birbiriyle çiftleşmesini izlememin kendisi değil…
Bir mü’min, bir gazeteci, bir yazar, bir koca, bir baba ve bir vatandaş olarak çıkardığım o sonuçları da sizlerle paylaşmak isterim ki bazen kendi nefsim, bazen de yine sizler adına gerçekleştirdiğim bu rahatsız edici eylemin gelecek kuşaklara hayırlar getirecek mâkûl bir neticesi olsun; en azından o kadar “görsel günah”ı boşu boşuna yüklenmiş olmayayım.
Söz konusu tecrübeler ışığında, hiç bir tereddütsüz sergilemeksizin ve altını çizerek belirtmek isterim ki “pornografi”, modern zamanlarda insanlığın karşı karşıya bulunduğu en büyük düşmandır. Onun birey ve toplum bilincinde yol açtığı kolay onulmaz türden hasarları, yeryüzünün en kudretli nükleer bombaları bile yapamaz.
“Pornografi”, yeni yetişen nesiller için olduğu kadar, onları büyüten anne ve babalar açısından da korkunç bir tehlikedir. Dahası, bana göre, sinema sektöründe doğrudan doğruya “Şeytan’ın hükümranlık alanı”dır. Gelmiş geçmiş bütün pornografik film şirketlerinde Şeytan baş yöneticidir, en kudretli ortaktır, bu tip şirketlerin hisselerinin en büyük bölümünün sahibi de yine O’dur.
http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=24.11.2006&y=AliMuratGuven
Pekiyi, bu neden böyle?
Sakın yanlış anlaşılmasın; ben öyle “aptal” dediğinde ebeveynleri ya da mürebbiyelerinin ağzına biber sürdükleri sterilize bir çocukluktan, “sokak kültürü”nden alabildiğine izole edilmiş bir hayattan falan gelmiyorum. Tam aksine, “argo”nun hayatın anadili olduğu çevrelerde büyüyerek bugünlere ulaştım. O yüzden de sokakta iki adamın kaba-saba konuşmalarla yanımızdan geçip gitmesi karşısında yarım saat kendine gelemeyen “kibar” arkadaşların yüzlerine sinen dehşet ifadeleri bana öteden beri komik gelmiş, onlara her defasında “Sizler bugüne kadar nasıl bir dünyada yaşadınız Allah aşkına?” diye sormuşumdur.
Durum böyle olunca, bir film şeridinin üzerine ışıkla kazınmış iki tane kadın memesi görüntüsü değil benim anlatmaya çalıştığım hassas meselenin özü… Çünkü, hiç kimse, beyazperdede ya da beyazcamda bir çift meme görünce öyle kolayca dinden imândan çıkmaz; en fazla gereksiz bir görsel kirliliğe mâruz kalmış olur, hepsi o kadar…
Pornografinin her türlü değeri yakıp yıkan bir tür “modern zaman vebası” olmasının, onu aynen böyle görmemin altında yatan gerçek neden, bu sığ bakış açısından çok daha yukarılarda bir yerde duruyor. Bilincimin -masumiyetini 12-13 yaşlarına kadar korumayı başarmış- uçsuz bucaksız çayırları, delikanlılık çağlarımdan bugünlere kadar düzinelerce pornografik iletinin kara yağmurlarıyla ıslanıp durdu; en sonunda da bu fırtınaların etkisiyle katran karası bir çorak araziye dönüştü. Tıpkı, artık pek çok yerinde eskisi kadar narin bitkiler yetişemeyen bir “nükleer serpinti bölgesi” gibi…
Çeyrek yüzyıla yayılan bu olumsuz ileti sağanağının bana kazandırdığı gözlem ve tecrübeleri, en azından 40’larımda hem kendim, hem de omuzlarımda sorumluluklarını taşıdığım genç okurlarım adına müspet bir bilgi demetine dönüştürmem gerekiyor.
O yüzden de ısrarla diyorum ki pornografik film ve fotoğraflar, bu alanda oluşturulmuş bulunan kirli literatür, bireyin yalnızca gençlikte değil, bütün bir hayatı boyunca karşı karşıya kalabileceği en büyük bedensel/psikolojik tehdittir; onun fiziksel ve ruhsal sağlığının baş düşmanıdır. Bunca somut gözlem ve tecrübeden sonra, tartışmaya açmaya gerek bile duymadığım bu kesin yargımı, pornografik ürünlerin şu ya da bu nedenle içine sızdığı upuzun bir hayat serüveninin ardından dile getiriyorum; yani porno düşmanlığım dışarıdan bir bakıştan değil, yine porno tüketiciliğinden, pornonun kendisinde bizzat müşahede ettiğim iğrençliklerden kaynaklanıyor. O yüzden de pornografik iletilerin üreticileri ve savunucularının benim gibi bir adama “dünyadan haberi olmayan bir ahmak” gibi davranma, yargılarımı “Daha henüz içine bile girmediğin bir dünya hakkında nasıl bu kadar kesin ahkâmlar kesebilirsin” gibi afili cümleler eşliğinde aşağılama imkânını da peşinden ellerinden alıyorum. Ahlâkî sınırları daha ilk gençlik yıllarında titizlikle belirlenmiş izole bir hayatı sürdüren, böyle taraklarda hiç bezi olmamış ak sakallı bir ilâhiyat fakültesi hocasını bu şekilde köşeye sıkıştırabilirler belki… Fakat, yeterince “görsel kirlilik” görmüş geçirmiş bir sinema yazarı olarak, benim bu adamların kurduğu lanetli dünyanın içinde görmediğim ve bilmediğim bir tek bâkir alan bile kalmadığını rahatlıkla söyleyebilirim.
“Pornografi”, genç ya da yaşlı, kadın ya da erkek, imânlı ya da imânsız, eğitimli ya da eğitimsiz, köylü ya da kentli, istisnasız bütün insanların şerrinden itinayla korunması gereken çok büyük bir bireysel ve toplumsal âfettir. Dediğim gibi, bunun da en öncelikli gerekçesi kadın ya da erkek bedeninin çıplak gösterilmesi değildir. Bu, pornografinin yol açtığı asıl büyük trajediler karşısında yalnızca küçük bir teferruattır; hattâ ve hattâ diğerine göre kabul edilebilir nitelikte bir “hasar”dır. “Pornografi” denilen illet, gerek kadına gerekse erkeğe, gerçek cinsel hayatta kesinlikle var olmayan, var olması da mümkün olmayan palavralar üzerine kurulmuş bir “düşsel hazlar evreni” sunar. Bu, her türlü fiziksel, ruhsal ve duygusal gerçekliğin sınırlarını fütursuzca aşan, o görüntülerde rol alanların bile gerçekliğine inanmadıkları ölçüde abartılmış, her karesiyle “olağan olan”dan kopartılıp iyice dejenere edilmiş kurmaca bir haz bahçesidir. Gerçekte yeryüzündeki bireyler arasında böyle pervasızca iletişim/ilişki kurma biçimleri, aynı şekilde cinsel hayatta da bu denli anormal bir performans düzlemi yoktur. Çünkü, insan, porno filmlerin genç beyinlere sunduğundan çok daha zayıf, çok daha hastalıklı, çok daha kırılgan, çok daha duygusal, velhasıl hem ruhsal hem de fiziksel açıdan “çok daha sorunlu” bir varlıktır. Hem kadını, hem de erkeğiyle… Pornografik iletiler ise insana gözlerinin içine baka baka yalan söyler ve onu gitgide “normal” olanın bu olduğuna; performans açısından eksik ve sorunlu tarafın da kendisi olduğuna iknâ eder.
İzleyenler iyi bilirler ki porno iletilerdeki bütün kadınlar alabildiğine güzel ve bakımlı, bütün erkekler de alabildiğine yakışıklı ve heybetlidir. Her iki cins de günün 24 saati fiziksel albeninin doruğunda tasvir edilir.
Oysa, “gerçek hayat” kesinlikle böyle bir yer değildir. İnsanlar, hasta, yorgun, mutsuz ve isteksiz olabilirler. İnsanların sabah uykudan uyandıklarında saçları başları karmakarışık olur, ağızları kokar. İnsanlar hastalandıklarında bırakın cinselliği, yemek yemeyi bile düşünemez bir duruma gelirler. İnsanlar çok çalışınca yorgun olur, yorgun olunca uyur, uyurken horlar, uyanınca tuvalete gider, hastalanınca da istifra ederler. İnsanın fiziksel varlığı, bütün bu göze hoş gelen ya da gelmeyen biyolojik edimlerle birlikte bir bütündür. Porno iletilerdeki bütün kadınlar ve erkekler ise yalnızca “cinsellik” için yaşarlar. Bu tür ürünlerdeki konu mankenleri ayda 30 gün, yılda 12 ay, başka hiç bir şey düşünmeksizin cinsel aktiviteye amâdedirler.
Gerçek hayatta biyolojinin yasaları bütünüyle farklı işler. Allah insanları böyle uzun yıllar boyunca hiç tıklamadan çalışıp duran “cinsel haz alma/verme makineleri” olarak yaratmamıştır. Kaldı ki yeryüzündeki varlık serüvenimizin yegâne amacı bu alışverişin üzerine de kurulu değildir. Bizim, “eşref-i mahlûkât” olarak yeryüzündeki toplu gelişim sürecine, en düşük zihinsel kapasiteli bir hayvanın da doğuştan gelme genetik kayıtları sayesinde zaten iyi bildiği temel bir içgüdünün (çoğalma içgüdüsü) hayatın odak noktasına oturtulmasından daha derinlikli bir katkımız söz konusudur. O katkı da yaratılmışlar âlemindeki en gelişkin organik yapı olan beynimizin, uygarlığı daha da ilerilere taşımak adına ortaya koyduğu yoğun “entelektüel üretim”dir. Bu açıdan, bizi diğer canlılardan uçkura ilişkin rutin faaliyetlerimiz değil, beynimizin aktiviteleri ayırır, diğer türlü bir aktivite zinciri zaten hayvanlar ve bitkilerde de mevcuttur.
Gerçek insanlar, porno iletilerde betimlenen sanal dünyanın aksine, gerçek hayat içinde cinselliğe ilişkin düşünce ve aktivitelere hayatlarının toplamının yüzde 2-3’ünden daha fazla bir süreyi harcamazlar. Her iki cinsin biyolojik formatı da buna uygun değildir.
“Pornografi”, adına “ahlâk” dediğimiz evrensel inanç sisteminin bütün kalelerini pervasızca yıkar. Bu tür iletilerde ahlâkî bir kaygı yoktur, yalnızca “hazza kayıtsız şartsız erişim çabası” vardır. Ki bunun öncelendiği bir hayat sistemi de insanı hayvanlarla eşit bir düzleme indirir. Üstelik, bu hayvanî arayışların “insanın karanlık tarafı” açısından da herhangi bir bitim noktası da yoktur. O yüzden, 19’uncu yüzyılın sonlarında ufak tefek çıplaklık denemeleriyle başlayan pornografik materyal üretme serüveni, an itibarıyla “çocuk pornosu”na kadar gelip dayanmıştır. Ki bu bile aşılan son sınır olmayacak, arayışlar çok daha cüretkâr çeşitlemelerle kesintisiz şekilde sürüp gidecektir. Ta ki insan aklının üretebileceği, sinema-TV yoluyla yeryüzüne yayılıp kitleler tarafından tüketilecek hiç bir aykırı ilişki biçimi kalmayıncaya kadar…
http://www.yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=23662&y=AliMuratGuven
“Pornografi”, hangi semavî din olursa olsun, dinsel inancı hiç sevmez. Çünkü, dinlerin bu tür haddi aşan arayışları ödünsüz bir şekilde sınırladığını, ana yoldan sapmaların önünde büyük bir engel olarak dikildiğini çok iyi bilir. O yüzden de porno endüstrisi dinsel inancı simgeleyen her türlü kişi, kurum ve ibadetle fırsat buldukça alay eder. Batı’da rahip ve rahibelerin sık sık porno materyallerin konu mankenlerine dönüştürülmeleri bütünüyle bundan dolayıdır. Yine aynı nedenle, semavî dinler tarafından ayıplanan, yasaklanan, lanetlenen her ne varsa, inadına inadına ona vurarak ilerler pornografi üreticileri… Bu, ebediyete kadar sürecek olan sert bir savaştır. Çünkü, imân ile pornografinin bir kabın içinde kardeş kardeş yaşamalarının imkân ve ihtimâli olmadığını her iki taraf da çok iyi bilmektedir.
“Pornografi”, insanın karşı cinse ve kendi cinsine bir “ruhsal varlık” olarak değil, yalnızca bir “et yığını” olarak bakma eğilimini kışkırtıp adım adım daha da ileri noktalara taşır. Sonunda bu yaklaşım öyle bir noktaya gelir ki bir erkek bir kadınla konuşurken, o kadın kendisi için bütünüyle beden ölçüleri ve yüz güzelliğine göre “değerli” ya da “değersiz” bir konuma indirgenir. Aynı hastalıklı değerlendirme biçimi kadının erkekle ilişkilerinde de geçerlidir. Bunun tam aksi bir durumda ise yüzleri ve bedenleri kırışmış, fiziksel albenilerini yitirmiş bütün yaşlı insanlar, görece daha genç olanlar tarafından zihinsel düzlemde gitgide değersizleştirilir. Çünkü, belli bir dönüşüm sürecinden sonra zihni kuşatıp ona egemen olan tek değer sistemi, pornografinin “güzel” ve “çirkin” terazisidir.
“Pornografi”, insanın parasının, zamanının ve hayata katılma enerjisinin büyük bir bölümünü pervasızca tüketir, onu giderek kendi çevresinde şekillenen daracık bir hayata mahkûm eder. Kişi, pornografinin bodoslama diline alıştığında artık ne hayatta ne de sanatta duygusal olandan, simgelerle ve dolaylı anlatılandan, bireyin tenini aşıp daha derinlere nüfuz eden, doğrudan ruhuna yönelen hiç bir iletiden zevk alamaz duruma indirgenir. Özellikle sinemada cinsellik söz konusu olduğunda, pornografik form dışında (bunun daha yüzeysel bir türevi olan “erotizm” de dahil) herhangi bir anlatım biçimi kişiyi kesmez olur.
* * *
“Pornografi” vahşeti, günümüzde gerek Türkiye’de gerekse dünyanın dört bir köşesinde, hayatın zorlu yollarında yeni yeni ilerlemeye başlamış genç çiftlerin evliliklerini zamansızca yıkmaya, onları asla mutlu olamayacakları bir doyumsuzluk evreninde oradan oraya savurmaya devam ediyor. Çünkü, hem kadınlar hem de erkekler açısından “gerçekleşmesi imkânsız, ütopik bir haz takıntısı”nın tohumlarını eken bu yoz gösteri, yıllar yılı o kaynaktan gelen iletilerle hastalıklı bir yönde şekillenmiş bir bilincin gerçek dünyanın psikolojik/biyolojik/ahlakî yasalarıyla karşı karşıya geldiğinde durumu kabullenmesini de imkânsız hâle getiriyor.
İnsanların, bebeklikten itibaren organik gıdalarla, paketlenmiş besinleri daha dayanıklı ve lezzetli kılan yapay katkı maddeleri ve tatlandırıcılarla beslendikleri bir kimyasal işgal çağında yaşıyoruz. Kanser türleri, 20’nci yüzyılın başlarından itibaren, uygarlık tarihinde hiç olmadığı kadar arttı ve çeşitlendi. Bu da insanların hayatlarının büyükçe bir bölümünü tatsız tuzsuz ve hasta geçirmelerine yol açıyor. Aynı şekilde; bir ömür boyu ağır kimyasallarla yüklenen bedenimiz -diğer bütün büyük hayatî riskleri aşmayı başarıp- en fazla 60’larına gelince bu kez o zararlı yüklenmeler nedeniyle bir yerlerinden “error” veriyor ve kısa sürede de çöküyor.
Böylesine kısa bir dünya hayatında, “gençliğin güzelliği ve diriliği”nden söz edilebilecek olan dönem topu topu 20-25 yıldır. Yani, 15-40 yaşlar arası…
Yeterince uzun yaşamış olanlar iyi bilirler; sözünü ettiğim bu “lay lay lom” çağlar da şaşılacak kadar hızla gelip geçer ve geriye her sabah uyanırken insanı eşinden bile önce karşılayan vücut sızıları kalır. Sonrasında ise artık bağımlısı olunmuş bir tomar ilaç…
İlk gençlik yılları boyunca, pornografik iletilerin o pervasız yalanları eşliğinde bedensel bir kusursuzluğun var olduğuna iknâ edilmiş olan genç, günün birinde abayı karşı cinsten birine yakıp onunla evlendiğinde, daha evliliğinin ilk haftalarından itibaren önce sessizce allak bullak olmaya başlar, sonrasında da bu şaşkınlıklar yerini giderek gürültülü kavgalara bırakır.
Neden derseniz, kahramanımız sabahları uyandığında, yanında “porno filmlerdeki karakterler gibi” 7/24 şehvet dolu, dahası sürekli bakımlı ve güzel görünümlü birini bulamayacaktır. Tam aksine, nikâh ve düğündeki makyajı gelip geçtikten sonra hiç de öyle Marilyn Monroe ya da Alain Delon’a benzemeyen, tam aksine geceleri horlayan, sabahları ağzı kokan, sık sık tuvalete giden (!), hastalandığında istifra eden, çok yemek yiyince geğiren biriyle evlendiğini “dehşet içinde” fark edecektir. O, tıpkı filmlerdeki, özellikle de porno filmlerdeki gibi “durmak bilmeyen bir haz makinesi” beklerken, şimdi ise artık karşısında -kadınsa- ayın belli günlerinde “Mâlûm nedenden dolayı rahatsızım”, erkek ise de “Bugün çok yorgunum, işte canımı çıkardılar” diyen “zavallı biri” vardır. Oysa, hayatının o dönemine kadar kendisini hem cinsel hem de ruhsal olarak yetiştiren filmlerde hiç de böyle acınası varlıklar (!) görmemiştir genç kahramanımız… O sanal karakterler asla şikayet etmez, yorulmaz, regl olmaz, tenlerindeki pürüzsüzlük ve bakım hiç bir zaman eksilmez.
Gerçek dünyayı da sinema perdesinden dışarıya taşmış bir illüzyon olarak algılayan bu rayından çıkmış bakış açısı, giderek kişinin hayat arkadaşına karşı bir öfke ve nefret hâlinin gelişmesine de zemin hazırlayacaktır.
Henüz evlilik kurumunun temellerini atmamış olanlar; belki de komik geliyor bu söylediklerim sizlere… Ya da en azından abartılı…
Oysa ben, meslek hayatım boyunca, yaptığımız sohbet birazcık koyulaştırınca, “Bizim hanım da ne kadar çok regl oluyor” diye sızlanan o kadar çok sayıda erkek gördüm ki… Halbuki, bunu söyleyen bütün genç erkeklerin eşleri, doğa onların sağlığı için ne kadar öngörmüşse, o kadar regl oluyorlardı… Ne bir eksik, ne bir fazla… Sorun, o genç adamların artık “doğal olan” ile “doğal olmayan”ı artık tamamen birbirine karıştırmış olmasıydı. Ki bu insanlar, hayatlarının evlilik sonrası dönemine yön verecek olan bütün cinsel/duygusal eğitimlerini yine ağırlıklı olarak pornografik filmlerden almış kişilerdi.
Kadın doğasının ser verip sır vermeyen, sürekli içine atmaya meyyal doğası gereğince, diğer cepheye göre daha az bile olsa, benzer yöndeki serzenişleri kadınlardan da duymuşluğum vardır elbet… Özellikle, işten eve gelip koltukta yorgunluktan dolayı sızan kocalarının yerküredeki erkek nüfusu içinde birer “istisna” olduğunu zanneden, bundan dolayı da eşlerinden nefret etmeye başlayan kadınlardan…
Çünkü, “pornografi”, dayanaksız ve kırılgan insan bedenine ilişkin bütün bilimsel gerçekleri yerle bir etmiş, doğru ve sağlıklı yönde ilerleyen algıları artık kökünden bozmuş durumdadır.
Çağımızın -bilinci allak bullak edilmiş- zavallı insanları, “hiç yorulmayan, daima güler yüzlü, daima cilveli, daima şehvetli, daima yüksek performanslı, daima baştan çıkarıcı yegâne eşin ancak cennette olabileceği” gerçeğini bütünüyle unutmuş; daha doğru bir ifadeyle, bu yalın gerçek onlara pornografik iletiler yoluyla unutturulmuştur. O yüzden de günümüzde artık hiç kimse ne kendisinin, ne de partnerinin bedeninden zerre kadar memnun değildir. Bu kronik memnuniyetsizlik hâli ise şeytanın ifritler ordusu tarafından temelleri alttan alta kemirilmekte olan çürümüş bir toplumun alâmet-i farikasıdır.
* * *
Hayatımın hiç bir döneminde, İslâmî düşünceler açısından en ödünsüz olduğum şu son dönem de dahil, cinselliğin insan hayatındaki önemini reddeden, bu alana ilişkin soru ve sorunları yok sayan “hıyarca” bir bakış açısı içinde olmadım. Cinselliğin büyük bir pişkinlik içinde görmezden gelindiği, cinsellikle ilgili pürüzlü konular ve sorunların hiç tartışılmadığı, bunlara akılcı çözüm yollarının araştırılmadığı bir dünya, ancak ruh hastalarının mutlu yaşayabileceği türden bir dünyadır.
Kur’an-ı Kerim’in son derece ayrıntılı bir şekilde nüfuz ettiği, kalan eksik yerleri de peygamberimizin sünnetinin doldurduğu, hayatımızın odak noktasını oluşturan “tatmin olma / çoğalıp zürriyetimizi sürdürme” içgüdümüzden söz ediyoruz. Bir çocuk oyunu değil bu, tam aksine hayatın ve her şeyin başı… Aile mirasının nasıl bölüşüleceğinden ya da abdest alırken suyun buruna hangi yoğunlukta çekileceğinden kat be kat daha hayatî bir mesele…
O yüzden, cinselliği ve ona bağlı sorunları görmezden gelip hayatın bütün bütün dışına iten “püriten ahlâk”, sorgulayarak ilerlemeyi, hazmederek inanmayı seven gerçek dindarlara göre bir yaklaşım değildir. Bu dar görüşlülük ve kapalılık psikolojisi, bir İslâm toplumundan ziyade Engizisyon’un gerçeküstü ahlâkçılığıyla bunaltılmış olan Ortaçağ Avrupa’sına yakışır.
Bizler, kafasına takılan bir konu olduğunda peygamberini ziyaret edip onun huzurunda eşiyle yaşadığı cinsel sorunları rahatça konuşan ve kendisinden hem imâna, hem de akla uygun çözüm önerileri isteyen bir ümmetin mirasçısıyız; hayatta neyin gerçekten “ayıp”, neyin ise “zaruret” olduğunu öğreneceğimiz yegâne kaynaklar da Kur’an ve Sünnet’tir.
O yüzden, cinselliği yok sayarak ya da insan hayatındaki önemini reddederek üretilecek her türlü çözüm önerisi beyhudedir. Biz her ne kadar önemsiz bir meseleymiş gibi davranmaya çalışsak da biyolojinin yasaları “Âdetullah” gereğince kendilerini her fırsatta hissettirecek ve hayatın akışı içinde lâyık olduğu konumu söke söke elde edecektir.
Bu çerçevede, çağımızda “pornografi tüketimi” gibi bir alışkanlık varsa ve artık bu kadar popüler bir kimlik kazanmışsa, o hâlde ortada çok ciddi bir sorun da var demektir. Söz konusu sorun ise bireylerin meşrû duygusal/cinsel doyuma ulaşmada, çağın ailelere dayattığı kapitalist beklentilerden dolayı yaşadıkları erişim zorluklarıdır.
Gerek devlet, gerekse ebeveynler, 18-25 yaş aralığında bulunan, ellerine henüz ekmeğini almamış durumdaki genç kuşakların, ortalama maliyeti 100-150 bin liradan aşağı olmayan bezdirici evlilik seremonileri yüzünden kendilerini pornografiye vurmalarını istemiyorlarsa, evlilik kurumuna giden bürokratik yolu bir an önce kısaltmayı düşünmelidirler. Öyle ki, gerekirse bu uğurda “Ben gönlümce, zevk-ü safa içinde yaşayamadım. Bari çocuğum böyle yaşasın” şeklindeki bencilce bir gelenekten hareket ederek müstakbel gelinine/damadına hayatı zehir eden o doymak bilmez “kaynana-kayınpeder egoizmi”ne yönelik idarî ve hukukî tedbirler alınması bile düşünülebilir.
Allah’ın emir ve yasaklarına teslim olmuş bir mü’min için, cinsel dürtüleri bastırmanın tek sağlıklı zemini “evlenmek”tir. Fakat, bugün anne-babadan variyeti olmayan milyonlarca genç kadın ve erkek için bu meşrû yol hemen hemen tıkanmış durumdadır. Biyolojik açıdan cinsel aktivitelerinin zirvesindeki milyonlarca insan, alın teriyle kurduğu bir evin kapısından eşiyle elele içeri gireceği güne kadar kendisini bekleyen kapitalist şartlanmışlıklarla baş edemediği için, Allah’ın yarattığı bedeninin taleplerine öyle ya da böyle boyun eğiyor. Kimisi ahlâk çitini bütünüyle aşarak, bu dürtüyü bizzat fuhuş ve zinâ yaparak yatıştırıyor. Kimi de ileriki yıllarda kurması muhtemel evliliğini öncü bir kuvvet gibi gelip peşinen tarumar eden pornografinin tutsağı olduğu mastürbatif bir hayat yaşıyor.
Böylelikle Türkiye de bir tarafıyla vazgeçemediği doğulu gelenekleri, öteki tarafıyla da iyiden iyiye pençesine düştüğü bir alaturka kapitalizm düzeni içinde, cinselliğin ahlâklı bir yolla ve özgürce yaşanabileceği tek seçenek olan evlilik kurumunun önüne diktiği dehşetengiz engellerle geleceğini nasıl mahvettiğinin farkında bile olmaksızın, karanlık bir yöne doğru sürüklenip gidiyor.
Hiç bir suç, gerekçesiz değildir. Gazetelerin üçüncü sayfalarını çarşaf çarşaf kaplayan sapıklık hikâyeleri ve cinsel içerikli suçlarda da mütedeyyin kodamanlar mahallesindeki güvenli evlerinde onları okurken “Tüh tüh, Allah bizleri böylelerinin şerrinden korusun” diye homurdanan yaşlı kadın ve erkeklerin azımsanmayacak birer payı var. Onlar, kendilerine düşen bu payı asla kabul etmeseler bile!
Kızları “Allah’ın emri peygamber’in kavliyle” istendiğinde, damat adayının önüne asgari 100 bin dolarlık söz-nişan-nikah-düğün faturası koydukları her genç adam, gelecekte onların bu -sözümona- güvenli aile ocaklarının da en ciddi tehdit unsurlarından birine dönüşecektir. Hele de din kaynaklı nefs frenleme mekanizmalarının bu kadar aşağılandığı, ilköğretim kurumlarındaki (haftada bir-iki saatlik) yüzeysel bir din kültürü ve ahlâk bilgisi eğitiminin bile alabildiğine önemsiz görülüp kaldırılmak istendiği, ahlâkî zincirlerinden boşanmaya her an hazır “cinsel doyum fakiri” bir ülkede!
Adamın/kadının biyolojik mekanizması yüksek hararetten dolayı tavan yapmış… Ergenlik çağını henüz geride bırakmış, içi kıpır kıpır… Televizyonu açıyor, elele tutuşarak neşe içinde gezen, ateşli bir şekilde öpüşen sevgililer… Sokağa çıkıyor, liseye ya da üniversiteye gidiyor, çevresinde aynı manzaralar… Gazeteleri açıyor, sayfalarda aynı manzaralar… Sabahın erken saatlerinden, akşam yatağa girdiği saatlere kadar çevresini kuşatan tahrik gücü yüksek sayısız görsel ileti…
İnsanların “yârin tatlı bir busesi için bütün dünyayı gözlerini kırpmadan yakıp yıkabilecekleri” bir yaşta, onları sırtına -hiç bir ön eğitim vermeksizin- Hz. Eyyüb bilgeliği ve sabrını yıkmaya çalışan bu yaşlı kuşağı yere devirip Allah ne verdiyse diyerek falakaya yatırasım geliyor bazen…
Çünkü, dindar ve namuslu bir toplum istiyorlar, fakat o dindar ve namuslu toplumun oluşturulabilmesi için kendi üzerlerine düşen görevleri ise kesinlikle yapmıyorlar. Dindarlığın kapitalist geleneklerle harmanlanıp inancın özünün gitgide iğdiş edildiği iyice yalama olmuş bir değerler sisteminde, kızlarını/oğullarını “dürüst”e, “çalışkan”a, “namuslu”ya, “imânlı”ya değil de “babası en kodaman olan”a vermenin derdine düşerek, çok değil 15-20 yıl sonra gırtlağımıza kadar saplanacağımız kopkoyu bir bataklığın yolunun taşlarını döşüyorlar elbirliğiyle…
* * *
İşte, yukarıda uzun uzadıya aktardığım gerekçelerden dolayı, Türkiye Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun almış olduğu, 22 Ağustos 2011’de yürürlüğe girecek olan filtrelenmiş internet uygulamasına çok özel bir önem veriyorum. Bu önlem, elbette ki yapılacakların ancak ilk adımı olabilir. Yoksa, sorunu tek başına çözmesi beklenen bir karar değil…
Ancak, benim gibi, yaşına başına bakmadan gençlerle fazlaca teşrik-i mesaide bulunan bir gazetecinin bireysel gözlem ve tecrübeleri, (diğer bütün zararlı iletilerle birlikte) internetten yayılan ücretsiz/sınırsız/denetimsiz pornografinin günümüz gençliğini ne denli manyakça bir ruh hâline sürüklemiş olduğu saptamasını da yeterince doğruluyor. Halkına karşı sorumluluk duygusu içinde hareket eden ciddi bir devlet bu hastalıklı gidiş karşısında mutlak surette bir önlem almak zorundaydı; 15 yılı aşkın süredir sabırla beklediğimiz o önlem de nihayet bu yaz yürürlüğe girecek.
Yeter mi? Yetmez elbette… Fakat, adım adım mevzî kazanan ahlâkî laçkalaşma karşısında buna da şükredip “evet” demek durumundayız.
Bakınız, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 58’inci maddesi ne diyor:
“Devlet, istiklâl ve cumhuriyetimizin emanet edildiği gençlerin müsbet ilmin ışığında, Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda ve devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmayı amaç edinen görüşlere karşı yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı tedbirleri alır.
Devlet, gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan ve cehaletten korumak için gerekli tedbirleri alır.”
Gençler, bizim için, sırf kendi kararlarına bırakılamayacak kadar değerli varlıklar… Onlar, bu ülkenin ve insanlığın geleceğinin biricik garantisi… Onları kendi tecrübesizlikleriyle başbaşa bırakırsak, 15 Mayıs günü İstanbul’da (internet denetimini protesto etmek üzere) yapılan yürüyüşte, ellerinde “Pornoma dokunma” yazan pankartlarla yer alan gencin duygu ve düşüncelerini de dikkate almak zorunda kalırız ki bu konudaki hiç bir yargılarının kendi özgür bilinçlerinden doğmadığını yukarıda uzun uzadıya anlattım zaten… Elinde “Pornoma dokunma” pankartıyla yürüyen o genç adam, artık özgür iradesinin ürünü olan bir doğrunun peşinde değil, tamamen müptela olmuşluğunun izini sürüyor. Klinikteki bir eroin müptelasının krize girdiğinde “Bana mal bulun!” diye kendini helâk etmesi karşısında doktorların ona “mal bulma” yükümlülüğü her ne kadarsa, bu saatten sonra o öfkeli çocuğun porno filmlerine dokunmama lüksümüz de aynen o kadar…
Cinsel doyumsuzluktan kaynaklanan saçmalamaların, bu türden bir duygusal/biyolojik açığın tetiklediği sapkınca düşünce ve davranışların günümüzde ulaştığı düzeyi daha da yakından görmek için, aklı selim birinin son yıllarda interneti istilâ eden “sanal sözlük” oluşumlarında kısa bir tur atması bile yeterli gelecektir. Oralardaki yorumlar arasında bir kaç saat geçirirseniz, insanlık sınırlarının çoktan aşıldığına tanık olursunuz.
Bu noktadan sonra duyarlı ebeveynlere de birden fazla iş düşüyor.
Öncelikle, kısa vadede, evlerinde ve işyerlerinde geçerli olan internet erişim sistemini yeni düzenlemeyle gelen filtrelenmiş paketlerden birine dönüştürmek…
Orta vadede, çocuklarıyla ve çocuklarının internetle kurdukları ilişkilerle eskisine göre çok daha yakından ilgilenmek; gerekiyorsa bu konuda -onların bencilce şikayetlerini hiç dikkate almaksızın- sınırlayıcı olmak…
Uzun vâdede de evlatlarının 35’lerine gelip evde kokuşmadan, hayatlarının henüz baharındayken, meşrû yollarla tanıştıkları bir diğer güzel kalpli insanla mümkün olan en kestirme yoldan hayatlarını birleştirmelerinin kolaylaştırıcı ortamını sağlamak…
Ki bunlardan sonuncusunun, saydığım bu üç aşamalı planın Türk ebeveynleri açısından en zoru olduğunu da çok iyi biliyorum. Çünkü, bizim memleketimizde çocuğunu bir tür “yaşlılık sigortası” olarak gören, onu sürekli yanıbaşında oturtup turşusunu kurmayı amaçlayan o kadar çok anne-baba var ki… İşte, bunların o kötü huylarını, ağlak bencilliklerini kendilerininkinden ziyade çocuklarının mutluluğunu önceleyen özverili bir yaklaşıma doğru nasıl dönüştürecekleri hakkında pek fazla bir fikrim yok doğrusu... Somut bir çözüm önerim de… Böyle ebeveynlere yalnızca kendi gençlik yıllarındaki özlemleriyle çocuklarının gençlikleri arasında bir empati geliştirmelerini önerebilirim, hepsi o kadar…
Sevgili gençler… Size de son sözüm şu olsun.
“Pornografi” kötüdür.
Sakın ola, bunu yalnızca sığ dinsel kaygılar ve gerekçeler eşliğinde söylediğimi zannetmeyin.
“Pornografi”, bireye cinsellik kisvesi altında aşıladığı sayısız yanlış bilgi nedeniyle kötüdür, hem de çok kötüdür.
Evlilik, pornografinin önünüze gerçekmiş gibi koyduğu her türlü gerçeküstü ilişki biçiminin çok dışında gerekçelerle kurulup ilerleyen, bütünüyle sevgiye, saygıya, karşılıklı dayanışmaya ve sabıra dayalı zor bir müessese… Onda asla sıkılmak, bezmek, şikayet etmek, pes etmek yoktur. Zaman zaman darılmalar olsa da bunların süresi kesinlikle üç-beş günü aşmamalıdır.
Evlilik ve aşk, geçici ya da kalıcı bir şekilde hastalanmış hayat arkadaşınızı, evde başka hiç kimse yok iken sevgiyle, merhametle koluna girip “tuvalete götürmek”tir. Ona, hasta yatağındayken, ağzının kenarlarından dökülen yiyeceklerden hiç iğrenmeden kaşık kaşık yemek yedirmek; hattâ, gerektiğinde hiç gocunmadan “altını değiştirmek”tir.
Bir kadın bir erkekle ve bir erkek bir kadınla, ancak zor günlerde sergileyeceği dayanışmayla gerçek anlamda “karı-koca”ya dönüşür. Yoksa, nikâh günü kameralara, fotoğraf makinelerine sırıtmak pek de büyük bir özveri gösterisi sayılmaz.
Bunları mutlaka yaşayacaksınız ya da yaşamak zorundasınız demiyorum sizlere… Tam aksine, dilerim ki yüce Allah hiç birinize böylesi yoğun acılar yaşatmasın, sizleri taşıyamayacağınız sınavlardan geçirmesin. Fakat, ola ki günün birinde böyle zor dönemleri yaşamak zorunda kalırsanız, evliliğin bir yastıkta yan yana kıkırdaşmak dışında yoğun bir özveriye dayalı bu tür anları da bulunduğunu, birilerinin sizlere henüz evlenmeden çok önce sabırla öğretmesi gerek…
“Pornografi” ise tüketicilerine hayatın bu cephesini asla göstermez.
O yüzden, nefsinizin kölesi olmak yerine onun efendisine dönüşün ve ne yapıp edip pornografiden uzak durun.
Eğer ki “pornografi”yi cinsellik üzerine güvenilir bir ders olarak görme eğilimindeyseniz, bilin ki bu dersin hocası Şeytan’dır.
Şeytan’ın verdiği hiç bir dersten de insanlık adına hayırlı şeyler öğrenilemez.
15 küsur yıllık kuralsızlık ve başıboşluktan sonra internet ortamının devlet otoritesi tarafından belli ölçülerde denetlenmeye başlanması, bu kuralsızlık ve başıboşluğa fena hâlde alışmış olan bazılarına hiç kuşkusuz ki ilk aşamada biraz ağır gelecektir. Son zamanlarda yaşanan şikayetler de bütünüyle “pornografi müptelalığı”nın doğurduğu o yoğun esaret hâlinden kaynaklanıyor.
Ancak, tıpkı sigara ya da alkolü bırakmaya yeltenen bir müptelanın yaşadığı krizlere benzer bir sancı çekme sürecinden sonra, son aşamada kazanan hiç kuşkusuz ki yine toplumumuz olacaktır.
Çünkü hepimizin, en az Olly’nin ülkesi kadar gençliğini seven ve koruyup kollayan gerçek bir demokrasinin çatısı altında yaşamaya hakkımız var.
* * *
… VE BU DA VEDÂ MESAJIMDIR: Geçtiğimiz haftanın ortalarında evimde çalışırken ciddi bir yüksek tansiyon nöbeti geçirdim ve bu yüzden hastaneye kaldırılarak kısa süreli bir tedavi gördüm. Yapılan tâhlil ve tetkiklerde de pek iç açıcı sonuçlar gelmedi. Hekim dostlarım, son dönemlerde kendime gerek ruhsal, gerekse bedensel açıdan çok yüklendiğimi söyleyerek, “en az iki-üç ay süreyle fazla dallanıp budaklanmadan, olabildiğince minimalist bir hayat yaşamam gerektiğini” öğütlediler. Geride kalan bir haftadır da beni beyin kanamasının eşiğine getiren tansiyon sorunumun küçük küçük yoklamaları ve bu rahatsızlıktan kaynaklanan yoğun bir hâlsizlik eşliğinde sürdürüyorum hayatımı…
O yüzden, On5yirmi5.com’da okuduğunuz 9’uncu yazımla birlikte aranızdan üzülerek ayrılmak durumundayım. Bunun geçici mi yoksa sürekli bir ayrılık mı olacağına zaman karar verecektir. Önümüzdeki haftalar ya da aylarda kendimi yeniden zinde hissettiğim takdirde, sitedeki yazılarıma geri dönebilirim. Fakat; şu sıralarda pek de iyi hissetmediğim kesin…
En iyisi, ben size hiç dönmeyecekmiş gibi vedâ edeyim de ileride iyiye doğru bir sürpriz olursa bunun keyfini hep birlikte süreriz.
Sitenin yazar kadrosu içinde yer aldığım kısacık süre zarfında, bana ve paylaşımlarıma gösterdiğiniz yakın ilgi nedeniyle hepinize şükranlarımı sunuyorum. Her zamanki gibi, Allah’a emanetsiniz. Ruhunuza ve bedeninize çok iyi bakın, size bu dünyada da ahirette de “cehennem”i revâ görenlere gönlünüzde asla geçit vermeyin.
Son Güncelleme 21 Mayıs 2011 | 14:25